Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu Yayın Kurulu :
Prof.Dr. İsmail Bircan
Uzman Nilüfer Ünal
Osman Kutlu
Editör: 
Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

Bilim Dünyasından

 

 
Alper Coplugil
  TEKNOLOJİNİN KÖKLERİ

 

Alper Coplugil, Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü ve Galatasaray Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Mühendislik Yönetimi Yüksek Lisans Programı’nı bitirdi. Kurucusu olduğu firmada Ar-Ge projeliği danışmanlığı yapmakta ve çeşitli sektörel dergi ve internet sitelerinde bilim ve teknoloji tarihi, mühendislik ve teknoloji yönetimi konularıyla ilgili yazılar yazmaktadır.

Antik Yunan döneminin ünlü oyun yazarı Aeschylus, MÖ 415 yılında yazdığı Prometheus Bağlı (Prometheus Bound) isimli oyununda Titan Prometheus’un hikâyesini anlatır: Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış olan Prometheus, Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus onu Olympos'daki ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa O, Zeus ve diğer tanrılara karşı kin besliyordu. Dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Sonra onun acizliğine acıyarak, Ateş Tanrısı Hephahistos’un alevler saçan ocağından bir kıvılcım çaldı ve insanlara armağan etti. Bunun için Tanrıların Kralı Zeus tarafından Kafkas Dağı’nda zincire vurulmuş ve Prometheus Desmotes (zincire vurulmuş Prometheus) adıyla anılmıştır. Tanrılarca görevlendirilen bir akbaba sürekli olarak, her gece onu kemirmektedir.


Aeschylus’a göre Prometheus’un insanlığa verdiği, ateşten daha fazlasıydı; tüm “teknik“ yetenekler insanlara bahşedilmişti. Artık insanoğlu mantıklı düşünebiliyordu, marangozluğu, ev yapmayı, yazmayı, astronomiyi, aritmetiği ve ata binmeyi öğrenmişti.


Aeschylus, bu yetenekler için techne kelimesini kullanmıştır. Bu tanım “episteme (bilgi,) kelimesinden farklı olarak “zanaat, yetenek, hüner” anlamlarını karşılar; teknoloji sözcüğünün kökeni de buradan gelir, techne (zanaat, hüner) ve logia (bilgi). Aeschylus’un burada astronomi ve aritmetiği de techne yani zanaat olarak kabul etmesi ilginç bir ayrıntıdır. Yunanların teknik bilgiyi ancak tanrılara layık bir lütûf olarak görmesi şaşılacak bir şey olmasa gerek; tamamen doğaya bağlı yaşayan, ancak doğanın kendine verdiği imkanlar dahilinde yaşamını sürdürebilen insanoğlunun teknik alet ve araç geliştirebilme yeteneğini keşfetmesi, varoluşunu kökten bir şekilde değiştirecekti.


http://blog.hyperquake.com/wp-content/uploads/2011/09/evolution.jpg

Günümüzde teknolojinin geldiği nokta ile yaklaşık yüz sene öncesinin teknolojik seviyesini karşılaştırınca akıl almaz bir manzara ile karşılaşıyoruz. Aslında bu kadar geriye gitmeye de gerek yok, son yirmi yılın teknolojik değişimlerine bakarsak gelinen nokta inanılmaz. Şüphesiz son 100 senedir teknoloji seviyesi üstel bir şekilde artıyor. Sormamız gereken soru şu: İlk medeniyetlerden itibaren 16. ve 17. yüzyıllara kadar nispeten düzenli bir seyir izleyen teknolojik değişim seviyesi, son yüz yılda nasıl bu kadar büyük bir ivme kazandı?


Bu ivmenin başlangıcını, 20. yüzyılın ilk yarısında arayabiliriz. Bu döneme baktığımızda iki büyük dünya savaşını bulacağız. Birinci Dünya Savaşı’nda bilim adamları askere alınıp siperlerde ölmüş, İkinci Dünya Savaşı’nda ise arka planda kalıp savaşı kazanmak için gereken çalışmaları yapmışlardır. İki savaş arasında geçen yaklaşık 25 yılda ülkeler bilim adamlarının çalışmalarının endüstri, tıp, tarım, ulaşım gibi konularda yararlı olabileceğine inanmışlardı. Bunun örneklerini tıptaki gelişmelerde ve çekirdek fiziğinin nükleer silahlarda kullanılmasında bulabiliriz. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilimin uygulamaları o kadar yararlı sonuçlar ortaya koymuştur ki, bilim ve teknoloji ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmiştir. Günümüzde bilim, teknoloji, Ar-Ge ve mühendislik kavramları birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görülmektedir. Bugün mühendisler, bilimsel esaslara göre tasarımlarını gerçekleştiriyorlar. Ar-Ge laboratuarlarında yapılan teknolojik çalışmalar bilimsel esaslara göre gerçekleştiriliyor. Gazete ve dergilerde bilimsel haberlerle ilgili başlıklar genelde teknoloji haberlerini içeriyor. Gündelik hayatta genelde bilim ve teknoloji birbirinin yerine kullanılıyor. İşin aslı, tarih boyunca bilim ve teknoloji düşman kardeşler rolünü oynasalar da madalyonun iki farklı yüzüdür; kökenleri insan zihninin derinliklerindedir ancak bakış açıları farklıdır.

Teknolojik Çeşitlilik

Teknolojik nesnelerin, neredeyse canlı türleri kadar çeşitlilik göstermesi ilginçtir. Taş aletlerden mikroişlemcilere, su değirmenlerinden uydulara, çividen gökdelene kadar birbirinden farklı kullanım alanlarına uzanan bu çeşitlilik, ne var ki günlük hayatta genelde göz ardı edilir ve normal bir durum olarak sorgulanmadan kabul edilir. Ne kadar çeşitli olduklarının bir önemi yoktur; teknolojik ürünler ancak işimizi gördükleri ölçüde değerlidir. “Kapital” isimli ünlü eserinde Karl Marx 1867 yılında İngiltere’nin Birmingham kentinde beş yüz farklı tipte çekicin üretildiğini belirtmektedir. Muhtemelen insanlığın ürettiği en eski aletlerden biri olan ve yüzyıllardan beri kullanılan bir alet olan çekicin bu kadar değişik tiplerde üretilmesine sebebi nedir?


Bilim ve teknoloji çevreleri, teknolojik çeşitliliği insan gereksinimlerine bağlamaya oldukça eğilimlidir. Bu görüşe göre doğa şartları ile başa çıkmak için gerekli fiziksel özelliklerden yoksun olarak dünyaya gelmiş olan insan; zekâsını kullanarak önce yaşamını temel düzeyde idâme ettirecek araçları üretmiş, ardından bu araçlar ile aynı işi daha az güçle yapmayı ve daha az güçle daha fazla kaynağa ulaşmayı öğrenmiştir. Burada yaratıcı çabayı harekete geçiren güç gereksinimdir; insanlar suya ihtiyaç duyduklarında kuyular kazıp barajlar inşa ederler, barınmaya ve korunmaya ihtiyaç duyduklarında evler, kaleler, şehirler ve askeri araçlar yaparlar, beslenmeye ihtiyaç duyduklarında hayvanları evcilleştirir ve bitkileri ıslah ederler, hareket etmeye ihtiyaç duyduklarında at arabalarını, gemileri, bisikletleri, otomobilleri ve uçakları icat ederler. Ancak bu görüş, teknolojik ürünlerdeki karmaşıklık ve çeşitlilik için yeterli bir açıklama vermemektedir. Ünlü teknoloji tarihçisi George Basalla, “Teknolojinin Evrimi” isimli kitabında bu konuyu tartışıyor:


“Modern bir yorumcu, insanlar için elzem olan ihtiyaçların ve tekniklerin araştırılması sırasında şu soruyu sorabilir: Otomobillere gerçekten ihtiyaç duyar mıyız? Otomobillerin zorunlu olduğu sık sık yinelenir. Gel gelelim, otomobil geçtiğimiz yüzyılın buluşlarındandır. Nitekim insanlar, Nikolaus A. Otto’nun 1876 yılında içten yanmalı dört zamanlı motoru geliştirmesinden önce de mutlu ve rahat bir hayat sürüyorlardı.”


Basalla, yukarıdaki girişinin ardından otomobilin icadını gerektiren sebepleri irdeliyor. Otomobil, uluslararası çapta büyük bir at kıtlığı sebebi ile icat edilmemiştir. Düşünürler ve toplum önderleri, atın yerine yeni bir ulaşım aracı için çağrıda bulunmamışlardır. Dahası, toplumda bu yönde bir beklenti de yoktu. Aslında otomobil, icadını takip eden on senede onu satın alan kişiler için bir eğlence aracı olarak görülüyordu. Aynen kişisel bilgisayarın ilk yıllarındaki gibi…
Kamyonun Birinci Dünya Savaşı’nda atların yerine kullanımından sonra yaygınlaştığı örneği ile iddiasını devam ettiren Basalla, şu sonuca varıyor: 


“…Diğer bir deyişle içten yanmalı motorlarla çalışan araçların icat edilmesi, motorize ulaşıma duyulan gereksinimi ortaya çıkarmıştır.” 


Bu durumda gereksinimler icatlara göre yeniden düzenlenir, halbuki teknolojinin icada göre şekillenmesi beklenirdi. Bu örnekler, insan gereksinimlerinin, teknolojik icatların ortaya çıkmasındaki belirleyici rolünü geri plana atmaz ama birinci dereceden etken olmadığı da açıktır.
Basalla kitabında teknolojinin ortaya çıkma sebebi ile ilgili çeşitli görüşleri paylaşmak dışında somut bir cevap vermiyor. Ancak görüşlerinden, insanın düşünme ve yaratma dürtüsüne atıf yaptığı görülebiliyor. Karl Marx’tan yaptığı bir alıntı ile:


“İnsanlar arasındaki en beceriksiz mimar, en iyi yuva yapan kuş veya en iyi kovan yapan böcekten üstündür; çünkü sadece insanlar bir yapıyı inşa etmeden önce onu imgelemlerinde canlandırabilirler.”

Yaratıcı Bir Zihin, Tok Bir Karın İle Mümkündür

Keskin kenarlı bir taş ile besinleri elde etmek ilk teknoloji örneği sayılabilir, ancak teknolojide asıl dönüm noktası ateşin icadıdır. Ateş sıcaklık sağlayarak insanların daha soğuk iklimlere göç edebilmesini sağlamış ve yeryüzünün soğuk bölgelerinde insanoğlunun yerleşmesine olanak hazırlamıştır. Ayrıca ateş yapay ışık sağlamış ve insanlar hava karardıktan sonra mağara gibi karanlık yerlerde etkinliklerini sürdürebilmişlerdir. Ateş yabanıl hayvanlara karşı korunma olanağı vermiş, yiyeceklerin pişirilmesini sağlayarak yemek yemek ve sindirmek için gereken zamanı azaltmıştır. Ateş sayesinde insanlar sertleştirilmiş ahşap aletler yapabilmiş ve metali bükmeyi öğrenmişlerdir.


İnsan hayatını böylesine etkileyen ve daha başka teknolojik aletlerin yapımını mümkün kılan ateşin bulunması, bilimsel bir temele dayanıyor muydu? Elbette ki hayır, ilk insanlar sürtünme sebebi ile ortaya ısı çıkacağı ve bu ısının oksijenin yakıcı özelliği ile yanıcı maddeleri tutuşturma sıcaklığına kadar ısıtacağı bilgisine sahip olmamışlardı. Aynı şekilde Tunç Çağı’nda bakır ve kalayın metalurjik özelliklerinin bilimsel olarak bir araya getirilerek tunç alaşımının ortaya çıkarılması imkansızdı. Tunç Çağı’nın ustalarının bu alaşımı tesadüfen bulmuş olmaları muhtemeldir. Benzer olarak, avlanma zamanlarını ve mevsimsel değişiklikleri takip etme ihtiyacı üzerine ortaya çıkan astronomik gözlemler, günümüzün kozmolojik seviyesinden hayli uzak olmalıydı. Ayın, güneşin ve yıldızların hareketlerinin gözlemlenmesi ve takibi sonucu elde edilen bir takım astronomik kayıtlar bilimsel bir esasa dayanmıyordu. Esasında Paleolitik Çağı’nın avcı-toplayıcı insanları, yaşam tarzları nedeniyle bilimle uğraşacak vakti bulamıyorlardı. Yaklaşık 2 milyon yıl süren ve insanlık tarihinin % 99'unu kapsayan Paleolitik Çağ’da insanların kullandıkları aletler, hayatlarını idame ettirmek için gerekli ve yeterli olan aletlerdi. Onları geliştirmek için ihtiyaç hissetmediler. Keskin kenarlı bir taş, kemik veya ağaç parçası işlerini görüyordu. Aynı şekilde giyinmek için dokumaya ihtiyaçları yoktu, şekil verilmiş bir hayvan derisi aynı işi görürdü. Biliyoruz ki bu yaşam biçimi devam etmedi, insan toplulukları gerek çevresel etkilerden dolayı gerekse de nüfus hareketlerinden dolayı kendi yiyeceğini üretmek ihtiyacı uydu ve böylece Neolitik Çağ diye bilinen Cilalı Taş Devri başlamış oldu. Bu devirde insan ırkı tarım ve hayvan yetiştiriciliğine başlayacak, ürettikleri yiyecek fazlasını depolamak için yerleşik hayata geçmek zorunlu olacak, ticaret ve vergilendirme ilk kez ortaya çıkacak ve yerleşik hayatın ilk örnekleri görülecekti.

Kaynaklar:
George Basalla; “Teknolojinin Evrimi”, TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları, 2000 (syf 8-17)
J. McClellan, H. Dorn; “Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji”, Arkadaş Yayınları (syf 9-10)
Ergun Türkcan; “Dünyada ve Türkiye’de Bilim, Teknoloji, ve Politika”, İstanbul Bilgi Üni. Yayınları (syf 59)
James Maclachlan; “Children of Prometheus: A History of Science and Technology”, 2002