Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu Yayın Kurulu :
Prof.Dr. İsmail Bircan
Uzman Nilüfer Ünal
Osman Kutlu
Editör: 
Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır
.

Sohbet Köşesi

 
 

Gülden A. Pınarcı
gpinarci@atilim.edu.tr

ŞABAN ALTAY: ANKARA'DA YAZMAKTIR 'YAŞAMAK'

Şaban Altay (Börekçi Şaban) Bentderesi dolmuş duraklarında bir seyyar börekçi. Ama o sıradan bir börekçi değil. O, yazmaya aşık biri. Yıllardır aynı noktada duran 67 yaşındaki Börekçi Şaban, okumayı çok geç, yazmayı ise askerde öğrenmiş. Kendindeki yazma tutkusunu keşfettiğinden beri yazıyor.


Her yönüyle insanı kuşatan, zaman zaman bürokrasiden boğulan, “benim memurumun şehri” Ankara’ya, temiz kalpli Anadolu insanının mutlak bir kez uğradığı bu cânım şehrin kuytusuna Şaban Altay’ın da yolu düşmüş bir kere.  Biz de gittik tezgâhının başına, bir sıcak çayını içelim diye.


 

 

Yazmak, yaşadığını fark etmektir. Kimi “yazar” olur yazar, kimi yazar olmak için yazar, kimi de yaşamak için yazar ki en makbulüdür. Ancak bu yaşamak kavramından yola çıkarak akla para kazanmak gelmesin. Sahiden yaşamaktan bahsediyorum. İnsanlar vardır yazmadığında öleceğinden korkar. Sait Faik de yazmaya böyle yaklaşmamış mı: “Yazmasam deli olacaktım.”

 


“Yazmak için çok paran olmalı, sıkıntılarından sıyrılmalısın” diyenlere inat, nice köşelerde, nice köhne kuytularda insanlar vardır. Onlar ki yaşamaya inanırlar. Ancak bunun için yazarlar. Yazmaya tutkunluk, Ankara’nın sokaklarındaysanız daha da kolay olur. Hele de bin bir çeşit yüzün gelip geçtiği bir sokağın köşe başında, dolmuş duraklarına cepheden bakan bir yerdeyseniz ne de çok malzemeniz olur yazmaya. Bir de yazmayı askerde öğrenip bunun üzerinden gördüklerinizi ve insanlarınızı çoğalttıysanız sizden daha şanslısı var mıdır bu dünyada?


Bunca bol malzemeye ulaşıp da yazmamak olur mu diye yola çıktığına inandığımız bir insanla, Ankara’nın tabiri caizse “eskileri”nden biriyle, Börekçi Şaban Altay’la görüştük. Kendisinin ilginç bir öyküsü var bizimle paylaşmak istediği. Hem yazmak hem de Ankara üzerine konuştuk Şaban Bey’le:


Ankara’ya ilk 1963’te geldim ama bizde şöyle bir şey vardır, tarih olarak bilmeyiz Cengiz Topel’in şehit olduğu yıl geldik. Ilgaz’dan geldik 16-17 yaşlarındaydık. Okuryazarlığım yok 50 lira aylık, 2,5 lira yemek parası alıyorum, o 2,5 lirayla sigara içiyorum, sinemaya gidiyorum 50 lirayı hiç bozmuyorum.


Bir dönem İstanbul’a gittim çalışmak için oradan askere gittim, askerden gelince pastanelerde çalıştım. Burada karnımızı doyurduk. Esnaflık yaptım, oralarda akrabalarım vardı. Dükkân borcunu, vergi borcumu ödedim, daha önceden kahve falan satıyordum. Esnaflığın bedelini seyyar olarak ödedim. Hep burada durdum, hastaneye bir yerlere gidiyorum muhakkak bir yerde bir tanıdık çıkıyor. Bana hikâyelerini anlatıyorlar.

Ya Ankara’dan önce, nerede doğdunuz, Ankara’dan önce hangi duraklara uğradınız? Son durak Ankara mı oldu?

Babam marangozdu. Ben dağlıyım, bizim köy dağların içinde, tarlalarımız verimsiz olur. Babam bizi baltanın ucuyla besliyordu. Tırmık yapacak saman yapacak, biz de onları satmaya gideceğiz. Bir de ormancı belası var, babamın adı Tahta Mehmet, bize baltanın ucuyla bakardı. Çobanlık yapmamı istiyordu, çobanlığı da hiç sevmiyorum, yaptım ama kendimi tutsak gibi görüyordum. Elin çocuğu seninle alay ediyordu, hiç sevmiyorum. Şekercide çalışıyordum, o zaman ünlü şekerciler vardı; Osman Nuri, Meliha Süren… Onlar o zaman ki seyyar şekercilerdi. Ankara başkent olunca buraya geldiler, şimdi o şekerciler hep yok oldu, en son Osman Nuri dayanabildi.


1986’dan beri seyyar satıcılık yapıyorum. Buradan önce birçok yerde çalıştım. İstanbul’da Markiz Pastanesinde çalıştım. O zamanlar İstanbul’un en ünlü pastanesiydi. Ben aslında pasta ustasıyım. Sonra Ankara’ya gelip Altındağ’a yerleştim.  Börek işine de burada başladım.

Börekçi Şaban’nın yazma tutkusu nereden geldi ya da kendinizdeki bu tutkuyu nasıl keşfettiniz

Bir eve çoban olarak gittim, keçileri tarladan çıkaramıyorum ama bu ev beni iç güveysi de almak istiyor, kızları var seviyorlar beni, onlar okula gidiyorlardı, onlardan harfleri öğrendim ama yazmayı hiç bilmiyorum. Pastacıyım, arkadaşım “Usta olunca pastanın üzerine nasıl yazı yazacaksın” dedi. Nitekim doğum günü olunca “İyi ki doğdun” yazısına baka baka öğrendim. Askere gittiğimde geliştirdim.


Bizim bölüm 270 kişiydi 3 tane yüksek tahsilli vardı. O gün ki hocama da yakınları “Subay olarak askerliğini yap” diye baskı yapmış ama teğmen olarak yapmamış er olarak yapmış. Birisi o idi. Bir de hemşerilik vardı o zaman, ben de Karaköy’de çalışıyordum hocam sen gel ben seni işe alırım diyordu.

Askerde okula gittik öyle inceliyorlar ki, ben okuyordum ama yazamıyordum sonradan öğrendim. Kahve köşelerinde okumuyorlar, yazmıyorlar buraya kendimi geliştirmek için geldim. Bir öğretmen bir de yardımcısı vardı. O zaman yardımcısı Adana’nın meşhur zenginleri var Paksoy yağları, onların oğluydu. Bu çocuğa siz hiç ders vermeyeceksiniz dedi. En arkada bir sıra vereceksiniz burada olan kitapları verin okusun, kendi kendine öğrensin dedi. Askerden geldim köyde çok iyi bir arkadaşım vardı, ona mektup yollardım, hatta bana derdi ki nereden buluyorsun bu kadar sözü. Burada börek satarken bir daktilo gördüm, İsmet Paşa’da aldım. Ayarlamayı da bilmiyorum, edebiyat öğretmenine ayarlattım öyle başladım.

 

 

 

Şaban Altay’ın Yazı Defteri

 

Börekçi Şaban yazma tutkusunu, seyyar arabasını ve oradan geçen Ankaralılarla paylaştıklarını yüreğine sığdırmayıp yazısı kötü olsa da kâğıda döküyor ve konuşmasının sonunda silahsız ve savaşsız bir dünya istediğini belirtip, sevgi üzerine yazdığı bir yazıyı  bizimle paylaşıyor:

Sevgi Neredesin?

Sevgi nerede sevgi? Çocuklar güvercinlerin ayaklarını bağlamış. Bağlandığı yerden kopuk sevgi… bu kadar ağır olamaz sevgi. Neden neden kopuk ayakları güvercinlerin. Ayakları sevgiyi mi taşıyamadılar? Yo yo ben bilirim sevgi hiç ağır değildir. Sen onu değil o sensi taşır. Hem de bahar yeli çimenleri çiçekleri sıvazlar. Gelir sarar seni havada uçurur. Sevgi hafif sevgi ucuz değil. Bedava al alabildiğin kadar. Sevgi çoook… Sevgi cüzdanda değil. Sevginin yerini de buldum. Sevgi elinde, sevgi dilinde dağıt dağıtabildiğin kadar. Sevgi dolu yeryüzü. Sevgi naziktir, ürkektir, zariftir. Sevgi kem gözü sevmez, sevgi çıkarcı dokunuşu sevmez. Sevgi yollara konan serçe gibidir pııır uçar bir daha geri gelmez. Yanlışı, yanlış sevilmeyi sevmez. Sevgi kurnazlığı sevmez, güçlü güçsüz ayırmaz. Dedim ya anam ben sevgiyi buldum sevgiyi. Şairlerimiz şiirlerle kandırmış bizi.  Sevgi, kuşun kanadında değilmiş, denize de düşmemiş, balıklar da yutmamış, yıldızlara da kaçmamış. Sevgi göklerde denizlerde değil, sevgi yanımızdaymış. Hatta içimizdeymiş. Sevgi; bendeymiş, sendeymiş, şundaymış, gözlerdeymiş, dillerdeymiş. Bir güzel bakışın, bir güzel sözün, bir güzel dokunuşun alamayacağı ne var yeryüzünde. Dedim ya anam ben sevgiyi buldum. Silahlar kıracan, sevgi sınırlarını kaldırcan. Irk, dil, din ayrımlarını kaldıran sevgi. Lokmaların bölüşüldüğü sevgiyi buldum. Sevgi: bizim çayırımız, çimenimiz, meyve veren ağacımız, tarlamız. Kıymayalım meyve veren ağacımıza. Sevgi yayılmış kıra bayıra, sevgi serpilmiş ovalara. Çayır çimen içlerinde çiçekler açıyor. Sermiş ağaç dallarını tomurcuk tomurcuk. Tomurcuklar açıyor. Ağaç bize meyveler veriyor. Bir eller gelip tomurcuklu dalları kırıyor. Ben sevgiyi senin saçlarında, ellerinde, dilinde, gözlerinde buldum. Çok görme bana bir tatlı bakışı, bir tatlı sözü, bir tatlı dokunuşu.
Not: Canlar, cananlar bu yaz şiiridir, düz yazıya uymayacaktır.“