Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Uzman Nilüfer Ünal
Osman Kutlu
Editör: 
Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

Makaleler

Yrd. Doç. Dr. İsmail Erton

Cumhuriyet Gazetesinin 24.05.2013 tarihli Bilim Teknoloji ekinde yayınlanmıştır

NASIL BİR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA?

 

“Bir mermer parçası için heykeltraş ne ise, ruh için de eğitim odur.”
                                                                                 Thomas Edison

Birey, imkân ve şartları doğrultusunda İlkokuldan üniversiteye, üniversiteden doktoraya kadar birçok aşamalardan geçerek kendini bulma ve yaradılışının gayesi hakkında bilgi edinmek için uğraşır. Albert Einstein bu yolun ne kadar çetin olduğunu ve uğraş istediğini şu sözle dile getirir; “Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk.” Zira bilgi kutsaldır, çünkü bilgi ancak yaratıcı ve eleştirisel düşünen beyinlerde var olur ve onu doğru ve yerinde tespitlerle kullanan akıllarla taçlanır. “Bilgi ve erdem, öğrenilebilen ve öğretilen bir şeydir” der Aristotales. Akıl ve hikmet insanların karanlıklardan kurtulmasına ve aydınlığa açılan pencerelerle tanışmasına olanak sağlar. Ancak, burada sorulacak soru, bilgiye nasıl ulaşılması gerektiğidir.

Birçok felsefe ve bilim adamı, bilimin insanlık tarihi ile birlikte varoluşu ve toplumlara nasıl aktarılması gerektiği hususlarında çaba göstermiş, sayısız yöntemler geliştirmiş, kütüphanelere ve kitapçılara sığamayacak kadar makale ve kitap yazmışlardır. Sonuç? Eğer halen dünyamızda ve kısmen ülkemizde de cehalet hüküm sürüyor ve onun yerini rasyonel olmayan bilgi, batıl inançlar, hurafe ve bunların doğal bir sonucu olan şiddet alıyorsa demek ki onca emek ve harcanan mürekkep ve kağıt, yaşanan çetin bilimsel tartışmalar pek de amacına ulaşmış sayılamaz!

Modern toplumlarda bilimsel bilgiyi öğrencilere ve vatandaşlara aktarmanın birçok yolu vardır. Eğitimini belirli bir düzeye kadar tamamlamış ancak yaradılışının gayesini üç boyutlu bir uzayda arayan bireyin daha kendi kendine cevaplaması gereken birçok soru vardır. “Var olan her şey ya kendisiyle veya başka bir şeyle vardır” der B. Spinoza. Bu soruların cevaplarına bir bireyin ulaşabilmesi için bilgi ve kültürünü artırması, bununla birlikte binlerce kilometre seyahat etmesi gerekmektedir ki, bunu dünyada yapabilen şanslı birey sayısı oldukça azdır. Bu bağlamda, belgeseller, dünya kültürlerini tanıtan programlar, felsefi akımları ve düşünceleri tartışan ve ‘ego’dan’ uzak oturumlar, bireyin kendini daha iyi tanımasına yardımcı olmaktadır. Ülkemizde ardı arkası kesilmeyen ve izleyiciye neredeyse her akşam sunulan yerli ve yabancı yapım diziler, bireyin kendi gerçeklerini aramasına ve bulmasına fırsat vermemekte ve gerçeği kurgulanan irrasyonel hayatlarda aramaya teşvik etmektedir. Bunun sonucu olarak birey kitap okumamakta, kendini kifayetsiz gördüğü için sosyal ortamlardan uzak durmakta, sanata karşı tavır almakta, farklı müzik ve bunları oluşturan kültürlerle tanışamamakta, akıl, hikmet ve bunların yaratacağı güzelliklerin yerini ise acizlik, şiddet, ben merkezli bir oluşum ve yalnızlık almaktadır.

Ülkemizde öğrenciler ortaöğrenim ve üniversite yıllarında yaratıcı ve eleştirisel düşüncenin yaratabileceği mucizelerden bihaber yetiştirilmektedirler. Oysa ki Blaise Pascal’ın da dediği gibi, “İnsana büyüklük veren şey, düşüncedir.” Günümüzde eleştirisel düşünceyi sadece başkalarının fikirlerini ‘sevmek’ ya da ‘sevmemek’ olarak algılayan ve inandığı bu doğruyu destekleyemeyecek bir bilişsel kapasiteye sahip olan birey, hayatı akıl ve mantığının ona sunduğu dar çerçeveden bakmaya mahkum olarak yaşamaktadır. Bir örnek olarak üniversitelerde verilen araştırma teknikleri dersi ve Yüksek lisans programlarında verilen seminer dersleri aslında gelinen noktayı çok güzel özetliyor.

Bu derslerde amaç öğrencilerin belirli bir konuyu sistematik açıdan ele alarak araştırmayı, yaratıcı ve eleştirisel düşünce ile beslemeyi, atıfta bulunmayı, hayata başkalarının açısından da bakabilmeyi, analiz ve sentez becerilerinin gelişimini amaçlamaktadır. Bu iki ders birçok öğrenci için maalessef ‘büyük bir zahmet’ teşkil etmektedir. Çünkü gençlerimiz, tıpkı zamanında onları yönlendiren büyükleri gibi, araştırma yapmak için kütüphaneye gitmeyi zor görmekte ve hayatımızın birçok alanında kullanılan internet arama motorlarından elde edinilen izafi bilgiye göre hayatlarına ve çalışmalarına yön vermektedirler. Burada suçlu öğrenci değildir. Onları yönlendiren eğitimcilerdir, okumanın kutsallığını onlara öğretmeyen ailelerdir. Aslında Carl Hilty, bu olup biteni şu sözleriyle ne kadar da güzel özetliyor, “Eğitim sadece okumak değildir, okudukları üzerinde düşünebilmek yeteneğidir.” Bu bağlamda, kütüphanenin bir dost olduğunu, içerisinde sadece o ders ile ilgili değil, hayata ve bireyin varoluş amacına cevap verebilecek bir hazinenin bulunduğunu gençlere anlatmamız gerekiyor. İnternetten direk kopyalama ile alınan bir bilgi ile oluşturulmuş bir yazı, kompozisyon veya makale başarılı bulunmamalıdır. Öğrenci nasıl bir kafe veya alışveriş merkezinde saatlerini bir amaç için harcıyorsa, kütüphanede de o denli rahat olmalı ve burada geçireceği değerli saatlerin bilincinde olmalıdır. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite ve yüksek lisans yıllarında öğrencilere kendi fikirlerini başkalarının eserlerinden alacakları fikirlerle atıfta bulunarak destekleyen yazılar yazmayı öğretmeliyiz. Bu hem bireyin yazılarındaki ben merkezli sorunu çözer hem de bireyin başkalarının fikirine katılsın veya katılmasın saygı duymayı öğretir. Bu çalışma sırasında birey konuya farklı açılardan bakmayı, geçmişten günümüze o konu ile ilgili yaşananları mantık süzgecinden geçirmeyi ve geleceğe yönelik daha rasyonel bir pencereden bakmayı öğrenir.

Konuyu bir örneklem ile açmak istiyorum. Her akademik yıl öğrencilerime verdiğim Lisans Araştırma Teknikleri ve Yüksek Lisans Seminer derslerinde istisnasız yaşadığım sorun, sınıfta bulunan öğrencilerin neredeyse tamamına yakınının bir kütüphane ile henüz tanışmamış olmalarıdır. İlginç olan, bir meslek sahibi ve bir üniversite mezunu olan Yüksek Lisans öğrencilerinin de kütüphane tecrübelerinin sadece birkaç defaya mahsus kısa bir ziyaret düzeyinde kalmış olmasıdır. Bu şartlarda bile hiçbir zaman ümitsiz olmadım ve zaman yokluğundan şikâyet etmedim. Wolfang Van Goethe’nin de dediği gibi, “Yeterli zamanımız hep vardır, yeter ki doğru kullanalım.” Kütüphane müdürlüğü ile irtibata geçerek bir seminer salonunda öğrencilerimi kütüphane uzmanları vasıtası ile; kütüphane kuralları, basılı kaynaklar için katalog tarama, ulusal ve uluslararası yayınlar için ortak katalog taraması, elektronik veritabanlarının kullanımı, ulusal arşivin kullanımı, atıfta bulunma ve anabilim dalında belirli konularda yapılmış araştırma örnekleri, konularında bilgilendiriyorum. Bu vesile ile öğrenciler bilgiye daha rahat ulaşabiliyor ve kendi alanlarında araştırma yaparken, basılı ve elektronik kaynaklara ulaşmanın aslında ne kadar kolay ve eğlenceli olduğunu öğreniyorlar. ‘Ben bu ödevi nasıl yapacağım, bu dersten geçebilecek miyim’ korkularının yerini kütüphane ile kurulan ve ömür boyu sürecek bir dostluk ve endişenin yerini ise bilimin ışığında kendine güven alıyor. Dış dünyanın karmaşasından ve gürültüsünden arınmış kütüphane ortamı kişiye duru düşünme ve kendini bulma fırsatını sunuyor. Hurafe, batıl inanç ve kulaktan dolma bilginin yerini akıl ve hikmet ve bunun süslediği bilimsel zerafet ve sevgi almaya başlıyor ve Madame de Seudary’nin de dediği gibi, “İnsan sevmeye başlayınca, yaşamaya da başlar.”


Bilim, bilgi ve bu hazinenin koruyucusu olan kütüphaneler ile olan dostluğun sürmesi bireyin bilgi temelli bir ekonomide kendini geliştirmesi için kaçınılmazdır.

Kaynakça:

Makalede geçen tüm özlü sözler için:
Ertan, M. (2012). Tarihi Sözler Antolojisi. Ankara: Afşar Matbaacılık.