Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu

Yayın Kurulu :
Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör: 
Gülden A. Pınarcı
Web Tasarım:
Işıl İşler
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

Edebiyat Köşesi

 


 

 


Betül GÜRAN 
bozdemir@atilim.edu.tr  

SEZAİ KARAKOÇ VE TÜRK ŞİİRİNDE METAFİZİK

 

Monna Rosa

 

Monna Rosa. Siyah güller, ak güller.
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Ah senin yüzünden kana batacak.
Monna Rosa. Siyah güller, ak güller.

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
Monna Rosa bugün bende bir hal var.
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Açma pencereni perdeleri çek,
Monna Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek.
Anla Monna Rosa ben deliyim.
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
Seni hatırlatır her zaman bana.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

   
 

Sezai Karakoç, Cumhuriyet devrinin önde gelen şairlerinden biridir. Karakoç, sadece şiirleriyle değil ortaya koyduğu medeniyet tasavvuruyla da Türk düşünce tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Bu yönüyle, Türk şiirinde edebî meselelerin dışında toplumsal-siyasal birçok konuya ilişkin fikir ortaya koyan hatta bu çerçevede bir medeniyet tasavvuru geliştiren nadir isimlerden biridir. Karakoç, yitirilmiş olan Türk inançlarını tekrar dile getiren şairdir. İnançları, töreleri yeniden değerlendirerek memleket şiiri üzerine eğilmiştir. Şiirlerinden anlaşılacağı gibi din olgusunun şairin yaşam kaynağı olduğunu anlamak güç değildir. Batılı sanatkârların esin kaynağının önemli bir bölümünü Hıristiyan kültürünün oluşturduğunu düşünürsek, Karakoç da batılı sanatkârların tavrına benzer bir tavır alarak İslam’a yönelir.

     

Şairin 19 yaşında yazdığı “Monna Rosa” adlı şiiri döneminin en güzel aşk şiirindendir. Şair bu şiirini öğrencilik yıllarında yazmasına rağmen aradan nerdeyse yarım asır geçtikten sonra 1998 yılında kitaplaştırmıştır. 60’larda daktiloyla, 70’lerde teksirle, 80’lerde fotokopiyle çoğaltılmıştır. Bu efsane şiir, bir aşk acısının yürek burkan sesidir. 21. yüzyıla geldiğimizde teknolojinin gelişmesiyle birlikte aşklar artık sanal ortamlarda duygudan yoksun yaşanıyor. Gençler birbirlerine olan hislerini sanal ortamlarda çok rahat dile getirebiliyor ve birine bir şey hissettikleri zaman mücadele etmiyor, kolay yolu seçiyorlar. Buna rağmen günümüzde “Monna Rosa” etkisini sürdürüyor. Hala en güzel aşk şiirlerinden biri olma özelliğini koruyor.


Nasıl ki bir terzi insanların özel günleri için titizlikle kumaşı, rengi, deseni seçip ortaya göze hitap edebilen bir kıyafet çıkarabiliyorsa Sezai Karakoç da bir terzi titizliğiyle en güzel ve en anlamlı sözleri bir araya getirerek dili süsleyerek insanların duygularına hitap ediyor. Böylece başka insanların yaşadıklarına tercüman oluyor.


Bir şairin yazdığı şiirlerden duygularını, hayata bakış açısını, insanları nasıl sevdiğini anlayabiliriz. Çünkü şair şiirinde karakterini yansıtır. Bazı şiirler içimizde kalmış gerçekleştiremediklerimizi veya olmasını istediğimiz hayalleri dile getirir. Bazı şiirleri okuduğumuzda, çiçeği, böceği, doğayı, hayvanları her şeyi sevmek gelir, bir başka şiir bizi isyankâr yapar. Bazı şiirleri okuduğumuzda ise bir insanın hayat hikâyesini okumuş gibi üzülürüz, olgunlaşırız, ders bile alırız. Öyle anlamlı öyle güzel bir kelimeler seçerler ki şairler farklı bir atmosferde oluveririz hemen, şiir ve biz baş başa kalırız, okurken şiiri yaşarız, içimizde canlanır. Öyle şairler vardır ki koca bir hayatı birkaç kıtaya sığdırabilirler Sezai Karakoç da bu şairlerden biri.


Şairin bu emsalsiz “Monna Rosa” şiirinde herkes gibi beni de etkileyen karşılıksız bir aşkı bu kadar güzel ve yoğun bir duyguyla anlatmasıdır. Sizlere bu şiiri bir an önce şairin kendi dilinden dinlemenizi tavsiye edebilirim…


“Monna Rosa” şiiri 14 kıtadan oluşur. Her kıtanın başındaki harfler “akrostiş” yöntemiyle sıralandığında ortaya “Muazzez Akkaya” ismi çıkıyor ve şiirin son kıtasının da “M” harfiyle başlamasıyla birlikte şiir “Akkayam” şeklini alıyor. Adı geçen Muazzez Akkaya rivayete göre Sezai Karakoç’un yıllar önce ilk görüşte âşık olduğu Geyveli genç kızın adı.


Sezai Karakoç’un şiirleri arasında en dikkat çekici ve en etkileyici şiir olan “Monna Rosa” 4 bölümden oluşur: Aşk ve Çileler, Ölüm ve Çerçeveler, Pişmanlık ve Çileler ve son bölümü “Monna Rosa.”

Monna Rosa’nın ölümsüz dizelerini yazan Sezai Karakoç 28 Mart 2012 tarihinde Haber 7’de verdiği bir röportajında şöyle diyor:


"19 yaşındaydım. Heyecanlı bir genç. Şiirde yeni bir dönem başlamıştı. Ölçüsü olmayan vezinsiz, kafiyesiz şiirler yazılmaya başlanmıştı. Hece ölçüsü de bitmişti. Serbest şiir yazılıyordu. O dönemin bu serbest şairleri, eski dönemleri kötülüyordu.


Tabi isterdim ki öz edebiyatımız olan divan edebiyatı ile yazılabilsin şiirler. Ama tek başıma ben aruzu getiremem ya. Aruzu geçtim hece de gidiyordu artık. O dönem dedim ki hece ile bir şiir yazayım. Bu serbestçi şairler divanla dalga geçiyordu. “Gül bülbül, gül bülbül başka bir şey yok” diyorlardı.

 

“Serbestliler Dalga Geçince "Monna Rosa" Koydum”

O dönemde şiirlere yabancı isim verme geleneği vardı. Birde bu serbestiler gül ile dalga geçince bende ''Monna Rosa'' koydum şiirin adını. Tek gül anlamında bir şey. Tamamıyla kendimi denemek için yazdım şiiri. Akrostiş şiir yazma modası vardı birde. Genç şairler çok hevesliydi akrostiş şiirler yazmaya. Ben de gencim tabi, hem hece ölçüsüyle olsun hem de akrostiş olsun diye bir şiirde ben kaleme aldım. Okuldan bir arkadaşımın ismiyle yazdım.”

Yıllar sonra şiirin Monna Rosası diye bilinen, kendisine şiir yazıldığından hiç haberi olmadığını belirten Muazzez Akkaya 4 Ocak 2012 tarihli bir röportajında şiir hakkında şunları dile getiriyor:

 

 “Altan Öymen'in eşi Aysel bir sınıf aşağıdaydı sanırım. O söyledi 'Sınıfınızda çok güzel şiirler yazan birisi var' diye. Ben de öyle şiirlerle falan aram yoktur, matematiğe daha ilgiliydim. Derken açığa çıktı. Çok fazla üzerime düştü bilmiyorum, biraz tutku halini aldığı, onun da bu şeye saplanmamasını arzu ederdim. Saplantı haline gelmemesini isterdim. Kendisi bir hayat kursaydı daha mutlu, huzurlu olurdum.”

 

Karakoç’un Şiirimizde Son Derece Özgün Bir Yeri Vardır


Sezai Karakoç, şiirle ilgili görüşlerini yazmaya başladığı dönemlerden itibaren şiir anlayışını da yazmıştır. Bu konudaki düşüncelerini “Edebiyat Yazıları” adını verdiği 3 kitapta toplayan Karakoç’un şiirimizde son derece özgün bir yeri vardır. Onun şiiri metafizik bir şiirdir. Türk şiiri aslında geleneksel yapısıyla metafizik bir şiirdir. Ancak bu özellik Tanzimat’tan sonra değişir. İlk olarak Abdülhak Hamit’in veremden ölen eşi Fatma Hanım’a hitaben yazığı “Makber” isimli şiirinde karşılaştığımız metafizik bir duygu olan ölüm korkusu söz konusu olur ve onunla başlayan bu anlayış Cumhuriyetin ilk yıllarında Necip Fazıl Kısakürek ve Ahmet Kutsi Tecer’de de görülür. Yıllar geçtikten sonra bile Makber şiiri birçok şairin esin kaynağı olmuştur. Makber şiiri yazıldığı dönemde Batı Türk şiirinin en önemli örneğini oluşturmuştur.

“Sezai Karakoç Türk Şiirini Metafizik Bir Esasa Oturtan Şairdir”


Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldız’ın tespitiyle Türk şiirini metafizik bir esasa oturtan Sezai Karakoç’tur. Karakoç, Batı Edebiyatını da iyi incelemiş bir şairdir. Şiirlerini “Modern sanattaki soyutlamanın İslam anlayışına uygun olduğunu” düşünerek geliştirmiştir. Edebiyat Yazıları I‘deki yazdığı ilk yazısı da metafizik ile ilgilidir.


Sezai Karakoç, geleneksel şiire de yaklaşmıştır; ancak farklı bir dil kullanmıştır. Şiirlerini genelde modern şiirin diliyle yazmıştır. Şairlerin topluma örnek olmalarını dile getirmiştir. Savunduğu bu düşüncesini uygulamak amacıyla Diriliş Partisini kurmuştur.

Karakoç, “Kaçsa da, inkâr etse de, sanat; hep “Tanrı’ya doğrudur” demektedir.. Sanat anlayışını bu şekilde ifade ederken, dünya görüşüyle olan güçlü bağını da dile getirmektedir:

“Sanat, tutumum genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim, ask, hürriyet, yasayış ve ölüm gibi var olmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmışı (mutlak) zapt etmektir. Sanatı, bir takım duyguları (ama o duygular ne olursa olsun, çağla ve insan içinin derin bölgesi, en alt bölgesiyle ilgisi ne olursa olsun) heykeltıraş gibi yontmaktan ibaret sayanlarla, sanatı sadece doktrinlerin propaganda aleti sayanlardan ayrılıyorum. Bence sanat eseri, öyle bir varlık ve yaratıktır ki, bir açıdan insanı metafizik yüksek fırınlarına sokup çıkarırken, öte yandan, tek basına bulutsuz ve sakin, zeytin dalı, çam kokusu ve güvercin dolu yaz göklerinde, yüksek heyecanlarda dolaştırır. Sanat eserinde, ‘saf yaratış’ karşısında duyulan heyecanı verici bir çarpıcılık gizlidir.”

Sezai Karakoç, şiirin genel çizgilerini, “pergünt üçgeni “dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İBSEN’ın en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt’ün hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire şöyle uyarlar:

1. Şair Kendisi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”

2. Şair, Kendine Yetmeli: “Eserin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir. Yani fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri şairi, bir ikindide bulabilmeli.”

3. Şair, Kendinden Memnun Olmalı: “Eser’in şairi sevinçle titretmesi demek bu. Şair eserini sevmeli, onu okşamalı ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeye kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” demeli.”

Karakoç, biyografik tecrübesinde çok fazla coğrafyayı gezmiş, çok fazla coğrafya üzerinde gözlemlerde bulunmamıştır fakat düşünce ve hayal dünyası bunun aksine oldukça geniştir. Karakoç, her ne kadar dirilişe kaynak olarak Anadolu’yu alsa da bölünmüş bir coğrafyayı kabul etmez.

 “Ülkemiz Bugünkü Ülkemizden İbaret Değildir”


Karakoç’un coğrafyaya ilgisinden başlayacak olursak, Şairin coğrafya üzerinde şu değerlendirmeleri ne düşündüğünün göstergesidir:

“Coğrafyada bir bütünlük ilkesi vardır. Yani sınırların tabi olması gereklidir. Bir ülkenin emniyeti için, en azından, sınırların belli büyük engellerle çevrili olması lâzımdır. Mevcut ülkemiz dediğimiz zaman, bugün sınırları içinde kalan coğrafya, bir kere bizim için suni bölünme göstermiş bir coğrafyadır. Suriye ve Irak suni olarak bizden ayrılmıştır. Öyle bir coğrafyamız vardır ki, dağlar, ovalar denize doğru giderken, Suriye ve Irak Türkiye ile bütünleşmektedir. Coğrafî şartlar bize artık bu sınırları tartışma gününün geldiğini gösterdiği gibi, tarih de, tarihî şartlar da bizi bu noktaya doğru zorlamaktadır. Çünkü ülkemiz bugünkü ülkemizden ibaret değildir. Çok daha geniştir ve o geniş ülkede yaşayan bir millet vardır. Bu millet, bir medeniyetin, İslam medeniyetinin toplumudur.

Karakoç’un bir konferansında dile getirdiği bu düşünceler, onun coğrafyayı hangi cepheden gördüğünü de ortaya koymaktadır. “Ülkemiz bugünkü ülkemizden ibaret değildir” şeklindeki değerlendirme, şairin konuya bir medeniyet penceresinden baktığını ifade etmektedir. Şair, coğrafyayı “bir” gördüğü gibi, milleti de “bir” görmektedir.

Babasının İsteği İlahiyat Fakültesini Okumasıydı


Sezai Karakoç, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde 22 Ocak 1933 tarihinde doğmuştur. İlköğrenimini Ergani’de, orta öğrenimini Maraş Ortaokulu ve Gaziantep Lisesi’nde parasız yatılı olarak tamamladı. Babasının isteği İlahiyat Fakültesini okuması imiş ama Karakoç, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimi 1955 yılında fakültenin Maliye ve İktisat Bölümünden mezun olarak tamamlar. Üniversite yıllarında “Şiir Sanatı” isimli bir dergi yayımladı. Yükseköğrenimini bitirdikten sonra Maliye Bakanlığı (1954), Mülkiye Müfettiş Muavinliği (1956-65), Gelirler Genel müdürlüğü Kontrolörlüğü (1959-65) fıkra yazarlığı yaptı.1965’te görevinden ayrılarak Bab-ı Âli’de Sabah gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı ve edebi yazılara yöneldi. 1960 yılında kurduğu Diriliş Dergisini 6 yıl ara verdikten sonra yeniden 1966 yılında çıkarmaya başladı. Diriliş Dergisini 1966-67 döneminde 12 sayı, 1969-71 döneminde 16 sayı, Eylül 1974-Şubat 1976 döneminde 18 sayı, Mayıs 1976-Ağustos 1978 döneminde gazete boyutunda 60 sayı çıkardı. Sonra Ekim 1979’dan itibaren yayımını aralıklı olarak sürdürdü. Diriliş dergisi 1988’den itibaren haftalık dergi olarak çıkmaya başladı. Karakoç, 1975’te Diriliş Yayınevini kurarak dergisiyle birlikte kitaplarını yayımladı. Şiirlerini Hisar (1951-54), Mülkiye (1953-54), İstanbul (1953-57), Şiir Sanatı (1955), Pazar Postası (1957-58), Soyut (1965), Diriliş (1966) dergilerinde yayımladı. Yeni İstanbul (1964), Bab-ı Âli’de Sabah (1967-68), Mili Gazete’de (1974) günlük yazıları, Pazar Postası (1957-58), Yeni İstiklal (1961-64), Büyük Doğu (1964-67) ve çoğunlukla Diriliş dergisinde yer aldı. İkinci yeni akımı şairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da şiirlerinin kaynakları itibariyle bağımsız bir çizgi tutturduğu kabul edilen Sezai Karakoç, yaşayan büyük şairlerden biridir.

Hikâyeler kitabıyla 1982’de Türkiye Yazarlar Birliğinin Hikâye Ödülü’nü, 1988’de Üstün Hizmet Ödülü’nü, 1991’de XII. Dünya Şairleri Kongresi`nde World Academy of Art an Culture Ödülü’nü almıştır. Hızırla Kırk Saat, Balkon, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, Monna Rosa gibi şiirleri başta olmak üzere unutulmaz şiirlere imza atan Sezai Karakoç 2006 yılında 1979’dan bu yana her yıl Kültür Bakanlığı’nca verilen Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü aldı. Ödülün gerekçesinde “Şiirlerinde çarpıcı benzetme ve imgelerle, daha önce denenmemiş sentezlere ulaşan bir sanatçı olarak tanınan Karakoç, Türk edebiyat dünyasında mümtaz bir yere sahip bulunmaktadır.” ifadesine yer verildi.

Sezai Karakoç bir sanat adamı oluşunun yanı sıra aynı zamanda bir siyaset adamıdır. Şiirlerinin temasını oluşturan “Diriliş” fikri onun siyasi yönünü de şekillendirir. Kendisinin kurduğu Yüce Diriliş Partisi onun sanattaki düşüncelerinin siyasete yansımış halidir.

ESERLERİ
Şiir:
Şiirler I Hızırla Kırk Saat
Şiirler II Taha’nın Kitabı / Gül Mustusu
Şiirler III Körfez / Şahdamar / Sesler
Şiirler IV Zamana Adanmış Sözler
Şiirler V Ayinler
Şiirler VI Leyla İle Mecnun
Şiirler VII Ateş Dansı
Şiirler VIII Alınyazısı Saati
Şiirler IX Monna Rosa

Hikâye:
Hikâyeler I Meydan Ortaya Çıktığında
Hikâyeler II Portreler

Piyes:
Piyesler I
Armağan

Çeviri Şiir:
Batı Şiirlerden
İslâm’ın Şiir Anıtlarından

Düşünce:
Ruhun Dirilişi
Kıyamet Aşısı
Çağ ve İlham I
Çağ ve İlham II
Çağ ve İlham III
Çağ ve İlham IV
İnsanlığın Dirilisi
Yitik Cennet
Makamda
Gündönümü
Diriliş Mustusu
İslâm
Diriliş Neslinin Amentüsü
İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü
Düşünceler I
Düşünceler II
Dirilişin Çevresinde
Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I
Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II
Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III
Yapı Tasları ve Kaderimizin Çağrısı I
Yapı Tasları ve Kaderimizin Çağrısı II
Varolma Savası
Çağdaş Batı Düşüncesinden
Unutuş ve Hatırlayış

Deneme:
Edebiyat Yazıları I Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir
Edebiyat Yazıları II Dişimizin Zarı
Edebiyat Yazıları III Eğik Ehramlar

İnceleme:
Yunus Emre
Mehmed Akif
Mevlana

Günlük Yazılar:
Farklar
Sütun
Sûr
Gün saati

Röportaj:
Tarihin Yol Ağzında


KAYNAKÇA
Mehmet Çetin, Tanzimattan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi II.
H.Fethi Gözler, Yunustan Bugüne Türk Şiiri,1967.
R. K. Yiğitbaş, Türk Edebiyatında Şairler ve Yazarlar, 1970.
Ruhun Dirilişi /Aktaran: Kadir Analay, Dicle Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2009.
Edebiyat Yazıları II Dişimizin Zarı, Aktaran: Kadir Analay, Dicle Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 2009.
Sezai Karakoç/ Çıkış Yolu I, Aktaran: Sezai Çoşkun, Sezai Karakoç’un Şiirleri Üzerinde Edebiyat – Medeniyet -Coğrafya İlişkisi Bağlamında Bir İnceleme.
http://dirilisyazilari.wordpress.com/sezai-karakoc-tum-eserleri/
http://www.karakutu.com/News-file-categories-op-newindex-catid-21
http://blog.milliyet.com.tr/mona-roza-sezai-karakoc/Blog/?BlogNo=307587http://www.haber7.com/haber/20120328/Karakoc-ilk-ve-son-kez-Monna-Rosayi-anlatti.php