Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu

Yayın Kurulu :
Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör: Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Işıl İşler
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

           
Gülden A. Pınarcı  
Onur Karagöz

 

SİHİRLİ KUTU: GRAMOFON

KADİR AKCAN, GRAMOFON USTASI

 

 

“...Halk müziğinin mutlaka bir hikâyesi vardır. Sanat müziği dinlediğimiz zaman mutlaka bir anlamı vardır. Mesela aklıma ilk gelen merhum Hamiyet Yüceses’in söylediği taş plaktan bir şarkı var.  “Gitti de gelmeyi verdi” diye bir şarkı. Bunu kocasına bestelemiş ve ona söylemiş. Kocası rahmetli Çanakkale’de batan bir denizaltımız vardı, onda süvariymiş. Helalleşmiş gitmiş ve o denizaltı da batmış ve vefat etmiş. Ona yazdığı bir şarkı “Gitti de gelmeyi verdi” diye. Çok güzel, insana dokunan bir şarkıdır. Halk ve sanat müziğinde söylenen şarkıların bir kökü vardır...”

 

 “Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor

Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun.”
                                                    Attila İlhan


                                                          

Attila İlhan’ın en çok kızdığı şeylerden biri neymiş biliyor musunuz? Adının “Attila” değil de “Atilla” olarak yazılmasıymış. Bu aralar benim de en çok kızdığım şey, popüler kültürün açtığı onulmaz yaralar ve eskinin zaman zaman görünüp kaybolmasına neden olan yine popüler kültür ürünleri. “Sen çok yaşa popüler kültür!” diyemese de “Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı” diye gezinen gençlerimiz yok mu nereden gelip nereye gittiklerini bilmiyorlar. Bir de “Yok mu bu popüler kültür!” Bizi alıp bizden uzağa götüreli ne kadar oluyor diye soruyorum kendime.


Bu sorularla kale yokuşunu çıkıyorum, çıktıkça değişiyor sanki coğrafya. Geçmişe yolculuk gibi. Bir han çıkıyor karşıma: Pirinç Han. Handan içeriye giriyorum. Her yer eski duruyor ama aslında o kadar yeniliyor ki içimi. İnsan kendine geliyor. Sanki şehrin çok uzağına gitmişim gibi ama değil işte. Tam da şehrin göbeğinde Ulus’ta, kalenin eteklerinde bir yerdeyim. Bir gramofon sesi yankılanıyor ince ince. Eskiye, çok eski olmasa da eskiye götürüyor. Kafamı kaldırıp sesin geldiği yere bakıyorum. Canlı bir konserin tam ortasında gibiyim. Sesi tanıyorum: Zeki Müren. Onu görüyorum sanki sesinden. Dinliyorum:


“Solsan da sararsın yine gül pembe dehensin

Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin

Sinem ebediyen o güzel tenye bezensin

Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin

 

 

Bir taraftan da kendini popüler kültüre kaptıran gençler geliyor aklıma üzülüyorum. Ne acı. Dükkândan içeriye giriyorum. Kır saçlı bir Bey, gramofonun yanı başında bir eski abide gibi duruyor öylece. Selam verince sanki gülüşüyle kabul ediyor, sonra sesiyle. Sorgusuz sohbete başlıyoruz. Eskinin kaygısızlığından kaynaklı bu, biliyorum. Keyifli ve hiç bitsin istenmeyen bir sohbet. İşi erbabından dinlemek istiyorum. Her sorumun yanıtı onda biliyorum. Eskiyi de soruyorum, yeniyi de:


Yeni olanın “iyi” olarak tanımlandığı ve teknolojinin bütün ihtişamıyla yaşamımızı kuşattığı bu çağda Kadir Akcan, diğer bir ifadeyle Kadir Usta, gramofon tamir ederek eskiye hayat veriyor.  112 Hızır Acil’de şoförlük yapmış olan Kadir Usta hayat kurtarmaya devam ediyor.  Ama bu sefer kurtardığı insanlar değil, gramofonlar. Gramofonları doktor titizliğiyle onarıyor, bakımını yapıyor ve onlara hayat veriyor.


Türkiye’de birkaç gramofon ustasından biri olan Akcan, nostaljiye duyulan özlemi gideriyor. Geçmişin sihirli kutusunu günümüze taşıyan Kadir Usta, teknolojik gelişmeyle birlikte çok daha ileri cihazlar karşısında unutulmaya yüz tutan gramofonları yaşama döndürerek onları bir koleksiyon nesnesi olmaktan çıkarıyor.
Kadir Usta’yla birlikte sihirli kutunun içine girip tarihte yolculuğa çıkıyoruz. Bana görmediğim, bilmediğim şeylerden bahsediyor. 


Bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Kadir Akcan kimdir?

Ankara Kızılcahamam Beypınarı, 1955 doğumluyum. Uzun yıllar muavinlik ve şoförlük yaptım.  En son 112 Hızır Acil’den emekli oldum. Orada çalışırken de bu atölye vardı.


Gramofon sevgisine de gelince,  gramofon çocukluktan kalma bir tutku. Çocukken gramofon çalarken biz Parmak kadar insanlar bunun içinde türkü söylüyor zannederdik. Daha sonra tabii insanların zannettiğimiz gibi içinde türkü söylemediğini öğrendik.  Gramofonun içinde bir mekanizma var, bakım yapılması lazım.

Gramofon tamiri Ankara’da bitmiş, Anafartalar da bir usta vardı ondan sonra hiç kimse bu işle ilgilenmedi; çünkü talep yoktu, yaptıramıyorlardı. İstanbul’da bir Mehmet Ağabey vardı ona gönderiyorlardı.

Ben de kendi gramofonumu kendim tamir etmeye başladım. Pirinç Han’ın sahibi arkadaşımız var Ahmet Cebeci “Bu işi biraz daha geliştir de benim gramofonlarımı da yap” dedi. O gramofonları da yapmaya başladık. Daha sonra böyle amatörce olacak bir şey değil diye düşündüm, araştırmalar yaptım. “Metal yorgunluğu nedir? Bez nedir? Çuha nedir? Hangi malzemeden nasıl bir ses çıkar? Asetattan nasıl çıkar? Alüminyumdan nasıl çıkar?” Yani bunları araştıra araştıra yerine oturttuk. Şimdi de profesyonelce bu işi yapabiliyorum.


Kadir Bey o dönemde gramofon pahalı bir şey değil miydi? Çünkü teknoloji çok gelişmemişti, gramofon fazla yoktu.

Ben şöyle hatırlıyorum. Biz tarlaya arpalık deriz.  O dönemlerde bir arpalığa, yani tarlaya bir gramofon değişen insanlar tanırım. Arpalıkta şimdi büyük paralar var ama o dönem gramofon yoktu ki böyle bir şeye sahip olunsun. Gramofon o dönemde her evde yoktu.


                                       Sonra tabii radyolar falan çıkınca, pikap devri başladı ondan sonra da
                                       gramofonun pabucu dama atıldı.


Benim gönlümde hala en güzel net ses veren cihaz gramofondur; çünkü taş plak denilen plak dolumunda sanatçı bire bir okur. Yani 10 cm’lik bir disk üzerine sanatçı şarkıyı söylüyor, o şarkıdan kalıp çıkarıyorlar, o kalıp çelik kalıplarla karbon, gomalak ve zift karışımı bir maddeden yapılıp basılıyor. Sanatçının 4-4,5 dakikalık plağı bir nefeste okuyup bitirmesi lazım, aksi taktirde tekrar baştan alması gerekecek.  Şimdikiler gibi şurada kaldık düzeltelim falan yok. Geri sarma yok. O dönemde profesyonellik oydu. Hatta Müzeyyen Senar Hanım kekeçtir, o bazı şarkılarında nefes çeker, o bazı plaklarında vardır. Taş plağın dolumu bire bir olduğu için okuyucusu da bire birdir. Sanatçı yanınızda söylüyormuş gibidir. Çok güzel bir şeydir.


Gramofonlar için “Müziği konser salonlarından çıkararak evlerimize getirdi” diyebilir miyiz?

Tabi tabi çok güzel bir benzetme. O sedayı şimdiki CD’lerde hoparlörlü cihazlarda alamıyorsunuz.


Pirinç Han’daki atölyeniz ne zamandan beri burada ve gramofon için neden burayı seçtiniz?

Ben 112’de çalışırken burası 1990’da restore edildi. Hanın sahibi de arkadaşımdı. Ben burayı açmadan önce evde kendi gramofonlarımı yapıyordum. Arkadaşım böyle bir yer tanzim etti, ondan sonra devam ettik. Sonra eşim buraya gelmeye başladı ve Pirinç Han bize yerleşim alanı oldu. Aşağı yukarı 22 senedir buradayız.


Bu hanın içi aile gibidir. Herkesin anahtarı herkeste vardır. Bir de ahilik geleneğini biz burada yaşıyoruz hala daha da yaşatmaya çalışıyoruz. Ahilik geleneği kaybolmaya başladı. Bizde ondan alma benden al gibi bir şey yok. Bizde varsa biz veririz, yoksa olana yönlendiririz.  Burada terapi oluyoruz desek yeri var.


Kadir Bey gramofonları tamir ederken eskiye hayat veriyorsunuz. Kendi gramofonlarını tamirle başladınız ama bunu meslek haline getirmek fikri nereden, nasıl çıktı?


Benim ustam yok. Dediğim gibi kendi gramofonumu tamir etmemle başladı. Usta bulamayınca, mekaniğim de iyidir. Biz muavinlikten yetiştiğimiz için şanzımanı tamir ederdik, balata çakardık,  kendi arabalarımızı genellikle kendimiz tamir ederdik. Oradan bir el becerisi oluştu. Ufak tefek işlere elimiz de yatkın olmaya başlayınca öğrenmeye başladık. Araştırdık, kitap, dergi karıştırdık. Dediğim gibi bir metal yorgunluğu nasıl olur bunu öğrenmeye çalıştık.
Bir dişli nasıl olur, yatak neyden yapılır sarıdan mı bronzdan mı olur hangisi çok çabuk aşınır, nerelerde nasıl yağlar kullanılır, sesler nerelerden gelir, hangi malzemeden güzel ses alınır, plağın altındaki bezin çuha mı olması, en küçük detaylara kadar hepsini ince ince eledik ve çok şükür bir seviyeye getirdik.


O zaman bu zamanla sizde bir tutku halini aldı. Bu işi severek ve isteyerek yapıyorsunuz. Ustanız da olmamış.

Tabi tabi, sevgi tutkuya dönüştü. Zaten bunu sevmezsen bu işi yapamazsın ki. Öyle gramofonlar geliyor ki kömürlükten çatı arasından çıkmış, içinden fare ölüsü bile çıkan gramofonlar geliyor. Girmiş içinden çıkamamış. Kalmış içinde kurumuş. Öyle gramofonlar çıkıyor tabi. Ama şimdi internet devri başladı. Herkes internetten neyin ne olduğunu öğreniyor. Hem iyi hem kötü. Öğrenme açısından iyi de tatbikat zor. Mekteplilik vardır, alaylılık vardır. Hem mektepli hem alaylı olabiliyorsan güzeldir. Alaylıdan mektepli olup da bir yerlere geldiği zaman onun elinden iş geliyor. Sadece mektepli o işi götüremiyor. 7/16 vida dediğin zaman vidayı biliyor, diş boyunu da biliyor ama hangisi olduğunu bilmiyor. Onun için bu işe gönül verdik. Bir çırak yetiştirdik. İzmir’de teknisyen. 37 yaşında falan var. Hanımıyla gelirdi. Buralarda çok yattı. Yani o da tutkulu. Yetiştirmeye çalışıyoruz. Bildiğimizin zekâtını vermeye çalışıyoruz. Bilmeyene öğretmeye çalışıyoruz. Toruna bir şeyler göstermeye çalışıyoruz. İnşallah o da büyüyünce becerisini geliştirir.


Kadir Bey elinizdeki gramofonlar nereden geliyor? Nereden temin ediyorsunuz? İnsanların gramofona bakışı nasıl?

İnsanlar evlerinde olanları satıyorlar, tamir ettiriyorlar ata yadigârı diye. Yurt dışından geliyor. Bunun merkezi yurt dışı. Şimdi internet çıkınca dünya küçüldü. Sadece gramofon değil, fonograf bile getirtiyoruz. Biraz zor oluyor ama.


Gördüğüm kadarıyla elinizde çok değerli gramofonlar ve plaklar var. Bunları nasıl muhafaza ediyorsunuz?  Hangi koşullar altında saklıyorsunuz? Çok ince ayrıntıları olan bir cihaz.

Burası atölye olduğu için kendi haliyle kalıyor. Herkesi her şeye dokundurtmuyoruz. Alana da öğretip öyle teslim ediyoruz. Ezbere olmuyor.


Gramofon almak isteyen kişiler bu plakları rahat bulabilecekler mi? Gramofon yenilenebilen bir şey. Ama plaklar nasıl olacak. Yeni çıkan plak var mı?

Yeni çıkan taş plak yok. Eski plaklar satılıyor. İnternette satıyorlar, biz de satıyoruz.


O plaklar aynı kalitede mi?

Bu plaklar kolay kolay bozulmaz. Gramofonun iğnesini sık değiştirdiğinizde güzel dinlersiniz. Bir de işte güneş altında bırakmayacaksınız. Dinlenir gider. Hurdacıların el arabasında sattıklarından, Hindistan yapımı gramofonlar vardı. Gelir taş plak istiyorum derler. Biraz ukalalık gibi oluyor ama onu da sormak zorundayım; çünkü bu plaklar bize emanet. Bizden sonrakilere de kalacak. Bu dedelerimizin babalarımızın plakları. Bizden sonrakilere de kalabilmesi için ben Hint gramofonunda bu plakları dinletmem. Çünkü o Hint gramofonlarının ölçü ve ayarları düzgün değil. Normal bir gramofon değil. Aksesuar amacıyla yapılmış. Hint onun üzerine bir tane kötü bir plak koymuş “cayır cuyur” sesler geliyor ama gramofon görüntüsü var. Onunla plak dinlemek istiyoruz diyorlar, ama onunla plak dinlenmez.

Celal Güzelses’in “Bahçede Yeşil Hıyar, Boyun boyuma uyar, ben seni gizli sevdim bilmedim âlem duyar.” diye bir türküsü var. Bu türküyü TRT o yasaklı dönemlerde repertuarına “Bahçede yeşil çınar” diye almış. Bende belgesi var. Taş plak doldurulmuş.  Araştırmacı Kubilay var halk müziğiyle uğraşır, onunla da konuştuk “Hıyarı da çınar yaptınız ya” dedim. 60’lı yıllarda bunları sansürlemişler. Hâlbuki hıyar hıyardır bunun kötü bir anlamı yok ki. Salatalık deyince ben kıvırcık mıvırcık bilirim. Hıyar hıyardır. İşte diyeceğim böyle şeyler de çok olmuş. Yasaklanan türküler de olmuş.

Yeni olanın iyi olarak algılandığı, teknolojik gelişmelerin ve popüler kültürün etrafımızı kuşattığını düşünürsek gramofon günümüz gençleri ve müzik dinleyenler için ne ifade ediyor olabilir?

Bence o insanın ruh yapısına bağlı bir şey. Şimdiki çocuklar gürültü bombası altında. “Metalicca” mıdır nedir? Bence absürt şeyler. Tabi daha absürt gelen şeyler var. Ama Türk sanat müziği, Türk halk müziği bizim özümüz. Halk müziği dinlediğim zaman mutlaka bir hikayesi vardır. Sanat müziği dinlediğimiz zaman mutlaka bir anlamı vardır. Mesela aklıma ilk gelen merhum Hamiyet Yüceses’in söylediği taş plaktan bir şarkı var.  “Gitti de gelmeyi verdi” diye bir şarkı. Bunu kocasına bestelemiş ve ona söylemiş. Kocası rahmetli Çanakkale’de batan bir denizaltımız vardı, onda süvariymiş. Helalleşmiş gitmiş ve o denizaltı da batmış ve vefat etmiş. Ona yazdığı bir şarkı “Gitti de gelmeyi verdi” diye. Çok güzel, insana dokunan bir şarkıdır. Halk ve sanat müziğinde söylenen şarkıların bir kökü vardır. Mesela Celal Güzelses’in “Bahçede Yeşil Hıyar, Boyun boyuma uyar, ben seni gizli sevdim bilmedim âlem duyar.” diye bir türküsü var. Bu türküyü TRT o yasaklı dönemlerde repertuarına “Bahçede yeşil çınar” diye almış. Bende belgesi var. Taş plak doldurulmuş.  Araştırmacı Kubilay var halk müziğiyle uğraşır, onunla da konuştuk “Hıyarı da çınar yaptınız ya” dedim. 60’lı yıllarda bunları sansürlemişler. Hâlbuki hıyar hıyardır bunun kötü bir anlamı yok ki. Salatalık deyince ben kıvırcık mıvırcık bilirim. Hıyar hıyardır. İşte diyeceğim böyle şeyler de çok olmuş. Yasaklanan türküler de olmuş.


Günümüzdeki şarkıcılarla eski sanatçıları kıyasladığımızda ne düşünüyorsunuz?

Bu işin otoritesi değilim ama birkaç şarkı söyleyen kişiden başka pek Türk sanat müziği dinlemiyorum. Genellikle taş plaktan dinliyorum.


Peki gramofonu günümüzdeki müzik aletleriyle kıyasladığımızda gramofonun yeri neresi?

Bence gramofonun yeri bambaşka. Günümüzdeki aletlerle kıyas götürmez. Dediğim gibi bire bir sanatçı yanında söylüyormuş gibi. Öbüründe elektronik baslar tizler veriyorsun bir şeyler oluyor. Bunda öyle bir şey yok. Ne çıkarsa bahtına. Sanatçı ne okumuşsa bahtına.


Bize zaman ayırdığınız ve bilgilerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum.