Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör: 
Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Işıl İşler
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

Ferhat Özen - Öğretmen
ankaranindergisi.com
Ankara'nın Dergisi Yıl:1 Sayı:4 Haziran - Temmuz 2012'de yayınlanmıştır.

 


MEÇHUL
KÜTÜPHANECİ

“Meçhul kütüphaneci’nin anısına bir anıt bile dikemeyen
“bu toplum, bu etikle(ahlakla) yaşayamaz ölür”

Metin Erksan


Martin Esslin’in, “Televizyonla körleşen, walkmanle sağırlaşan toplumlar” dediği, günümüzün Teknoloji bağımlısı toplumlarının tipik bir örneğiyiz artık. Postman’ın dediği gibi televizyon, kültürümüzü ‘yeniden yapılandırdı ve yarattığı muazzam bir gösteri sahnesiyle’ öğrencilerin bile okuma hakkını elinden aldı. “Bunu masumca yaptı. Kitabı yasaklamadı, yerine geçti yalnızca.” (Gerbner)Ekran şemsiyesi altında saydığımız televizyondan, bilgisayar, internet, cep telefonu akıllı tahta, tabletler, e- kitap kullanmaya değin, dünyada birinciliğe (birinci lige) yükseldik. Kültür Bakanlığı ve Kütüphaneciler Derneği’nin hem İstanbul’da hem Ankara’da düzenlediği bir iki etkinliğinde, konuşmacılardan biri olarak “ kültürel ve zihinsel beslenmemiz için yaşamda kitabında olduğunu” anımsatmaya çalıştım. Bu değişikliğin, müzik efektiyle destekli tiyatral bir sunum olması dışında, ana özelliğini, en başta, Adsız Kütüphanecimizin destansı öyküsü oluşturuyordu. 150 okulda, 300’den fazla sunumda ve iki kitabımda yaptığım gibi yine Sayın Metin Erksan’ın bir bilgi notuna dayanarak ‘Meçhul Kütüphaneci’ mizin olağanüstü öyküsünü gün yüzüne çıkarmaya ve bu yıl da özellikle Ankara’ya taşımaya çalıştım. İstedim ki bu kütüphanecimizin ya da adını bilemediğimiz tüm kütüphanecilerimizin anısına bir ‘Meçhul Kütüphaneci Anıtı’ diktirebilelim.
1939 Erzincan Depremi sırasında, kendi yaşamını kurtarmak yerine, kitapları kurtarmaya koşan ve çöken kütüphanenin altında kalarak yaşamını yitiren bu kütüphanecimizin destansı öyküsünden sonra, öğrenciler, yaşadıkları ‘kültür şoku’yla donuyor. Hemen ardından kendileriyle yüzleşiyorlar ve O’nun Aydınlanmacı bir bakışla ve insanlığı ışığa kavuşturma uğruna (Prometheusça) yaşamını hiçe saymasına karşın, kendilerinin ders kitabından başka kitap tanımazlıklarının utancını ve pişmanlığını yaşıyorlar. (Çünkü Meçhul Kütüphaneci’den hemen sonra, Immanuel Kant’tan, Atatürk’ten, Sokrates, İbni Rüşd, Namık Kemal, Dante, Montaigne, Galile, Erasmus… ve tüm insan büyüklerinden öğreniyorlar ki “…İnsanlık tarihi yazıyla başlar”; “İnsan, yeryüzüne insan olarak gelmez. Sonradan, insan olur.“ “Yetişen zekâlarını kitaplarla beslemeyen uluslar yok olmaya mahkûmdur.”, “Kitapların aydınlatamadığı toplumları, şarlatanlar aldatır.”  Meçhul Kü tüphaneci Anıtı”mız neden yok? 1923’te askeri işgale karşı zafer kazanıldıktan sonra, bu kez, cehalete karşı bir savaş açılmıştı. Hatta Mustafa Kemal, askeri düşmanla savaştan sonra Dolmabahçe’ye taşınırken, kitaplarını cephane arabasıyla getirtmişti. Bununla anlatılmak istediği şuydu: “ Şimdi yeni bir savaş başlıyor. Bu kez düşmanımız cehalet, silahımız kitaplardır”
‘Şu Çılgın Türkler’, ‘Çok Satanlar Listesi’nde uzun süre yerini korudu. Kurtuluş Savaşımızın ‘çılgın’ Türklerini, nerdeyse bilmeyenimiz kalmadı.
Aydınlanmamızın çılgın Türkleriyse, hiç bilinmiyor. Oysa okuma, ‘Aydınlanma’ uğruna ölümü göze almış, gerçek bir aydınlanmacıyla, efsane kahramanı, bize ait, yerli bir rometeus’la karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz, ondan kalan kısacık o bilgi notunu okurken. “Kitap Deyince Aklıma Gelenlerin Küçük Bir Bölümü” başlığı altındaki o notu okuyunca inanamadım. (*) Olayı anlatan Metin Erksan da henüz öğrenci olduğu yıllarda o gazete haberini okuduğunda dehşete kapılmış gibi öfkeyle soruyordu: “Kimdir bu memur? Bu memurun anısına bir yazıt, bir anıt bile yok. Bu toplum, bu etik (ahlak felsefesi) ile yaşayamaz ölür”. (*)Metin Erksan,Kitap Deyince Aklıma Gelenlerin Küçük Bir Bölümü, Kitapçılıkta 50 Yıl, Celal Güner 1994 İstanbul, sayfa 101 Filmleri yanı sıra, yazılarından da tanıdığım Metin Erksan’la hiç karşılaşmamıştım. Ama 60’lı yıllarda yaptığı filmlerden, sinemamızın efsane ismi olduğunu biliyordum. Onunla bir gün yollarımızın bir kütüphanecinin yaşamında kesişeceğini hiç düşünemezdim… Ama yolu a y d ı n l a n m a d a n geçen herkes bir yerde bir biçimde buluşuyor demek ki…

ÖYKÜNÜN ÖYKÜSÜ
Bu kütüphane memurunun kahramanlığından bizi haberdar eden Sayın Metin Erksan görevini yapmış; depremin enkazı altında 33.000 canla birlikte bu kahramanın anısının da yitip gitmesini önlemek için yazdığı notu, ağzı kapalı bir şişenin içinde dalgalara bırakır gibi, bir kitapta sözünü ederek, bu “kâğıttan denize” bırakmıştı. Şişede gelmiş (‘bu kâğıttan deniz’de) benim önümde durmuştu. Bu, benim için kaçabileceğim bir görev değildi. Peki, bu adını bile bilmediğimiz kütüphaneci neden önemliydi? Ayrıntılı öyküsünde okuyacağınız gibi, Yıl 1939…Cumhuriyet’in büyük bir Aydınlanma atılımı başlattığı yıllar… Genç Cumhuriyet, Millet Mektepleri, Okuma Odaları, Okuma Yazma Seferberlikleri, Halkevleriyle yeni ABC’yi (alfabeyi) ‘işçiye, köylüye, hamala, sandalcıya…’ öğretmeye çalışıyor. Köy Enstitülerinin kuruluş hazırlıkları başlatılmış… Tercüme Bürosunun hazırlıkları yapılıyor. Kitap, ekmekle bir tutuluyor, Kütüphaneler maabetle bir…”Bilgeliğin mabetleri”… Aydınlanma yılları… Okumak bir ulusun yaşamında ancak bu denli önemli olabilir… Bir kütüphaneci kitapları kurtarmak için ölümü göze almışsa bir bildiği var demektir… Aydınlanma döneminde, Cumhuriyet’in, tüm görevlilerini nasıl da okuma, aydınlanma aşkıyla donattığını gösteriyordu. Mustafa Necati, Saffet Arıkan, İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel… Onları izleyecek Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Mehmet Başaran…ve daha niceleri. O yıllarda (1944) bir de köylere eşek sırtında yazı uygarlığını taşıyan Ürgüp’ün Eşekli Kütüphanecisi Mustafa Güzelgöz’ün öyküsünü anımsayın. Aydınlanmanın bu ‘Çılgın Türkler’ i arasında bir de Erzincan Şehir Kütüphanesi memurunun, yaşamını hiçe sayarak kitapları kurtarmaya koşmasını düşünün….İşte, Metin Erksan’ın anlatımına ve 70 yıl önceki gazete arşivlerinde yer alan binlerce depremzedenin yaşadıklarına dayanan, Cumhuriyet Aydınlanmasının ‘Çılgın Türkler’inden kahraman kütüphanecimizin yarı belgesel öyküsü…

ERZİNCAN’DA BİR GÜNEŞ VAR (GÜNEŞ YİNE DOĞAR)
(Sinemamızın büyük ustası, düşün insanı Metin Erksan’ın ve Adsız Kütüphaneci’nin anılarına saygıyla) Gece... Ozanın (Ahmed Arif) dediği gibi kurşun sıksan geçmez bir gece. Tüm kent uyuyor. Hitit, Urartu, Med, Pers, Hellen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarını görmüş geçirmiş bu yorgun kent, yeni güne hazır olmak için şimdi uyuyor. Binlerce yıl öncesinden yerleştiği zemini akarsu çökellerinden oluştuğu için son bin yılda 11 kez yıkılmış, her yüz yıla büyük bir deprem sığdırmış Erzincan uyuyor.
Erzincan’da bir kuş yok şimdi. Bir kış var, bir kış, bir kış!.. 1939 kışı… 26 Aralık (Birinci Kânun) tarihli gazeteler, Eksi 30 derece diye yazdı. Yeniasır, Ulus, Tan, Yenisabah, Akşam, Vakit, Son Posta gazeteleri… İstanbul Boğazı’nın donduğunu, Kızılırmak Vapuru’nun Sinop Adası’na çarptığını da yazdılar. Yine, bir kaç gün gecikerek yazacakları korkunç felaketten habersiz, yazdıklarına göre Finliler Sovyetleri çok kötü sıkıştırmış. Milli Şef (İnönü) artık başlamış olan İkinci Dünya Savaşının, ne içindeyiz ne dışında, demiş…
Erzincan’da bir kuş yok şimdi. Bir kış var yalnızca, insanın nefesini donduran.
Katran karası, hani kurşun sıksan geçmez geceden…(*) “Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu. Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...” Sessizlik ve karanlık meydan okuyor karın beyazlığına ve bir nefes sesine, bir kalp vurmasına… Birazdan kopacak kıyamete inat…
Kalesiyle, hükümet konağı, tren istasyonu, genel kütüphanesiyle uyuyan kenti, beyaz bir kefen gibi sarmış kar örtünün altında iki kişi var uyumayan… Şehir Kütüphanesi memuruyla askeri lojmanlardaki evine dönen bir subay…
Şehir Kütüphanesi memuru, uykusu kaçmış, yanında uyuyan eşini izliyor bir süre.
Kıskanır gibi mi? Hayır, kıskanmıyor. Dahası, o, uykuda geçen zamanı yaşanmış saymayan biri. Uyku ona göre ölümün bir temsil edilişiydi. Öldükten sonra işimiz ne?
Bir daha hiç uyanmamasına sonsuz bir uykuya dalmayacak mıyız?
Yine de eşini uyandırmaya kıyamazmış gibi yaparak kalktı. Üstünü aşamasındaki Köy Enstitüleri, Tercüme Bürosu, Bakanlık Klasikleriyle… Yediden yetmişe halkta okuma açlığı uyandırmaya başlamıştı bile… Kitaplıklarda, çabucak köylü çarığına, sürülmüş tarlaya dönüyordu kitaplar. Kütüphanenin saati şimdi 02’yi gösteriyor. Kütüphane memuru kitapların kopan, yırtılan yerlerini onarmaya yeni başlamıştı. Gecenin sessizliğini bir anda korkunç bir gürültü, hızar gibi yırttı. Şehir, saldırıya uğramıştı sanki. Sonra fırtına benzeri başka bir ses ve ona karışmaya başlayan çığlıklar, çığlıklar, çığlıklar… Erzincan çığırıyor. Lojmandaki evine doğru giden subay, yürüdüğü caddedeki evlerin üzerine doğru geldiğini görüyor. Binalar, sanki onu kovalıyormuş gibiydi. Önce sağdan sola, sonra tekrar sağdan sola; sonra aşağıdan yukarıya doğru şiddetli bir darbe. (Çöküntü ve yıkıntılar daha çok bu sonuncusunda oldu.)
Şehirde üç dört yerde birden yangınlar çıktı… Kuzey Anadolu Fayı kudurmuş gibiydi. Hareketsiz, uykuda geçirdiği bütün zamanların öfkesini, enerjisini boşaltıyordu. 1045’ten 1784‘ e dek yaşanmış 16 deprem az gelmişti ona öfkesini boşaltmaya. Ya da sanki tabiat burada bir kıyamet provası yapıyor.(1940, ikinci Kanun, Son Posta). Bir ev ikiye ayrılıyor, evde uyuyanlar, bir an gökyüzünü görüyor uyku arasında. Kulakları yırtan bir gürültüyle bina çöküyor. Yalnızca burnu dışarıda kalıyor bir kadının...(4 gün sonra olağandışı biçimde kurtarılacaktır…
İmralı Cezaevinden, Askeri cezaevinin inşaatında çalıştırılmak üzere getirilen mahkûmlar, barakalarda kaldıkları için yara almadan kurtuluyorlar. Kaçmak yerine, çok asil bir davranışla, yüzlerce insanı toprağın altından kurtarıyor. Mahkumların kurtardıklarından biri de Erzincan Ağır Ceza Hakimi… Ölen annesini altı gün emmeyi sürdüren bir bebek de enkaz altından kurtarılanlar arasında.)
Depremin yere serdiği Erzincan’da kurtulabilenler yakınlarını arıyor. Dehşet, korku, panik içinde, ağlaşarak… Yerin altındansa, basmayın burada insan var, sesleri geliyor... Aklını oynatanlar oluyor. Bazıları, Allahın zulmünden kaçılmaz, diye söylenerek ‘tevekküle’ sığınıyor… Suçlu aramayı aklından bile geçirmeyerek…
Aralıklarla tam 52 saniye sürüyor kıyamet provası. Yaşayanlara ise 52 yıl gibi geliyor… Ve baştan sona çökmüş evlerden mezarlığa dönüyor Erzincan…
Bir hafta sonra, Yeni asır, Ulus, Tan, Yeni sabah, Cumhuriyet, Akşam, Vakit, Son Posta gibi gazetelerde, depremle ilgili değerlendirmeler, yorumlar başlayacaktır.
“Fakat doğru olması lazım gelen bir itham; zira gördük ki bu binalarda betonarmenin çimentosu, kumu ve demiri daha ilk günden birbiriyle kaynaşıp anlaşmamıştır.(Ulus,1940, II. Kânun)
-Beton hastane yıkıldı mı?
-Hayır
-Ahşap Hükumet Konağı?!
-Hayır.
- Falan ve filan binalar?!
-Hayır
-Öyleyse bunlar neden yıkıldı?!
Mistik düşünüş, cehaletin yardakçısı, provokatörü ve dalkavuğudur. Cehalet, tabiatın kör kuvvetleri karşısında boyun eğen tembel tevekkülün ortak adıdır. .(Ulus,1940, II. Kânun)
Bir genç kız kalaslar ve kerpiç yığınları arasında, dili ile toprağı yalayarak dört gün yaşıyor. Canlarını, mallarını yitiren binlercesinin yanında bazıları aklını yitiriyor, deliriyor düpedüz….Kurtar beni, diye bağıran kızını duymuyor bir baba…Duyamıyor. Deprem onun gövdesine dokunmamış ama daha değerli bir özelliğini almış, aklından etmiş onu.
İstiklal Marşını söyleyerek sesini duyurabilen bir çocuk, toprak altından kurtarılıyor. Meğer öğretmeni, ölürken bile marşınızı söyleyin demişmiş. O da öleceğini anlayınca…. Bu sözü anımsayarak kurtulmuş.
Evlerin bir subayın üstüne yürüdüğü sırada ya da bundan bir kaç saniye önce Şehir Kütüphanecisi, gecenin sessizliğini hızar gibi yırtan o gürültüyle dondu. Şehrin saldırıya uğradığını sandı bir an. Sonra fırtına, hortum benzeri bir uğultu ve ona karışmaya başlayan çığlıklar, çığlıklar… Bu çığlıklar arasında kütüphane memuruna bazıları tanıdık geliyor. Çocuklarının ve karısının susturulmuş gibi yarım kalan bağrışlarını işitiyor… Kütüphaneci donduğu yerden çözülemiyor. Heykel kesiliyor…
Üç katlı lojmanın önce akordion körüğü gibi bastırılıp sıkıştırılmasının, sonra da yerle bir oluvermesinin anlamını kavramak, onun için zaman almıyor. Üstelik bir de şimdi donup kaldığı yerden gözleriyle de görebiliyor, üç katın birden nasıl tek kat oluverdiğini.
O, şimdi, bu “görmenin” dehşetini yaşıyor bir de. Ama depremin artçıları bırakmıyor. Kaçıp kurtulabilir. Taş heykel durumundan çözülür gibi oluyor. Hala kaçıp kurtulabilir. Kütüphanenin bir duvarında derin bir çatlak oluştu bile. Kısa süren kararsızlıktan kurtulunca, bir düşünce beyninde yıldırım gibi yanıp sönüyor. Kararsızlık, kararlılığa dönüşüyor.

Dışarı kaçıp kurtulmak yerine daha içeri koşuyor. Aşağıya fırlıyor, uçuyor sanki. Aynı hızla ve ellerinde boş kutularla geri dönüyor. Kitapların, en değerli olanlarını, özellikle el yazmalarını önceleyerek, olabildiğince hızla kutulara dolduruyor. Bir sandık kitabı sürükleyerek dışarı taşıyor. Hızla geri dönüyor. Deprem, küçük artçılarla sürüyor. Bir birine dolanan elleriyle ikinci kutuyu da dolduruyor. Bir artçı sırasında başını bir direğe mi nereye vuruyor. Sürükleyerek ikinci kutuyu da dışarı çıkarmayı başarıyor. Bir kutu daha acaba kaçırabilir mi? Yine hızla geri dönüp, şimdi bir duvarı tamamen yıkılmış olan kütüphaneye dalıyor. Gözü kurtarmak istediği kitaplardan başka bir şeyi görmeyerek çılgınca kutuya fırlatıyor onları. Yavrularını kurtarmak isteyen bir ana gibi. Tamam, bunu da çıkarayım dışarı derken… Aşağıdan yukarı doğru fırlatan bir darbeyle en öldürücü yıkımını gerçekleştiriyor Büyük Anadolu Depremi…

Kütüphanecinin gövdesi, kütüphanenin yıkıntısına gömülürken, yıkıntının biraz dışında da, kurtarıldığı belli, iki büyük kutu dolusu kitap kalıyor. Çöken kütüphanenin en şanslı kitapları onlar. Kendini kurtarmak yerine, kurtarmaya koştuğu kitaplar, kütüphaneciye sevgiyle gülümsüyorlar sanki. İki kutuyu dolduran çoğu el yazması kitap, yepyeni bir anlam yükleniyor bu anda…. Bizim ne demek istediğimizi en iyi sen anladın, dermiş gibi bakakalıyorlar; dışarıda kalan eliyle sanki onları selamlayan, çökmüş kütüphanenin altındaki kütüphaneciye… “

Sayın Metin Erksan’ın önerisi üzerine, Beyazıt Devlet Kitaplığında 70 yıl önceki gazete arşivleri üzerinden iki gün deprem enkazının altını araştırdım. Enkaz altında kalanlarla ilgili, internet üzerinden de yaptığım aramalarda onun okuduğu gazete haberine ulaşamadım ama rastladığım bir fotoğraf korkunçtu. Kahraman kütüphanecimize ait olduğuna ilişkin bir not yoksa da başka birine ait olduğu da belirtilmiyordu. 70 yıl önceki bu olayda ölenlerin kimlik dökümüne de zaten rastlayamadım. Ancak bir kolu dışarıda kalmış toprak altındaki bir depremzedenin dehşet verici bu fotoğrafının, kahraman kütüphanecimize ait olduğunu kesin olarak ileri süremesek de onun öyküsüyle örtüştüğü için bu olasılığın sıfırdan yüksek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sayın Metin Erksan’ın da önermesiyle bu fotoğrafı yayınlamaya karar verdim. İnternet üzerinden Alevi Forumu’ndan aldığım fotoğrafın kim tarafından çekildiği de belli değildi. Böylece ölen birinin organlarını başka birinde kullanır gibi, aynı depremde ve bir kolu dışarıda ölen birinin fotoğrafını belki de bu meçhul(adsız) kahraman kütüphaneci için kullanmış olacağım. Onun anısını kültür yaşamımıza kazandırmaktan çok içimizdeki insanı UYANDIRMA adına.