Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu

Yayın Kurulu :
Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör: 
Gülden A.Pınarcı
Web Tasarım:
Işıl İşler
Onur Karagöz
             3 Ayda bir yayınlanır.

Edebiyat Köşesi

 

 

 

 

Gülden A. Pınarcı

gpinarci@atilim.edu.tr

 

Özcan KARABULUT

Öykü dergiciliğine büyük katkı sağlayan ve 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün fikir babası olarak kabul edilen Özcan Karabulut’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Sait Faik’in “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey,” sözüyle yola çıkan Özcan Karabulut, öykünün hayatındaki yerini bizlerle paylaştı.

 

“Hayat insanın canını acıtıyor. Canım yandığında yazıyorum. Okurun da canını acıtmak istiyorum.

Öykü yazmayı aynı zamanda suları tersine akıtma uğraşı olarak da görürüm. Kendi sesimi bulma yönünde bir arayıştır öykü benim için. Hayattan aldığımı yine hayata fırlatırım. Ve aşkla, sıkı bir işçilikle, iyi bir öykü yazmaya çalışırım.

Usta öykücümüz Sait Faik’in “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey,” sözünü slogan olarak seçiyoruz, “İnsanlarla paylaştıkça anlam kazanır,” diyoruz ve sevginin yanına dostluğu, barışı, öyküyü koyuyoruz. Bunun için 14 Şubat Dünya Öykü Günü diyoruz.”

 

Ağırlıklı olarak siyasal / toplumsal olayların bireydeki duygusal yansımalarını öyküleştirdiğinizi gözlemledim. Edebiyatçı ve örgütçü kimliğini öykülerinde buluşturan Özcan Karabulut kimdir? Hangi yönünüz daha ağır basıyor?

Politik mücadelenin içinden geldim ve kendi kuşağımın öykülerini yazdım. Karşı Öyküler, Hüzünle Bazı Günler ve Baştan Sona Yalnızlık kitaplarımda yer alan öykülerle 78’liler kuşağının yaşantılarından izler sürdüm. Yaşananlara, yaşanamayanlara içeriden bakarak sorguladım. Tarihin akışını sorgulayan bir dünya görüşüne göre, ama edebiyatın, öykünün gerektirdiklerini dikkate alarak yazmaya çalıştım. Aşk, hüzün, zaman, yalnızlık, şimdiye kadar yazdığım öykülerin ana temalarını oluşturuyor. Bu temaları öykülerde farklı bakış açılarıyla, farklı biçimlerde işlemeye çalıştım.

Öyküler tematik bir birlik altında kitaplarda toplanırken, farklı okumalara bağlı olarak yan temaların da uç verdiğini düşünüyorum. Belki de Kaybeden Zaman ve Aşkın Halleri’nde durumlar, öykü kişileri biraz daha çeşitlendi. Anlatıcı kişi biraz bendim, ben de biraz değiştim. İlk öykülerimin, ilk öykülerimdeki 78’lerin baskısından kurtuldum. Anlatıcı kişi varlığını hep korudu ama. Politik-eleştirel tavrımı korudum. Değişen konumlarıyla, ruh halleriyle hep insanı, hayatın ve insanın trajedisini anlattım.  Bunu yaparken de, öyküye yakın yazınsal türler ilgi alanımda oldu. Her öyküde farklı anlatım teknikleri denedim. Okurun kolay tüketemeyeceği öyküler yazmayı önemsedim. Kendime göre bir

Text Box: Özcan Karabulut
biçemim olduğunu, kendi öykümü kurduğumu düşünüyorum. Aşkı da anlatsam, yalnızlığı da anlatsam, öykülerin art alanında siyasal dünya bir şekilde yer alır. Bu, toplumsal sorunların hep ilgi alanımda olacağı anlamına gelir. Bana bırakırsa, öykücülüğüme, öncelikle değil, aynı zamanda siyasal edebiyatın çerçevesi içinden bakılmasını isterim.

Bir yerde, zaaflarıyla, kusurlarıyla birey ihmal edildiği, mücadele, toplum ve devrimci özneler yüceltildiği için öykü yazmaya başladım, diyebilirim. Geçmişte ve dönem dönem mücadele ve toplum ön plana çıkınca, bireyin ihmal edildiğini görüyoruz. Burada göz ardı edilen, açmazlarıyla, hayalleriyle, sancılarıyla insandır. Yalnızlık,  cinsellik bizi insan yapan yanlarımız değil midir? Yalnızlığı dert edinen bir öykü büyük davaya, topluma niye feda edilsin? Benim gerçekçilik anlayışım, insani olanın göz ardı edilmesini reddeder.

Diyeceğim,  diğer öykü kitaplarımdaki ve Aşkın Halleri’ndeki öykülerim, Ankara’da yaşayan, sık sık yolculuklar yapan, bir kentten bir kente, bir alandan bir alana geçen, onlarca öykünün, onlarca ilişkinin arasında gezinen, toplantılara, mitinglere katılan, hareket halinde yazan bir öykücünün öyküleri. Hayat insanın canını acıtıyor. Canım yandığında yazıyorum. Okurun da canını acıtmak istiyorum.

Bir yüzden, bir sözden, bir tümceden, bir imgeden yola çıkarak öykü yazarım. Bir olaya, bir konuya değil, daha çok bir temaya gereksinim duyarım. Bu, çeşitli olayların, malzemelerin öyküye girmeyeceği anlamına gelmez de, yazmak için yaşamak, gözlemlemek gerekmez anlamına gelir. Yaşayan ve yazabilen için gereksindiğimiz temalar her yerdedir: Bir kitapta, bir mitingde, bir gazete haberinde, bir otel odasında... Ve bir rahatsızlık duygusuyla, bu temalar yazmak için kamçılar beni. Ben de baştan sona, sondan başa doğru “en iyi düzen içinde, en iyi sözcüklerle” uzun bir tümce kurmaya çalışırım. Bazen öykünün ilk tümcesini yazarım, bazen son tümcesini, bazen ortasından bir yerden başlarım öyküye. Öykünün ilk tümcesi çok önemlidir; ortasından, sonundan öyküye girerim diyorum ya, ilk tümceyi etkili bir biçimde yazamasanız, ilerleyemez, öykünün atmosferini oluşturamaz, öyküyü de okutamazsınız. Bir öyküyü bitirdiğimde bir daha yazamayacağım duygusuna kapılırım. Bir tümce yazdığımda, yeni bir öykünün önünde durduğumu bilirim. Öykü, farklı renklerde, farklı kalemlerden yazılmış kırk elli sayfayı bulan teksir kâğıtlarından çıkar. ‘Esin’in değil, olsa olsa ‘sezgi’nin payı olabilir öykülerimin oluşum sürecinde.  Hayata, sokağa ve aşka inanırım. İnsanların arasında, yolumda yürürüm. Yazmak için yaşamam, yazmak için not tutmam. Okurken ve yazarken, hayatımdan ve hayatlardan yeterince çaldığımı düşündüğümden, kavgalardan, aşklardan, ilişkilerden çalmam. Yazılacak her neyse, kendini bana duyurup yazdıracağını sezerim. Öykü yazmayı aynı zamanda suları tersine akıtma uğraşı olarak da görürüm. Kendi sesimi bulma yönünde bir arayıştır öykü benim için. Hayattan aldığımı yine hayata fırlatırım. Ve aşkla, sıkı bir işçilikle, iyi bir öykü yazmaya çalışırım.

Bu arada, biliyorsunuz, bir de roman yazdım: Amida, Eğer Sana Gelemezsem. Bana kendini duyuran temalar roman yazmaya mecbur etti. Beni rahatsız eden, yazmaya zorlayan temalardan birkaç öykü yazarak kurtulabilseydim, roman yazmazdım herhalde. Yazma ve yaratma özgürlüğü bir yana, yaklaşık otuz yıl boyunca öykü yazmış, son on beş yılda öykü dergileri çıkarmış, öykü günleri düzenlemiş, 14 Şubat’ın Dünya Öykü Günü olarak kutlanmasını önermiş bir öykücünün roman yazması için ciddi nedenlerinin olması gerekir. En azından benim için böyle. Bir roman yazdığıma göre, ikincisini de yazabilirim.

İşte benim öykülerim, işte benim temalarım, işte benim romanım ve işte yazarlık serüvenim... Burada, sürekli hareket halinde olan, bir alandan bir alana geçen, kendine kurtarılmış bölgeler yaratan, yazar örgütlerinde çalışan,  öykü dergileri çıkaran, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün düşünü kuran bir yazardan söz ediyorum elbette. Hangi yönümün ağır bastığı sorusuna gelince; gördüğünüz gibi benim birden fazla kimliğim var. İleride kim hangi kimliğimle beni anar, bilemem. Ama bildiğim şey, birden fazla yönümün, kimliğimin olduğu ve istesem de bu kimliklerden kurtulamayacağım.

İlk öyküm “Gecedeki Sevgili”den son yazdığım öykü “Matmazel Simden” öyküsüne, ODTÜ Edebiyat Kulübünden kurucularından olduğum Edebiyatçılar Derneği’ne, Sait Faik’ten Cemal Süreya, Çehov’dan Cortazar okumalarına, ODTܒde çıkardığımız Yasak, Vurgu dergileri, 90’lı yıllarda çıkardığımız Düşler Öyküler’den İmge Öyküler’e, İmge Öyküler’den şimdilerde çıkardığımız Dünyanın Öyküsü dergisine, Ankara Öykü Günleri’nden 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ne fikir babalığını yaptığım, başlattığım ve sürdürdüğüm ulusal ve uluslararası projeler, yazdıklarım, okuduklarım, yaşadıklarım beni besledi, zenginleştirdi, olgunlaştırdı. Edebiyatı, öyküyü, romanı aynı zamanda bir ilişki biçimi olarak algıladım, yaşadım. Bu süreçte yazıyla yaşamı birbirine feda etmemek gerektiğini de öğrendim. Başka şeyler de öğrendim: Okuyacaksın, yazacaksın, arayacaksın, düşleyeceksin, düşlediklerini yazıp yaşayacaksın, başta kendi yazdıkların olmak üzere başkalarının yazdıklarını kolay kolay beğenmeyeceksin ve hep bir derdin, bir kavgan, bir serüvenin, bir heyecanın ve aşkların olacak.

ODTU istatistik bölümü mezunusunuz. Öğreniminiz sırasında Edebiyat Kulübü kurdunuz. Türkiye Edebiyatçılar Derneği başkanlığı yaptınız. Edebiyata ve öyküye olan ilginiz nereden geliyor?

70’lerin sonlarında yazmaya başladım. O yıllar, baskıların yaşandığı, toplumsal muhalefetin yükseldiği yıllardı. Yaşadıklarım, okuduklarım farklı boyutlarıyla etkiliyordu beni. ODTܒde, İstatistik Bölümü’nde öğrenciydim. Ülkenin doğusundan, Atatürk Üniversitesi’nden, politik mücadelenin içinden gelmiştim Ankara’ya. Daha gerilerde çocukluk, ilk gençlik yıllarımla Adana vardı, çekim alanından kurtulamadığım. Tek bir kitabın olmadığı bir evde büyüdüm. Dükkâna ara sıra gazete alınırdı. Çocukluğum babamın ayakkabıcı dükkânında, ünlü kabadayıların arasında geçti. Adana Demirspor’un gençlerinde, okul takımında futbol oynadım, gol kralı oldum. Futbolun yanında sinemaya tutkum vardı. Sık sık Alsaray sinemasına, yabancı filmlerin büyülü dünyalarına kaçardım.

Lise yıllarında klasik kitapları okumaya başladığımı anımsıyorum. Okumalar ve sorgulamalar ODTܒde, Edebiyat Kulübü’nde başladı. Rahatsızdım, yazmasam olmazdı. Öyküler yazmaya başladım. Bizim kuşağın öykülerini… Adana’nın çekim alanından kurtulamadığımı söyledim. Bu pek öykülerime yansımadı. Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum: Okumak ve yazmak için Adana’dan uzaklaşmam gerekiyordu galiba. Yine de, bugün yazdıklarımda, öykülerimde bana özgü bir ses varsa, bu sesin Adana’dan, çocukluğumdan, ilk gençliğimden ve ODTÜ yıllarından geldiğini söyleyebilirim.

ODTܒde politik mücadelenin içindeydim ve bir ucundan da edebiyatla ilgileniyordum. Edebiyat hayatımı besliyor, zenginleştiriyordu. Beni şaşırtan, etkileyen yazarlar, şairler oluyor, okuyor okuyordum. Eleştiriler, sorgulamalar başladı. Kendimi Edebiyat Kulübü’nde buldum. Kısa bir süre sonra kulübün başkanı oldum. Kulübümüzün 100’den fazla üyesi vardı. Bir etkileşim ortamında birbirimizi yetiştiriyorduk diyebilirim. Dergi bülten çıkarır, şiir öykü söyleşileri yapardık. Şiirin sergilendiğini biliyordum da, sanırım ilk kez biz sergiledik öyküyü. Bu çılgınlık bizi Ankara Öykü Günleri’ne taşıdı.

12 Eylül’le birlikte olağanüstü bir dönem başladı. Bir yıkım yaşanıyordu. 80 öncesine uzanan eleştirilerim, söyleyecek sözüm vardı. Kendimi ifade etme, gerçekleştirme biçimi olarak öyküyü seçmiştim. Yazdıklarımla “Ben de varım,” dedim, “bir de bu var.” Yazdıkça, söyleyeceğim sözü nasıl söylemem gerektiğini fark ediyordum. Kuşağımdan insanların yaşantılarından izler sürüyor, dünyayı değiştiremeyen ama kendileri değişen, her biri bir yerlere savrulan insanların yaşadıklarını, yaşayamadıklarını öykülere taşıyordum. Rahatsızdım. O yıllarda yazmasam olmazdı (bir şeyler eksik kalırdı, bir şeyler hep eksik kalacak), rahat edemezdim. Şimdi yazmasam hiç rahat edemem.

Şimdi bir roman yazmış olsam da, benim yazınsal türüm öykü galiba. Yazmaya öyküyle başladım ve kendi yazınsal türümü bulduğumu düşündüm hep. Kısa öykü benim hayat tarzıma uygun bir tür, yaşadığımız karmaşık ilişkilere, entrikalara, parçalanmış hayatlara, parçalanmış zamanlara denk düşüyor. Öykü yazarak, kendimi, insanı, dünyayı anlamaya ve yorumlamaya çalıştım. Çekim alanından kurtulamadığım şeyleri. Öykü yazarken yazınsal türler arasında dolaştım; günceyle anının, anıyla denemenin, denemeyle oyunun, ama daha çok şiirin. Öyküyü ‘melez’ bir tür olarak görüyorum, şiir ile roman arasında ara bir tür değil. Uzun zamandır, öykü yazmanın biçim denemesi yapmak olduğunu düşünüyorum. Kendi sesimi bulma yönünde bir arayış gibi görüyorum öykü yazma eylemini.

Öykü benim için “ben de varım,” “bir de bu var” dediğim, ele avuca sığmayan, atak bir yazınsal tür. Öykü, yaşarken ve yazarken hem cennetim hem de cehennemim oldu. Benim öykülerim hayatın içinden çıkar ve yine hayata fırlatılır. Hayata fırlattığım öykülerle okuru rahatsız etmek, sarsmak isterim. Kendimle, ötekiyle, insanla ve hayatla bir derdim yoksa yazmam. Bir yüz, bir cümle, bir imge, bir tema bana öykü yazdırır. Hayat aynı insanoğlunun, ama onun farklı öyküsünün serüvenini gösteriyor bize.

Aradan yıllar geçti. Onlarca öykü yazdım, bir yazınsal tür olarak öyküye kafa yordum ve kendime “Niçin yazıyorsun?” sorusunu sordum. Belli bir zaman diliminin, belli mekânların, unutamadığım yüzlerin çekim alanından kurtulamadığım için yazıyordum. O yıllar, o mekânlar, o arkadaşlar beni biçimlendirdiği, bugüne getirdiği, okur-yazar kimliği verdiği için önemliydi. Arayışlarımı, deneylerimi, eleştirel tutumumu bana kazandırdığı için. 1981 yılıydı, başkanlığını yaptığım Edebiyat Kulübü kapatılmıştı (hâlâ kapalı, ODTܒde Edebiyat Kulübü yasak!), ilk öyküm o zamanlar Ankara’da yayımlanan Sesimiz dergisinde çıkmıştı. Hiç unutmam, yurtlara giderken haberi sevgili dostum Haydar Ergülen vermişti. “Gecedeki Sevgili” adlı bu öykümü defalarca okumuştum. Karşı Öyküler’de yer alan öyküleri böyle bir dönemde, böyle bir ortamda yazdım.

Edebiyat Kulübünden sonra, 80’li yılların ikinci yarısında, beni edebiyatçılarla, öykücülerle buluşturan Ankara’da yayımlanan Yazıt dergisi oldu. İzzet Kılıçlı mektupla ulaşmıştı bana. İzzet’le Yazıt’ı, Yazıt’la Ankara’da yaşayan öykücüleri tanıdım. Jeofizik Mühendisleri Odası’nın çatı katında her Cumartesi edebiyat konuşmaları güzeldi. ‘Kapalı’ bir dergi olmakla eleştirdiğim Yazıt’ı önemsiyor, adını andığım arkadaşlarla birlikte olmaktan, öyküye ve hayata dair konuşmalardan mutlu oluyordum.

İkinci kitabım Hüzünle Bazı Günler’de yer alan öykülerde hesaplaşmayı sürdürdüm. Öyküleri ilk kitapta yer alan “Hayat Biraz da Yaşamadıklarınız Çocuklar” öyküsüne gönderme yaparak, bir dönemle, bir dönemin insanlarıyla ve kendimle hesaplaşmayı bitirdiğimi sanıyordum. Ama yanılmışım. Bağlanılan düşüncenin, daha güzel bir dünyanın çekim alanından kurtulmak kolay değilmiş. Sürgünler, ölümler sürüyordu. Yalnızlıklar başladı. Aslında yalnızlık hep vardı da, sanırım Baştan Sona Yalnızlık kitabımda başka bir boyut kazandı. Yalnızlık, yaratıcı yazarın yazma eylemini, kitabın, öykülerin birer yalnızlık imgesi olduğunu duyumsatması bakımından da önemliydi. Öte yandan, yalnızlık, insanın en temel gerçekliklerinden, en eski temalarından biridir. Bir mücadelenin içindesinizdir, kendinize dönersiniz, kalabalıklar içinden kendinize. Oturursunuz, daktilonun başında bir şeyler yazarsınız, yalnızsınızdır. Yalnızlık Tanrı’ya mahsus derler, insanlara da... Baştan Sona Yalnızlık kitabında yer alan öykülerin serüveni de bu.

Yaşamımı ve yazarlığımı biçimlendiren belli bir zamanın, belli mekânların çekim alanından kurtulamadığım için yazıyorum, dedim. Tabii, çekim alanından kurtulamadığım başka şeyler de oluyordu. Belki de bunun için hep aynı öyküyü yazıyordum. Aynı diyorum ama acaba aynı mı? Aslında her yazarın söylediği bir söz, ısrar ettiği bir şey, bu dünyadan alıp yine bu dünyaya fırlatıp attığı bir şey var, diye düşünüyorum. İnsana dair temel gerçeklikler değişmiyor. Israr ettiğiniz temalar da. Aşk mı değişti, hüzün mü, mücadele mi, ölüm mü? Dünya aynı insanoğlunun, ama onun farklı hikâyesinin serüvenini gösteriyor bize. Hayat insanın canını acıtıyor. Öykü, hayatın trajiğinden doğuyor. İnsanda ve hayatta trajik olanı anlatıyor. Kendinizle, ötekiyle, insanla, hayatla bir derdiniz yoksa yazmazsınız. Kendi sesinizle, kendi biçiminizle, kendi öykünüzü anlatırsınız. Aynı sözüyle anlatmak istediğim bu.

Yazar sayısı kadar yazma nedeni var. Mümkünse, öykücü sayısı kadar öykü tanımı olmalı. Getirebilirse, her öykü yeni bir tanım getirmeli, tanımın sınırlarını zorlamalı. Siz aramazsanız, başkaları zorlar. Aramazsanız, zorlayamazsınız.

1998 yılında Belki de Kaybeden Zaman’ı yayımladım. Öykülerimi yazıyordum. Bir yandan da zaman kavramı kafamı kurcalıyor, dahası rahatsız ediyordu. Sivas Olayları’ndan sonra çok daha fazla rahatsız etti. Madımak’ta arkadaşlarımızı, onca insanı yitirmiştik... Sivas’ta yakılanlara ağıtlar yakılırken yeterince üzülemeyişime şaşırıyordum. Oysa Edebiyatçılar Derneği tarafından hazırladığımız “Sivas Kitabı”nın çalışma grubunda yer alıyordum ve ölenlerin yakınlarıyla konuşuyorduk... Elimde bir Sivas öyküsü vardı ama katliamla hesaplaşmamı bitirememiştim. Sanki Sivas, sanki zaman, tuhaf bir biçimde hayatın tekrarlanan akışını, trajik akışını gösteriyordu. “Bu kaçıncı ölmem hain” sözleri, zaman dediğimiz örtünün altından çıkıp yineleniyordu. Sivas öyküsü bir yerlerde bekliyordu ve Sivas ve zaman kavramı bir şekilde yazdığım öykülere giriyordu. Sonunda bir rastlantıyla bu öyküyü de yazdım. İnsan-zaman ilişkisinde yinelenen bir akış söz konusu ise ki biraz bana öyle geliyor, bize düşen bu akışa en azından itiraz etmek, imkânsızı istemek değil midir? Yazmak, hayata, hayatın akışına rağmen imkânsızı söyleyebilmek, isteyebilmektir. Kitabı yazdığım sıralarda, böyle bir tanım denemesinde bulundum. Belki de Kaybeden Zaman’da, ben kendi payıma, zamana ayna tutarak, zamanı zamana, kendine göndererek, hayatın akışına, hayatın bu şekilde yaşanıyor oluşuna itiraz ettim. Bu aynı zamanda, ölüm karşısında bir duruş gibi geldi bana. Ölüme de itiraz ettim. Eğer zaman Tanrı’nın kötü bir şakası ise, bu kötü şaka karşısında ne yapabilirsiniz ki, zamanın kendinin bile ilacının olmadığını söylemekten başka?

2000 yılında Aşkın Halleri’ni yayımladım. Kitapta yer alan öykülerden ilkin Kont’un Köpekleri’ni yazmıştım. Tuhaf bir öyküydü; öykü bu ya, öykünün anlatıcısını sevgilisiyle birlikte, İstanbul’da, Taksim’e yakın bir parkta köpeklerin saldırısına uğrarken düşündüm. Bu öyküde, içimizde bir yerlerde saldırıya hazır bekleyen köpeklerle, çevremizdeki her türden köpeklerin hayatımızı nasıl zindana çevirebileceklerini anlatmak istiyordum. Rojda, Kürtçede doğan güneş anlamına geliyor. Rojda bizden biri ve öyküye de adını verdi. Rojda’yı yazınca, öyküler toplamının giderek aşkın hallerini, insanın hallerini anlattığını fark ediyordum ve kitabın adı kafamda oluşmuştu. Kaçınılmaz olarak öteki öykü kişilerinin yazgıları belirlenmiş oldu. Başka öykünün kadın kişisi Arielle adında biri. Müslüman Arabın sevgilisinin Yahudi kökenli olması gerekirdi. Kybele, Anadolu kökenli ana tanrıça... Silvia’yı Sevmek öyküsüne gelince, bu adı Cortazar’ın bir öyküsünden sevmiştim. Varla yok arası bir sevgili. Her erkeğin bir Silvia’sının olmasını isterim. Değil mi Zoe? de, tezgahtarlıktan gelme, kitap kurdu bir kadına, Gündelik Hiçlik kitabının yazarı Zoe Valdes’in adıyla seslenebilirdim.

Bu öyküler, aşk üzerine kurulmuş farklı cümlelerle başlıyor. Bu alıntılar kimi öykülerde doğrulanarak, kimi öykülerde tersi söylenerek ete kemiğe bürünüyorlar. Böylece her aşk, her öykü birbirini tekzip ediyor. Her aşkın birbirini tekzip etmesinin bir başka karşılığı şu olabilir: Bir aşkın panzehiri, başka bir aşktır. Ben aşkın sekiz halini yazarak, aşkın sınırlarının nerede başlayıp bitebileceğini anlamaya çalıştım. Aşkın sekiz yüz halinin yazılabileceğini, sınırların sandığımızdan çok daha geniş olduğunu biliyorum.

Şimdi bir romanım olsa da, benim yazınsal türüm öykü. Yazmaya öyküyle başladım ve kendi yazınsal türümü buldum. Kısa öykü benim hayat tarzıma uygun bir tür, yaşadığımız karmaşık ilişkilere, entrikalara, parçalanmış hayatlara, parçalanmış zamanlara denk düşüyor. Öykü yazarak, kendimi, insanı, dünyayı anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorum. Çekim alanından kurtulamadığım şeyleri. Öykü yazarken yazınsal türler arasında dolaşıyorum; günceyle anının, anıyla denemenin, denemeyle oyunun, ama daha çok şiirin. Öyküyü ‘melez’ bir tür olarak görüyorum, şiir ile roman arasında ara bir tür değil. Uzun bir zamandır, öykü yazmanın biçim denemesi yapmak olduğunu düşünüyorum. Kendi sesimi bulma yönünde bir arayış gibi görüyorum yazma eylemini. Bunu benimsersek, farklı biçim denemeleri yapabilir, öykünün sınırlarını zorlayabiliriz.

1996 yılında 9 sayı yayımlanan sizin de editörlüğünü yaptığınız Düşler Öyküler dergisinin “Çıkarken” yazısında düşüncelerinizi “Yazın-sanat dergileri öyküyü sürgüne gönderdi. Gazeteler sütunlarında öyküye yer vermiyor. Yayınevleri romana yöneldi, öykücüleri roman yazmaya zorluyor.” şeklinde dile getirmişsiniz. Peki, 1996 yılından 2012 yılına geldiğimizde öykücülükte ileriye doğru bir yol katettiğimizi düşünüyor musunuz?

Başka bir yazımda, “Sayısal veriler, seksenlerden günümüze artan sayıda roman yazıldığını göstermektedir. Başka bir deyişle, önümüzdeki dönemde, öykünün yanında roman da edebiyat gündemindeki yerini koruyacaktır. Öykü romana bir ‘geçiş türü’ değildir hiç kuşkusuz. Ancak, son dönemde öykücülüğümüzdeki nicel sıçramanın romana da yansıyacağını kestirmek çok güç olmasa gerek,” saptamasında bulunmuştum.

Nitekim iki binlerin ikinci yarısı nicel olarak romanda da sıçramanın yaşandığı yıllar olarak dikkati çekiyor. 2004 yılında Türkiye’de 279 yeni roman yayımlanmıştı, 2009 ve 2010 yıllarında 450-500 roman yayımlandığını biliyoruz. Türkiye’de şairler, öykücüler, gazeteciler roman yazıyor. Edebiyat yaşamına romanla başlayan yazarların sayısı da dikkat çekiyor. Türkiye’de roman, polisiyeden bilim kurguya, fantastikten siyasala, psikolojik-gerilimden güncel toplumsal-bireysele kadar çeşitlilik gösteren bir tür. Aşk romanı da yazılıyor tarihsel roman da.

Romandaki bu sıçrama son yıllarda Türk edebiyatının en çok üzerinde durulan olaylarından biri hiç kuşkusuz. Bazı yazarlar bu durumu, yalnızlaşan bireyin romana yöneldiğiyle açıklıyor. Kimi yazarlar için romanın geniş anlatım olanakları var. Okurun romana olan ilgisiyle, yayınevlerinin ticari kaygılarla ilk romanları basmalarının da etkisi olduğunu düşünen yazar sayısı az değil. Yazarların tanınma, ünlü olma arzusunun da roman yazılmasında etkili olduğunu söyleyen bir kesim var. Hangi nedenle ve nasıl olursa olsun insanların roman yazmaları iyi bir şey bence, ama aynı şeyi yazılan romanların kalitesi için söyleyebilmek zor. Bence Türkiye’de öykü kalite olarak romandan çok daha iyi bir durumda, öykü yetkin örnekleriyle dünya öykücülüğünde çok iyi bir durumda.

Romanın henüz istenilen kalitede olmamasının nedenlerinden birini belki de Tomris Uyar’ın şu sözlerinde bulmalıyız:” Öyküyü, roman yazmak için bir tramplen olarak görmüyorum. Bunlar birbirinden çok farklı iki tür. Kimi roman yazan öykücülerimizin, öykülerinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ancak bazı genç romancılarımızın hiç öykü yazmamış olmasını şaşkınlıkla karşılıyorum. Çünkü öykü bir yoğunluk ister, böyle bir yoğunluğu denemeden, romanın esnekliğine geçmenin tehlikeli bir edebiyat serüveni olduğunu düşünüyorum.”

Öykü, öyküyü yazan için de okuyan için de zor bir tür. “Öykü, tümcelerin birbiri ardına estetik bir kaygıyla sıralanmasıyla yarattığı kurmaca niteliği çerçevesinde, bir dünyayı kısa ve bağdaşık olarak yoğun bir biçimde algılamanın düşüncelerimiz üzerinde yarattığı etkidir.” Bu cümle öykü üzerine bir tanım denemesi. Lale Demirtürk’ün bu tanımı öykünün zor bir tür olduğunu yeterince ortaya koyuyor.

Dünyanın pek çok ülkesinde öykünün durumu tartışılıyor. Örneğin İngiltere’de, çağımızın öykünün sonuna tanıklık ettiği, öykü öldü, biçiminde tartışmalar yapıldığı biliniyor. Okurun ve yayınevinin tercihi romanı birincil tür gösterebilir, ama ben kendi payıma öykünün zor ve köklü bir tür olduğunu, Türkçenin zengin bir öykü birikimine, öykü edebiyatımızın zengin bir öykü dergiciliği birikimine sahip olduğunu düşünüyorum.

Romanın son üç dört yıldaki nicel yükselişine karşın ( ki bu yükselişi de bir yerde öykünün yükselişine bağlıyorum), azımsanmayacak sayıda öykü kitapları yayımlanabiliyor, öykü edebiyat dergilerinde her zamankinden fazla yer bulabiliyor, bazı kentlerde kesintiye uğrasa da öykü günleri düzenlenebiliyor. 14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi hayat bulabiliyor. Bu iki etkinlik bile öykücülerin öyküde ısrar ettiklerini, öykünün toplumsal hayatımızda ve edebiyatta ağırlığını koruduğunu gösteriyor.

1995’ten günümüze art arda yayımlanan Adam Öykü, Düşler Öyküler, Fayton Öykü, Üçüncü Öyküler, Öyküden Bir Bilet: Gidiş-Dönüş, Kül Öykü, Kum Öykü, Eylül Öykü, Yom Düzyazı Defteri, Hece Öykü ve İmge Öyküler yaklaşık on yıl boyunca öykü edebiyatı ortamını canlandırdılar.

Öykü dergileri ‘yeni’lere, ‘genç’lere yer açtı, okuru öykü yazmaya özendirdi, öykü edebiyatımıza bir canlılık getirdi. Dergiler ‘yeni’, ‘genç’ öykücüler tarafından adeta öykü bombardımanına tutuldu. Öykü kabına, öykü dergilere sığmadı. 1995–2005 döneminde çıkan dergilerin çoğu artık çıkmıyor. İzleyebildiğim kadarıyla öykü ağırlıklı çıkan birkaç derginin yanı sıra Notos Öykü, Hece Öykü ve Kül Öykü yayımlanıyor. Biz Dünyanın Öyküsü dergisini yayımlamaya başladık. Şimdilerde Sarnıç dergisi aramıza katıldı. Romanın son üç dört yıldaki nicel yükselişine karşın ( ki bu yükselişi de bir yerde öykünün yükselişine bağlıyorum), öykü kitapları yayımlanabiliyor hâlâ. Öyküler dergilerde yer bulabiliyor. Ankara Öykü Günleri’nin on ikincisi yapıldı, öykü günleri geniş bir coğrafyayı dolaşıyor yine ve 14 Şubat Dünya Öykü Günü kutlanıyor.

1995–2005 döneminde yeniden altın dönemini yaşayan öykü, günümüzde artık ikincil bir tür müdür? Roman yükselirken, öykü gerilemiyor. Öykü, 90’ların ikinci yarısında hiçbir dönemde görülmeyen bir sıçrama yaptı, kazandığı birikimle önceki dönemlere bağlandı ve 2000’li yıllarda romanın da bir yerde yükselişini hazırlarken, 2005 yılından sonra bir süre doğal olarak duruldu. Her yükseliş, her fırtına doğal olarak bir sessizliği, bir duruluşu, bir dinginliği getirmez mi, yeniden atağa geçmek ve yükselmek için? İşte yükseliş yeniden başladı. Notos’un ardından Dünyanın Öyküsü dergisini yayımlamaya başladık. Türkiye’nin bütün bölgelerinde dergimizin çalışma gruplarını oluşturduk. 13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nin hazırlıklarını yapıyoruz. Aramıza başka öykü dergileri katılıyor. Öykü yeniden sıçrıyor, altın dönemini yaşamak için.

Başlangıçta Düşler Öyküler dergisinin bir düşü olan Ankara Öykü Günleri daha sonra geniş bir coğrafyaya yayılarak tek bir günde toplandı:  14 Şubat Dünya Öykü Günü. Önce Ankara, sonra Türkiye’yi en son da Dünya’yı kucaklayan bu öykü günü Dünyanın Öyküsü dergisinin içini doldurdu. Bu öykü günlerini düzenlerken bu düşün bu kadar büyüyeceğini öngörebilmiş miydiniz? 

ODTÜ Edebiyat Kulübü günlerinde, öyküleri kütüphanenin duvarlarında sergileyecek kadar çılgındık. İnsanlar duvarlar boyunca öykü okudular. Bu çılgınlık bizi dergilere, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ne, Ankara Öykü Günlerine taşıdı. 2013 Mayısında gerçekleştirmeyi planladığımız 13. Ankara Öykü Günleri, şimdiden dünyanın en köklü ve en eski festivali olma özelliğini sürdürüyor. Başlangıçta, heyecanımız ve hayallerimiz vardı ki şimdi de böyle. İnsanı insan yapan hayalleri değil midir? Daha sonra, her adımımızı birbirini tamamlayacak biçimde attık. Dergiler, öykü günleri, 14 Şubat Dünya Öykü Günü, dergi çalışma grupları, öykü atölyeleri bizim hayallerimizin, heyecanımızın, öyküyü yükseklere çıkarma hedeflerimizin bütüncül bir iradesidir.

14 Şubat Dünya Öykü Günü önce ulusal, sonra uluslararası ölçekte kabul görmesinde sizin katkınız ne yönde olmuştur?

Ülkemde beni “öykü militanı” olarak görenler de var. Böyle olması, böyle görülmesi gerekmezdi ama, insanın geçmişi bir yerde geleceğini de belirliyor. Evet, yukarıda andığım pek çok projenin ve 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün fikir babası ve başlatıcısıyım. Başta 14 Şubat olmak üzere birçok etkinliği öyküye gönül veren, öyküye bağlanan arkadaşlarımızla birlikte gerçekleştirdik. Bu arkadaşlarımdan Prof. Dr. Aysu Erden’in adını özellikle anmalıyım.

14 Şubat dünyada Sevgililer Günü olarak kutlanırken, bu günün aynı zamanda Dünya Öykü Günü olarak belirlenmesinde amacınız neydi? Neden 14 Şubat?

Nisan 1996’da çıkardığımız Düşler Öyküler dergisi, 1997’de Ankara Öykü Günleri’ni başlatmış, öykü günleri Ankara’dan başlayarak çeşitli kentlerde ve ülkelerde, geniş bir coğrafyada yaygınlaşmıştı. Yaygınlaşan ve Ankara’da yıllardır kesintisiz olarak sürdürdüğümüz öykü günleri, Kasım 2003’te 69. Uluslararası P.E.N. Dünya Kongresi’nde onaylanan 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü doğurdu. 14 Şubat 2002 tarihinde Ankara’da yaptığımız “Öykü Forum”a katılan öykücü arkadaşlarımız Dünya Öykü Günü önerimi kabul ettiler. O yıl başkanlığını yaptığım Edebiyatçılar Derneği projeyi Türkiye P.E.N. Merkezi’ne taşıdı. Türkiye P.E.N. Merkezi de onaylaması için Uluslararası P.E.N.’e… Böylece Dünya Öykü Günü önerimiz Uluslararası P.E.N. Genel Kurulu’nda Çeviri ve Dilbilimsel Haklar Komitesi’nin önerisi olarak kabul edilmiş oldu. 14 Şubat Dünya Öykü Günü, UNESCO’nun Kültür Takvimi’nde yerini aldığında öykünün bayrağı yükseklere taşınmış olacak.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün amacı; genç-yaşlı, yeni-usta tüm öykü yazarlarına, öykülerine, yerel, bölgesel, uluslararası düzeylerde değer vermektir. Biz öykünün gerek günlük hayatımızda, gerekse edebiyatımızda üstlendiği önemli rolü vurgulamak istiyoruz. İnsan öyküsüyle var. Yarın insan yine öyküsüyle var olacak. Öyküyü, farklı dillerde konuşan, farklı coğrafyalarda yaşayan yazarlarla, okurlarla, yazarlık potansiyeli olan edebiyatseverlerle kurulacak bir ilişki biçimi, bir iletişim aracı olarak da görüyoruz. Öykü aracılığıyla sevgi ve dostluk ortamları yaratmak istiyoruz. Türkçe yazılan öyküleri sınırların ötesine taşımak istiyoruz. Sınır ötesindeki öyküleri de Türkiye’ye. Bunun için de, içinizdeki öyküleri özgür bırakın, içinizdeki sansürden kurtulun, diyoruz. 

Usta öykücümüz Sait Faik’in “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey,” sözünü slogan olarak seçiyoruz, “İnsanlarla paylaştıkça anlam kazanır,” diyoruz ve sevginin yanına dostluğu, barışı, öyküyü koyuyoruz. Bunun için 14 Şubat Dünya Öykü Günü diyoruz.

Bir röportajınızda “1997–2007 döneminde kurduğumuz düşler, geliştirdiğimiz projeler, ulusal ve uluslararası düzeylerde gerçekleştirdiğimiz etkinlikler öykücüleri hiçbir dönemde olmadığı kadar eylemli kılmıştır.” diye belirtmişsiniz. Çoğu yazarın şiire ve romana yöneldiği düşünüldüğünde öykü günleri, öykü dergiciliği öykü edebiyatının gelişmesine nasıl katkı sağladı?

Doksanların ikinci yarısında art arda yayımlanan öykü dergileri kısa sayılabilecek bir sürede canlı öykü edebiyatı ortamını oluşturdular. Hiç kuşkusuz, öykü dergileri ‘yeni’lere, ‘genç’lere yer açtı, okuru öykü yazmaya özendirdi, öykü edebiyatımıza bir canlılık kazandırdı. Dergiler ‘yeni’, ‘genç’ öykücüler tarafından öykü bombardımanına tutuldu. Öykü kabına, öykü dergilere sığmadı bu dönemde. Canlı bir edebiyat ortamı için edebiyat dergilerine gereksinim vardı ve edebiyat dergilerinin sezgisine, bilgisine, deneyimine sahip olan Memet Fuat’ın, Uğur Kökten’in, Feridun Andaç’ın işaret fişeği işlevi taşıyan yazıları önemliydi. Öte yandan, öykü yazan insanların sayısındaki artış,  yazılmakta ve yayımlanma olanağı bulamayan öyküler, öykü dergilerinin yayınlanmasını kaçınılmaz kıldı, diye düşünülebilir. Öyküler, öykü dergilerini dürttü adeta. 1995–2005 döneminde yayımlanan öykü dergilerinin serüvenlerini Seçilmiş Hikâyeler, Öykü gibi dergilerin serüvenlerinden ayıran etkenlerden biri de okurlardan, ‘genç’lerden dergi çevrelerine uzanan bu hareketlilik olsa gerek, diye düşünüyorum.

Öykü dergileri, Varlık, E gibi edebiyat dergilerini harekete geçirdi. Edebiyat dergileri öyküye daha çok yer vermeye başladı. Örneğin, iki öyküden fazlasına sayfalarını açmayan Varlık dergisi “Ustaların Seçtikleri” başlığı altında, henüz öyküsünü yayımlanmamış ya da adını duyurmamış öykücülerin ürünlerini değerlendirmeye başladı. E dergisi yayımlandığı süre içinde öykü eki verdi. Türk Dili dergisinin 1975 yılında yayımladığı “Türk Öykücülüğü Özel Sayısı”ndan sonra, Hece edebiyat dergisi kitap boyutunda kapsamlı bir çalışma yaparak, Ekim-Kasım 2000 sayısını “Türk Öykücülüğü Özel Sayısı”na ayırdı. Kum dergisi de, Mart 2003 sayısında Türk Öykücülüğünü işledi. Gazetelerin kitap ekleri de öykücülere, öyküye, öykünün sorunlarına da sayfalarında daha çok yer vermeye başladı bu dönemde.

Öyküdeki hareketlenme karşılığını öykü antolojilerinde de buldu. Enver Ercan, “Tanzimattan Günümüze Türk Öykü Antolojisi”ni geliştirerek 1994 yılında yayımladı. Ömer Lekesiz, “Yeni Türk Edebiyatında Öykü” başlıklı antolojisini 5 cilt halinde doksanların sonunda hazırladı. Bu çalışmaları Mehmet Hengirmen’in hazırladığı “2000 Yılında Türk Öykü Antolojisi” ve diğer antolojiler, seçme öykülerin yer aldığı kitaplar izledi.

Öykünün yaşamımızda daha çok yer almasında bir başka etken, yayınevlerinin romanın yanında artan bir biçimde öykü kitapları yayımlamaları oldu. Burada belirtilmesi gereken bir nokta, anılan dönemde bazı yayınevlerinin tematik öykü kitaplarına da yönelmeleridir.

Doksanlı yıllar, usta öykücülerimizin eski ve yeni öykü kitaplarıyla okurun karşısına çıktıkları yıllar olarak dikkati çekmektedir. Uzun süre öykü kitabı yayımlamayan ya da romana yönelen yazarlarımız, bu dönemde art arda öykü kitapları yayımladılar. İnci Aral, Adalet Ağaoğlu, Erdal Öz, Adnan Özyalçıner, Feyyaz Kayacan, Hulki Aktunç, Mustafa Balel, Necati Güngör, yıllar sonra bir öykü kitabı hazırlayan Pınar Kür bu yazarlara örnek olarak verilebilir.

Öykünün yükselişe geçmesi şairleri de etkiledi: Haydar Ergülen, Adnan Azar, İzzet Yasar, Ali Cengizkan, Tarık Günersel öykü yayımlayan şairlerin başında geldi. Ahmet Telli, Hayati Baki doksanların ikinci yarısında ilk öyküleriyle göründüler. Adları anılan şairlerin tamamı öykülerini öykü dergilerinde yayımladılar.  Ahmet Erhan ve Adnan Özer yine bu dönemde ilk öykü kitaplarıyla okur karşısına çıktılar. Öykü üzerine yazdığı yazılarla dikkati çeken M. Sadık Aslankara bu dönemde ilk öykü kitabını yayımladı. Feridun Andaç da bu dönemde öyküleriyle dergilerde görünmeye başladı.

Bu dönemde öykü eleştirisinde ve kuramsal yazılarda istenilen bir verimlilik olmamakla birlikte, öykü üzerine düşünen, yazan öykücülerin, yazarların sayısında umut verici bir artış görüldü. Ancak bu yazıların arkası gelmedi. İki binlerin ikinci yarısında öykü dergilerinin yayın hayatından çekilmeleri bunda etkili oldu sanırım. İstenilen düzeyde yazılı olarak pek tartışılamasa da, 1995-2005 döneminde her biri öykü platformu olan öykü etkinliklerinde öykünün pek çok yanının konuşulup tartışıldığını düşünüyorum. 

M.Sadık Aslankara, doksanların ikinci yarısında yayımlanan öykü dergilerinin toplam kırk sayısında doksan dokuz genç öykücünün yayımlanmış iki yüze yakın öyküsünü saptamıştı.(7) Bu veriler bir yazınsal tür olarak öykünün andığım dönemde büyük bir çekim alanı yarattığını gösteriyor. Burada Semih Gümüş’ün değerlendirmesine başvurabiliriz:

“Öykü, bugün yaşadıklarımızı romandan ya da şiirden daha çok kavrıyor. Olanakları daha çok elveriyor. Öncelikle yaşam biçimimizin hızlılığına denk düşüyor. Bireyliğini kazanan insan, yaşamın ayrıntısına daha çok yer verir. Yaşamın ayrıntılarının da en çok öyküde kendini bulduğunu düşünüyorum. Öykünün yaşamımızdaki yeri gitgide daha çok önem kazanıyor.”

Yetmişli yıllarda yazılan, devrimci öznelerin, öncülerin, mücadelenin ön plana çıkarıldığı, yüceltildiği, insanın ve yaşamın, bireye dair yalnızlıkların, aşkların ihmal edildiği, ertelendiği bir şiire tepki olarak, seksenlerden başlayarak öykünün öne çıktığı düşünülebilir. Bu durum, dünya şiiri ölçeğinde çok iyi bir yeri olan Türk şiirinin gerilediği, zayıfladığı anlamına gelmez elbette, şiirin edebiyatın gündemindeki yerini öyküye bıraktığı anlamına gelirdi olsa olsa. Nitekim,  seksen öncesi ‘bağımlı’ şiir seksenlerden günümüze ‘ayak değiştirmek’te zorlandı, okur şiirden, yayınevleri şiir kitabından, şairler şiir kitaplarından uzak durdu. Eleştiri, özeleştiri, sorgulama başlayınca, özellikle 78’liler olarak adlandırılabilecek bir kuşağın üyelerinin yaşadıklarını yazarak öyküye yöneldikleri, kendilerini öyküyle gerçekleştirdikleri ileri sürülebilir. Seksenden sonra yayımlanan, bir tür ’12 Eylül Öyküsü’ olarak adlandırılabilecek öykü kitaplarında bunun örnekleri görülebilir.

Ayrıntılar karşılığını öyküde buluyor, öykü yaşamı ve insanı daha iyi kavrıyor dediğimizde, bu saptamanın, seksenli yıllarda yaşadıklarıyla hesaplaşarak öykü yazan, öykü kitapları yayımlamaya başlayan insanlarda bir karşılığı olmalıydı, değil mi? İnci Aral’ın dediği gibi,

 “Öykü özü dolayısıyla muhaliftir, çıkışsız olanın kapısını zorlar. Dolayısıyla hem toplumsal, hem de bireysel arayış dönemlerine uygun bir türdür.”

İnci Aral’ın sözlerinden hareket edilirse, Türkiye’deki toplumsal arayış dönemlerinin kolay kolay bitmediği, bitmeyeceği düşünülebilir, bireysel arayışların da elbette.

90’ların ikinci yarısından iki binlerin ikinci yarısına (günümüze de diyebiliriz sanırım) artan sayıda öykü, roman yazıldıysa, yazılıyorsa, bunun bir nedeni de, zaman zaman dile getirildiği gibi, okurla yazar arasındaki mesafenin kısalması, hatta kapanması olabilir. Günümüz okuru edebiyat metnini yeniden üreten, karşılaştırmalı okuyabilen ve çözümleyen bir profile sahiptir ve bu beğeni, bu bilinç düzeyiyle ‘ben de yazarım’, ‘bir de bu var’ diyebilen potansiyel yazar özelliği taşımaktadır. Hiç kuşkusuz, öykü dergileri öykü günleriyle birlikte yazar adaylarını da harekete geçirmiştir. 1995’ten günümüze yayımlanan öykü dergileri, Ankara’dan İzmir’e, Antalya’ya, Diyarbakır’a, Mardin’e, Çanakkale’ye, başka kentlere, ülkelere, geniş bir coğrafyaya yayılan öykü günleri deneyimi, pek çok potansiyel yazarın ilk öykülerini, ilk öykü kitaplarını, öykü dergilerinin yayımlandığı, öykü günlerinin yapıldığı, 14 Şubat Dünya Öykü Günü     ‘nün kutlandığı bu on-onbeş yıllık dönemde yayımladıklarını göstermektedir.

Semih Gümüş bir yazısında şöyle diyor:

“1990’ların ikinci yarısından sonra kartopu gibi büyüyen öykü tutkusunun nedenlerini açıklamak hep zor oldu.”.

Gümüş’ün deyişiyle, öykü tutkusunun kartopu gibi büyümesinin nedenlerini, biraz önce sözünü ettiğim etkenler çerçevesinde, öykünün, öykü kamuoyunun büyük buluşmasında aramamız gerekiyor, bana kalırsa.

Öykünün, başta şiir olmak üzere, oyuna, denemeye, günceye daha yakın bir yazınsal tür olması, bu tür öykü örneklerine sıkça rastlanması da,  son yıllarda öykünün daha çok yazılmasında bir başka etken olabilir. Bunun tehlikeli bir yanı var; ‘genç’ öykücüler öykü yazmayı kolay bir uğraş olarak görebilir, bunun tuzağına düşebilirler. Öykü geleneğimizi bilmeden, usta öykücüler okunmadan, Amerikan öyküsünden Latin Amerikan öyküsüne uzanmadan, iç döküşlerle birbirini çoğaltan, içtenlikten, inandırıcılıktan, sahicilikten, toplumsal duyarlılıktan, diyaloglardan uzak öykülerin yazıldığı söylenebilir, söyleniyor. Bu görüşlerde, eleştirilerde haklılık payı olabilir. Nitelikli, farklı öyküyü, kuşaklarından sıyrılan öykücüyü ortaya çıkaracak olan öykü eleştirisidir. Üstelik bu, öykülerin yazılıp yayımlandığı zamanların işi de olmayabilir. Örnek vermek gerekirse, başlangıçta Vüs’at O. Bener’in değerini bilmeyen de, daha sonra yazara itibarını veren de eleştiri kurumudur.

Öykü yaşamla, insanla iç içe yazılıyor. Öykü, çağın isterlerine karşılık gelen bir tür. Tomris Uyar’ın deyişiyle:

 “Öykü, dünyanın bugünkü hızına daha uygun, daha çağdaş bir tür.”

Evet, günümüzde hız insanın başını döndürüyor. Evet, insanların söyleyecek sözleri, anlatacak öyküleri var. İnsanlar, kendilerini öyküyle ifade ediyorlar, öyküyle gerçekleştiriyorlar. Çünkü insan öyküsüyle var. Öyleyse, öykü insanın, edebiyatın gündeminde hep var, hep var olacak.

Zengin bir öykücülüğünüz varsa; Seçilmiş Hikâyeler’inizle, Öykü’nüzle, a derginizle, Yeni Ufuklar’ınızla, Yaşasın Edebiyat’ınızla, Yazıt’ınızla köklü bir edebiyat dergiciliğine, öykü dergisi deneyimine  sahipseniz; Sait Faik’ten başlayarak pek çok usta öykücünüz varsa; öyküler Çehov’ların, Edgar Alan Poe’ların, Borges’lerin, Cortazar’ların öyküleriyle besleniyorsa; genç öykücüleriyle, dergileriyle, günleriyle öykücülüğümüzden bu atılım, bu gelişme beklenmeliydi, diye düşünüyorum.

Diyeceğim, 2000’li yıllarda, kendilerinden önceki kuşaklara katılan öykücülerle öykücülüğümüzde bir maraton koşuluyor, diye düşünüyorum. Öykücüler arasında düzeyli bir rekabet var. Kendi payıma günümüz öykücülüğünü nicel ve nitel olarak ‘iyi’ bir yerde görüyorum. Öykücülüğümüz düzeyli, yetkin örnekler veriyor, yazınsal bir tür olarak ağırlığını hissettiriyor. Günümüzde sınırlarını zorlayan, yeni biçim denemeleriyle gelişen, çeşitlilik gösteren bir anlatı türüdür öykü. Öykücülüğümüz kaynaklarını geçmişten, öykü birikimimizden aldığı kadar, günümüzden, çağın gerektirdiklerinden de alıyor. Kendi seslerini bulan, kendi öykülerini kuran öykücülerimizin, kendi yazma eylemleri, kendi yazınsal tutumları da öykücülüğümüzü zenginleştiriyor. Denilebilir ki, böyle bir yazınsal tutumun başarılı örneklerinden her öykü, bildiğimiz, alıştığımız öykünün tanımını, sınırlarını zorluyor, kısıtlayıcılarını ortadan kaldırıyor. Öykücülerimizin yazınsal tutumları, öykücülüğümüze yeni açılımlar getiriyor, kanalları çoğaltıyor.

Yayımlanan birçok öykü dergisinde emeğiniz var.  Şu anda Şubat 2012’de yayımlanmaya başlayan Dünyanın Öyküsü dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapıyorsunuz.  Öykü ve öykü dergiciliğiyle ilgili gerçekleştirmek istediğiniz başka düşler de var mı?

Bizim kuşak politik mücadelenin içindeyken bir yandan da edebiyatla, sanatla ilgileniyordu. Öyküsünü, romanını yazıp köşesine çekilen yazar arkadaşlarımıza diyeceğimiz bir şey yok. Ama ben kendi payıma, 78 kuşağının bir üyesi olarak öykümü yazıp köşeme çekilmedim. Geçmişimiz ve 80 sonrasındaki koşullar eylemli yazar olmamızı gerektirdi. Hayallerimiz, projelerimiz, dergi ve yazar örgütlenmelerindeki çalışmalarımız birbirini tamamladı, diye düşünüyorum.

İnsanı insan yapan insanın kurduğu hayallerse, hayal kurmaya devam edeceğim demektir. Bir başka hayalim ise; biri Adana, diğeri İstanbul olmak üzere iki kent romanı da denilebilecek romanlarımı bitirmek ve içime sinen öyküler yazmak…