Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
3 Ayda bir yayınlanır.

ANKARA KENTİNİN DÜNYA MİRAS ALANLIĞINA ÖNERİLMESİ
FİZİBİLİTE PROJESİ


Söyleşi
Nilüfer Ünal
Atılım Üniversitesi
Kütüphane Müdürü

DOÇ. DR. ZAFER ŞAHİN
ATILIM ÜNİVERSİTESİ
İŞLETME FAKÜLTESİ

Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunu, 37 yaşında. Klasik Türk Müziğine çok yoğun bir ilgisi var, Ney sanatçısı aynı zamanda. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Klasik Türk Müziği Topluluğunun bir üyesi, yaklaşık senede en az iki üç konser veriyorlar. Hayat felsefesini ise; “insan hayatında kendine seçenekler oluşturmalıdır. Ama bu seçeneklerin her biri de birbirini beslemelidir. Bu besleme sonucunda çok daha verimli şeyler üretebiliriz. İnsanlarla çok daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.” Cümleleriyle dile getiriyor.

 

“...Değerlendirme sonucunda iki temel alternatif belirledik. Bunlardan birincisi Hacı Bayram Alanı, Hacı Bayram Alanı içindeki Hacı Bayram Camisi Men Tapınağı’nın kalıntıları ve Augustus Tapınağı ile birlikte çevresiyle birlikte bir bütün olarak dünya miras alanı olarak düşünülebilir diye düşündük. Çünkü dinsel hoşgörünün bir sembolüydü. Aynı zamanda imparator Augustus’un vasiyetinin bulunduğu bir tapınağı barındırıyor. Bu nitelikleriyle dünya miras alanına birinci alternatif olabilir diye düşünüyorum. İkinci alternatif de modern Cumhuriyet Ankara’sı olabilir dedik... Ankara deha denebilecek ölçüde büyük bir mimar olan Hermann Jansen’in planıyla eski kentle yeni kenti Atatürk Bulvarı üzerinden birleştiren yeni bir kent dokusu yaratan bu kent dokusuyla bir ulus devlet oluşturmuş bu ulus devlet de bugünlere kadar gelmemizin en önemli vesilelerinden bir tanesi olmuştur...bu iki alternatifin sentezlenebileceğini ve tek bir alternatife dönüştürülebileceğini düşündük. Bu da içine hem Hacı Bayram’ı hem Ankara kalesini hem birinci ve ikinci meclis binasının bulunduğu yerdeki cumhuriyet dönemi yapılarını hem Atatürk Bulvarı’nın kendisini bir yere kadar hem de Güven Park ile başlayarak TBMM binasıyla son bulan Devlet Mahallesi adını verdiğimiz mahalleyi belki Saraçoğlu Mahallesini içine alan bir büyük alanla Ankara Cumhuriyet Ankara’sı olarak dünya miras alanına önerilebilir diye bir sentez oluşturduk...”

Söyleşimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Dergimize ve “Ankara kent arşivi”mize büyük katkınız var. Çok güzel bir proje gerçekleştiriyorsunuz. Bu proje nasıl oluştu, nasıl doğdu, kimler var. Bu konuda bilgi verir misiniz?

Ben aslında bir şehir plancısıyım, mesleğim şehir plancılığı. 1996 Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunuyum. Mezun olduktan sonra 1997 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde plancı olarak işe başladım. Bana verilen görev alanı Ulus’tu. Altındağ ve içerisinde özellikle Ankara’nın tarihi alanlarıydı. Arkasından 2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda göreve başladığımda bu kez bana verilen görev de dünya miras alanındaydı. Bu geçen süre zarfında Atılım Üniversitesi’nde göreve başladığımda hem akademik olarak hem bir plancı olarak teknik anlamda hem de bir sivil toplum lideri olarak.., çünkü ben şehir plancıları odasının da uzun dönem hem yönetim kurulu üyeliğini hem de yönetim kurulu başkanlığını yaptım. Ankara’nın tarihi kent dokusunun sorunları yakından ilgimi çekti bu sorunları çözmek için kendi adıma etrafımdaki bilim insanları ile teknik insanlarla çözümler bulmaya, yanlışlara karşı çıkmaya çalıştım. Örnek vermek gerekirse Ankara kentinin tarihi dokusunun ne yazık ki imar planı bulunmuyor mimar planının bulunmaması aslında çok büyük bir ayıptır ve utanç kaynağıdır. Bunun tamamlanabilmesi adına aslında uzun süredir Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı yanlış uygulamalara karşı yargı yoluyla mücadele ettik. Benim Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nde göreve başladığım andan bugüne kadar geçen zamandan Ankara’nın tarihi kent dokusu günbegün kan kaybederek yok olarak günümüze kadar ciddi bir bozulmayla geldiğini birebir şahit olduk.

Bu bozulmanın sebebi nedir? Ankara Türkiye’nin başkenti, başkentte TBMM’nin tüm kamu kurumlarının bulunduğu bir kentte neden bu tarihi dokuya önem verilmiyor. Neden ilgili kurumsal paydaşlar bir araya gelerek gerekli çözümleri üretmiyor diye düşünürken durumun aslında çok temel bir sebebi olduğunu fark ettim. O da şu, yetki sahibi sorumluk sahibi olan kurum ve kuruluşlar arasında çok ciddi bir yetki kargaşası, gerilim ve kavga ortamı var. Bu ortamda da kurumlar ve yöneticilerini ne yazık ki Ulus’u Ankara kent dokusu ve değerlerini gelecek kuşaklara taşımayı değil kendi kısır dar görüşlü çıkarlarını ve bürokratik mekanizmaları düşünüyorlar. Böyle olduğu için de Ankara’nın tarihi kent dokusuyla ilgili gerekli çalışmalar bir türlü yapılamıyor. Acaba bunu aşmak için ne yapabiliriz diye düşünmeye başladım ki bunu düşünürken aklıma acaba Ankara kentindeki tarihi dokunun dünya miras alanlarına önerilmesi gibi bir süreç başlatılsa bu kurumlar bir araya gelir ve uzlaşırlar mı diye bir fikir geldi. Konuyla ilgili zaten uzun yıllardır çalışmalarda bulunduğu için hem Ulus’u hem dünya miras alanını meselesini iyi tanıyorum. İkisini bir araya getirerek bir taslak hazırladım ve ilk aşamada konunun asıl paydaşları olan Ankara Büyük Şehir Belediyesi’ne gidip  meseleyi anlattım. Böyle bir çalışmaya başlanırsa Ankara’da çok faydalı olacağını Ankara’nın tarihi kent dokusunun gelecek kuşaklara taşınması adına yeni bir çerçeve hem de heyecan verici bir çerçeve oluşabileceğini onlara aktardım. Önce ilgilendiler fakat sonra telefonlarıma çıkmamaya başladılar. Sebebini bilmiyorum ama bu tür bir çalışmanın altından kalkamayacaklarından korkmuş olabilirler bu çalışmanın siyasi sonuçlarını düşünerek vazgeçmiş olabilirler bilemiyorum. Bu süreç devam ederken Ankara’da Ankara Kalkınma Ajansı kuruldu ki, Kalkınma Ajansının kurulmasında da naçizane basın yolu ile yaptığım çağrının da etkili olduğunu düşünüyorum, Çünkü Ankara Kalkınma Ajansı Türkiye’de halen bulunan yirmi altı Kalkınma Ajansı içinden en son kurulan kalkınma ajansıdır. Başkentteki ajansın bile en son kurulan kalkınma ajansı olması bu anlamda ibret vericidir aslında. Fakat sevindirici bir şekilde Ajans bünyesinde çok iyi bir şekilde çok iyi bir kadroyla ve çok iyi bir genel sekreterlik kuruldu. Genel sekreter olarak atanan Doç Dr. Asım Balcı benim de Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden arkadaşım olan çok birikimli bir akademisyendir. Asım Bey’in öncülüğünde Ankara Kalkınma Ajansı 2010 yılı sonunda Doğrudan Faaliyet Destekleme Programı adı altında bir programın çağrısını yaptı. Bu çağrıyla Ankara’da kalkınmaya yönelik kalkınmanın çeşitli alanlarında katkıda bulunabilecek araştırma-geliştirme fizibilite çalışmalarına süreli destek vereceklerini bildirdiler üç aylık bir proje paketi şeklinde bir destek vereceklerini duyurdular.

Biz de vakit kaybetmeden konusunun uzmanı bir mimar arkadaşımızdan ve üniversitemizden Anıl Çekiç hocamızla birlikte bir proje metni oluşturduk ve oradan faaliyet programına başvurduk. Başvurumuz 130 proje arasından desteklenmeye değer bulunan 17 projeden birisi olarak seçildi. Proje için gerekli olan kaynak Ankara Kalkınma Ajansı tarafından sağlandı dolayısıyla projenin başlangıç noktası burasıdır diyebiliriz.

Tabii bu arada da bu proje LAP Projesi olarak gerçekleşti mi?

Hayır LAP Projesi değil ama bu konuyla yakından ilgili bir üniversitemizde yürüyen bir BAP Projesi var. O proje de aslında dünya miras alanlarının geneli için bir envanter çerçevesi geliştirme projesi Ankara’yı da ilgilendiren ama bir kat üstünde bir çerçeveyi de ilgilendiren bir proje. İkisinin de çok yakından olduğunu da söyleyebilirim.

Biraz da projenin içine girelim, onu biraz anlatabilir misiniz?

Tabii memnuniyetle. Projemizde öncelikle bir proje planı hazırladık. Üç ay tabii kısa bir süre bir araştırma projesi için ancak bizim konuyla ilgili çok önceden oluşmuş tasarılarımız ve birikimimiz olduğu için bunları kısa sürede değerlendirmek projenin başarıyla sonuçlanmasını sağladı. Öncelikle projede şöyle bir şey yaptık Ankara’nın dünya miras alanını bilmesi için acaba nasıl bir süreçten geçmesi gerekiyor. İlgili uluslararası ve ulusal mevzuatı izleyerek konuyla ilgili literatürü tarayarak bir genel çerçeve oluşturduk bu çerçeveyi oluşturduktan sonra da bu konuyla ilgili yerli ve yabancı uzmanlarla çeşitli görüşmelerde bulunduk bu görüşmeleri yaptıktan sonra da sırasıyla dünya miras alanının nasıl işlediği, Türkiye’de bulunan dünya miras alanlarının durumunun ne olduğu Ankara’nın hangi alanlarla dünya miras alanlarına aday olabileceği konusunda aşamalı bir şekilde araştırmalar yaptık. Nihayetinde de Ankara’nın dünya miras alanı olabilmesi için ne tür bir yol politikası izlenmeli, bu yol haritasında hangi eylemler gerçekleştirilmeli hangi paydaşlarla hareket edilmeli ve karşılaşabilinecek riskler nelerdir. Bu risklere karşı ne tür önlemler alınabilmeli ve ne tür ihtiyaçlar düşünülmeli şeklinde detaylı bir planlama çalışması ortaya koyduk.

“...Herhangi alanın dünya miras alanı olabilmesi için çeşitli bilimsel ve teknik araştırma geliştirme alanlarını tamamlamış olması gerekiyor. Örnek vermek gerekirse herhangi bir alanda öncelikle o alanın olağanüstü evrensel değerinin ortaya koyulması, özgünlüğünün ortaya konması ve bütünselliğin yani bu alanının bugüne kadar ana özelliklerini kaybetmeden gelip gelemediğinin ortaya konması gerekiyor. Bunun için tabii ki arkeologlar sanat tarihçileri, mimarlık tarihçileri, sosyologlar antropologlar, psikologlar ve birçok bilim alanından interdisipliner çalışmanın gerçekleştirilmesi gerekiyor. İkinci olarak da bu alanın geleceğe nasıl taşınacağına ilişkin yönetim planı adını verdiğimiz çeşitli planlama çalışmalarının yapılması gerekiyor eğer bir ülke bu çalışmaları tamamlayıp sınırları içindeki herhangi bir alanı UNESCO’ya dünya miras alanı olarak önerebiliyorsa o ülkenin kültürel ve doğal değerlerinin korunması adına gerekli bilimsel ve teknik deneyim ve donanıma sahip olduğu bütün dünyada kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu anlamda dünya miras alanı çok büyük bir prestij kaynağıdır...”

Tabii burada konunun özü olan ana fikri olan, dünya miras alanı meselesine de kısa bir giriş yapmam gerek diye düşünüyorum. Nedir dünya miras alanı? UNESCO biliyorsunuz Birleşmiş Milletlerin eğitim, bilim ve kültür kuruluşu olan önemli bir küresel kuruluş. UNESCO 1972 yılında Paris’te yaptığı bir toplantı ile Dünya Kültür mirasına ilişkin çok önemli bir sözleşme kabul etti. Bu sözleşmeyle dünyada bulunan insanlığın ortak mirası niteliğindeki kültürel ve doğal değerlerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için bir çerçeve belirledi. Bu çerçevede, dünya miras alanları listesi ve dünya miras alanları sözleşmesiydi. Buna göre insanlığın ortak mirası niteliğine sahip olduğu düşünülen kültürel ve doğal değerlerin bir listeye alınması ve bu listeye de alınması yoluyla oluşturulacak prestijle bu alanların korunmasına küresel bir katkıda bulunması amaçlanmıştı. Yani bugün Mısır Piramitlerinden Çin Seddine Türkiye’de İstanbul tarihi alanlarından Pamukkale’ye Notre Dame Kilisesi’nden Avustralya’daki Büyük Mercan Resifine kadar yaklaşık dokuz yüz on bir alan ki sayıları her zaman artmaktadır, dünya miras listesine kaydedilmektedir. Peki, kaydediliyor da ne oluyor? Bu alanlar dünya miras listesine kaydedildiklerinde bir kere çeşitli süreçlerden geçirilerek bu listeye kaydediliyorlar. Bu süreçlerin herhangi bir ülke tarafından yerine getirilebilmesi o ülke adına büyük bir prestij kaynağıdır. Herhangi alanın dünya miras alanı olabilmesi için çeşitli bilimsel ve teknik araştırma geliştirme alanlarını tamamlamış olması gerekiyor. Örnek vermek gerekirse herhangi bir alanda öncelikle o alanın olağanüstü evrensel değerinin ortaya koyulması, özgünlüğünün ortaya konması ve bütünselliğin yani bu alanının bugüne kadar ana özelliklerini kaybetmeden gelip gelemediğinin ortaya konması gerekiyor. Bunun için tabii ki arkeologlar sanat tarihçileri, mimarlık tarihçileri, sosyologlar antropologlar, psikologlar ve birçok bilim alanından interdisipliner çalışmanın gerçekleştirilmesi gerekiyor. İkinci olarak da bu alanın geleceğe nasıl taşınacağına ilişkin yönetim planı adını verdiğimiz çeşitli planlama çalışmalarının yapılması gerekiyor eğer bir ülke bu çalışmaları tamamlayıp sınırları içindeki herhangi bir alanı UNESCO’ya dünya miras alanı olarak önerebiliyorsa o ülkenin kültürel ve doğal değerlerinin korunması adına gerekli bilimsel ve teknik deneyim ve donanıma sahip olduğu bütün dünyada kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu anlamda dünya miras alanı çok büyük bir prestij kaynağıdır.

Peki, Türkiye’nin durumu ne? Burada buna da bir bakmak lazım 1972 yılındaki bu sözleşmeyi ne yazık ki biz on yıl sonra imzalayabilmişiz 1982 yılında. Türkiye 1982 yılında bu sözleşmeyi imzaladıktan sonra dokuz alanını dünya miras listesine yazdırmayı başarmış. Bunlar Pamukkale, Safranbolu, Nemrut Dağı, İstanbul’un tarihi alanları, Santos Letoon Likya uygarlığının kentleri gibi dokuz tane alandan oluşan önemli yerler. Ancak dünyada Türkiye’nin benzeri yerleri dikkate alındığında bu rakam çok düşük bir rakamdır. Örneğin İspanya’nın kırk, Yunanistan’ın yirminin üzerinde alanı bu listeye dahil edilmiş durumda ama Türkiye’nin sadece dokuz alanı Anadolu gibi uygarlıklar beşiği bir yerde dokuz alanın çok düşük olduğu uluslararası ortamda uzmanlar tarafından da sıklıkla dile getirilmekte. Zaten Türkiye’nin ilgisi 1990’ların başında bu konuya sona ermiş gibi gözükmekte çünkü 1993’ten bu yana bu listeye yeni bir alan sokmamışız. Ancak son yıllarda 2005’ten itibaren bu konu tekrar canlandı ve devletimiz hükümet bu konuya ilgi göstermeye başladı tekrar çalışmalar başladı şuan için. Edirne’deki Selimiye camisinin ve Alanya Kalesi’nin dünya miras alanı olabilme noktasında son aşamaya geldiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda Türkiye için önemli de fırsat penceresi var. Beklenenden az alanı olduğu için Türkiye’nin gönderdiği alanlara daha hoş görüyle daha ilgiyle bakıldığını, sürekli teşvik edildiğini de söylememiz gerekiyor dolayısıyla bu fırsat penceresi de aynı zamanda Ankara için de bir fırsat penceresidir.

Ankara’da sanırım Atatürk Bulvarını ve Ulus civarını teklif ediyorsunuz. Bu konuda bazı eleştiriler de geldi. Konuşurken bir de şu aklıma geldi. Ulus’u da dünya miras alanına koyuyorsunuz. Orada eski Sümerbank binası var ben görmedim yanılabilirim ama LCW’i oraya koymuşlar diye duyduk doğru mudur bilmiyorum. Bu yapılaşmanın bozulmasına ne diyorsunuz? Siz orayı dünya miras alanı olarak gösteriyorsunuz şuan aklıma geldi LCW’i oradan çıkmalı Sümerbank binası belki de bir kültür merkezi olmalı bu konulara ne diyorsunuz?

Sümerbank binası içine LCW dükkan açmıştır. Burada tabii iki konuya bakmak lazım birincisi LCW binanın içerisindeki geri dönüşü olmayan değişikliklere sebep olmuş mu yapısal olarak? Ben böyle bir değişikliğin olmadığını sevinerek gördüm ve hatta tabelasını bile standart tabelası değil o bölgeye uygun bir tabela olarak yaptırmış kendince saygı göstermiş. LCW’nin oraya gelmesinden önce Sümerbank’ın özelleştirilmesi kapsamında bu tarihi yapıların ne olacağına dair cevap verilmemesi gibi bir aymazlığın da problem olduğunu da söylemek isterim. Şimdi bu noktada dünyadaki koruma yaklaşımlarının bakışı nedir belki buna bakmak faydalı olabilir. Şimdi dünyadaki konuya yaklaşımları şu noktaya gelmiştir. Deniyor ki yapıya yapısal bir zarar verilmiyorsa binanın insanlar tarafından kullanılmasını ve yaşatılmasını sağlayan o yapının tarihsel işlevine de taban tabana zıt olmayan çeşitli yaşayan dünyanın işlevleri bu tarihi yapılarda yer alabilir. Tabii bunun kararının verilmesi için de bilimsel bir heyetin bir uzmanlar heyetinin karar vermesi yerinde olacaktır dedik. Sümerbank’ta böyle bir heyetin karar verdiğini zannetmiyorum. Ama en azından Sümerbank’ın başka bir tür akıbete uğramasındansa hiç olmazsa hala insanlar tarafından kullanılan bir konumda kalmasına hizmet ettiği için kabullenebilir bir durumdur diye düşünüyorum

 

Kısaca önce bizim önerilerimizden bahsedeyim sonra o eleştirilere değineyim sonra da sizin sit alanlarını değerlendireyim. Değerlendirme sonucunda iki temel alternatif belirledik. Bunlardan birincisi Hacı Bayram Alanı, Hacı Bayram Alanı içindeki Hacı Bayram Camisi Men Tapınağı’nın kalıntıları ve Augustus Tapınağı ile birlikte çevresiyle birlikte bir bütün olarak dünya miras alanı olarak düşünülebilir diye düşündük. Çünkü dinsel hoşgörünün bir sembolüydü. Aynı zamanda imparator Augustus’un vasiyetinin bulunduğu bir tapınağı barındırıyor. Bu nitelikleriyle dünya miras alanına birinci alternatif olabilir diye düşünüyorum. İkinci alternatif de modern Cumhuriyet Ankara’sı olabilir dedik. Çünkü 1990’lerin başında dünyada Doğu toplumları arasında eski ve yeni kenti bir araya getirerek çağdaş kent planlamasıyla yeni bir kent kuran tek örnek Ankara kentidir. Yoktan var edilen başkentler yok değil örneğin Avustralya’nın ulusal başkenti Canberra, Pakistan’ın başkenti İslamabad, Brezilya’nın başkenti Brasilia yoktan var edilmiştir ama bu örneklerde eski kentin var olmadığı görüyoruz. Ankara deha denebilecek ölçüde büyük bir mimar olan Hermann Jansen’in planıyla eski kentle yeni kenti Atatürk Bulvarı üzerinden birleştiren yeni bir kent dokusu yaratan bu kent dokusuyla bir ulus devlet oluşturmuş bu ulus devlet de bugünlere kadar gelmemizin en önemli vesilelerinden bir tanesi olmuştur. Bu iki alternatifi değerlendirten sonra bu iki alternatifin olumlu ve olumsuz yanlarını güçlü ve zayıf yanlarını değerlendirdikten sonra bu iki alternatifin sentezlenebileceğini ve tek bir alternatife dönüştürülebileceğini düşündük. Bu da içine hem Hacı Bayram’ı hem Ankara kalesini hem birinci ve ikinci meclis binasının bulunduğu yerdeki cumhuriyet dönemi yapılarını hem Atatürk Bulvarı’nın kendisini bir yere kadar hem de Güven Park ile başlayarak TBMM binasıyla son bulan Devlet Mahallesi adını verdiğimiz mahalleyi belki Saraçoğlu Mahallesini içine alan bir büyük alanla Ankara Cumhuriyet Ankara’sı olarak dünya miras alanına önerilebilir diye bir sentez oluşturduk. Bu Ankara’nın bu anlamda tüm güçlü yanlarını içeren bir adaylık başvurusu. Tabii burada bizim alternatifimiz tek alternatif değildir. Bu alternatifin içindeki parçalarda kendi başlarına dünya miras alanlarına önerilebilir ama dünyadaki örnekleri incelediğimizde bütünsellik ve olağanüstü evrensellik açısından bu alanın içindeki tüm değerlerle birlikte aday olmasının çok güçlü bir adaylık oluşturacağını ve UNESCO tarafından da kabul edileceğini düşünüyoruz ve böyle bir değerlendirmede bulunuyoruz.

Gelelim bu alan içindeki bozulmalara. Şimdi doğrudur Sümerbank binası içine LCW dükkan açmıştır. Burada tabii iki konuya bakmak lazım birincisi LCW binanın içerisindeki geri dönüşü olmayan değişikliklere sebep olmuş mu yapısal olarak? Ben böyle bir değişikliğin olmadığını sevinerek gördüm ve hatta tabelasını bile standart tabelası değil o bölgeye uygun bir tabela olarak yaptırmış kendince saygı göstermiş. LCW’nin oraya gelmesinden önce Sümerbank’ın özelleştirilmesi kapsamında bu tarihi yapıların ne olacağına dair cevap verilmemesi gibi bir aymazlığın da problem olduğunu da söylemek isterim. Şimdi bu noktada dünyadaki koruma yaklaşımlarının bakışı nedir belki buna bakmak faydalı olabilir. Şimdi dünyadaki konuya yaklaşımları şu noktaya gelmiştir. Deniyor ki yapıya yapısal bir zarar verilmiyorsa binanın insanlar tarafından kullanılmasını ve yaşatılmasını sağlayan o yapının tarihsel işlevine de taban tabana zıt olmayan çeşitli yaşayan dünyanın işlevleri bu tarihi yapılarda yer alabilir. Tabii bunun kararının verilmesi için de bilimsel bir heyetin bir uzmanlar heyetinin karar vermesi yerinde olacaktır dedik. Sümerbank’ta böyle bir heyetin karar verdiğini zannetmiyorum. Ama en azından Sümerbank’ın başka bir tür akıbete uğramasındansa hiç olmazsa hala insanlar tarafından kullanılan bir konumda kalmasına hizmet ettiği için kabullenebilir bir durumdur diye düşünüyorum ama bundan daha vahim durumlar da var. Nedir bu daha vahim durumlar?

Gençlik Parkı gibi o da Jansen planının bir parçasıdır.

Şimdi içine birçok yapı yapılmıştır. Yapısal değişikliklere uğramıştır. Keza bazı yapıların içerisinde usulüne uygun olmayan restorasyonların yapıldığını biliyoruz. Ama bütün bunlar bizim alternatifimizde düşünüldü ve şöyle bir çözüm bulduk biz buna çözüm değil aslında realite bizim önerimiz bir kent dokusu önerisi olduğu için binaların oturumları binaların yolla ilişkileri ve genel doku bozulmadığı için bizim önerimize pek bir zararı olacağını düşünmüyoruz. Tersine bizim önerimiz kabul edilirse artık bu alanlar dünyanın miras alanı olduğu için UNESCO uzmanları artık gelip buraları denetleyeceği için bu olumsuzluklar daha azalacaktır diye umut ediyoruz. Gelelim eleştirilere bizim önerimiz henüz tam olarak anlaşılamadı. Çok kısa bir süre oldu projeyi tamamlayalı bu anlaşılamamasında tabii ki projenin belki incelenmesi için yeterli vakit olmadı bunun etkisi olabilir ama zaman içerisinde biz projeyi anlatmak için ciddi çaba harcayacağız. Örneğin geçenlerde eleştiri getirenlerden bir arkadaşımızın katkısıyla Ankaralılar Kulübü derneğinde projemizi anlattık eleştirilere yanıt verdik sanırım tatmin de oldular yine Ankara Sivil Toplum Örgütleri aracığıyla bu projelerin çıktılarını anlatmaya devam edeceğiz. Bizim projede de ifade ettiğimiz en büyük risk projenin Ankara da bulunan kent yönetimi tarafından sahiplenilmemesi sorunudur. Ankara’da bulunan Ankara Valiliği, Ankara Kalkınma Ajansı, Ankara Büyük Şehir Belediyesi, Altındağ Belediyesi, Çankaya Belediyesi gibi konuyu doğrudan ilgilendiren paydaşlar bu fikre sahip çıkmaz sahiplenmez ise bu proje rafta kalmaya mahkum olacaktır. Çünkü burada süreç şöyle işliyor öncelikle yerel yönetimlerin bu konuyla ilgili çalışmayı resmen kabullenip meclislerince kararlar alıp Kültür ve Turizm Bakanlığı aracılığıyla UNESCO’ya iletmeleri gerekiyor. Bu tabii zorlu bir süreç kolay bir süreç değil kurumsal kararlılık olmazsa bu süreç kesintiye uğrar bu süreç ne yazık ki gerçekleşmez ancak sevinerek söylüyorum ki Ankara Kalkınma Ajansı bu konuda ciddi bir kararlılık gösteriyor bize de Atılım Üniversitesi’ne de bu konuda motor güç olmamızı sürükleyici olmamızı rica ettiler biz de her tür katkıya hazır olduğumuzu tekrar beyan ettik. Şimdi önümüzdeki günlerde neler olacağına bakacağız eğer 2011 yılında gerekli konuşmalar başlatılırsa Ankara’nın 2014 yılında dünya miras alanının olma şansının bulunduğunu düşünüyoruz. Gerekli süreçlerin yerine getirilmesi durumunda.

Kaleiçi de var değil mi?

Tabii Kaleiçi de var. Zaten Ankara Kalesi bizim önerimizdeki Jansen Planının şehrin tacı olarak ifade ettiği en önemli unsurlardan biridir. O unsur olmadan Jansen Planı bir şey ifade etmez.

Evet. Şimdi konunun dışında belki ama gene konuşurken aklıma geldi. Ankara köstebek yuvasına dönüyor. Siz bir şehir plancısısınız bunun konuyla ilgisi yok ama ben merak ettim. Yani böyle alttan giriyorsunuz üstten çıkıyorsunuz gene aynı yere geliyorsunuz. Trafik açısından da rahatlatıcı mı bilemiyorum ben konunun uzmanı değilim ama göremiyorum bir rahatlık. Yani araç giriyor gene aynı yere çıkıyor. Bir bozulma var yani bu yanlış değil mi? Mimarlar Odası olsun ne bileyim sivil toplum kuruluşları olsun buna karşı bir duruş sergilediler mi ya da basında mı yer almadı ya da ben mi takip edemedim ne diyorsunuz bu bozulmaya?

“...Ankara’nın 1998 yılında Dünya Bankası’nın katkısıyla bir ulaşım ana planı yapıldı. 8 ciltlik dev bir çalışmadır, matematiksel modellere dayanan bilimsel ve teknik verileri araç sayımlarına dayanan çok önemli bir çalışmadır ve bu çalışmada dendi ki, kent merkezi mümkün olduğu kadar yayalaştırılsın ve toplu taşıma ulaşılabilir hale gelsin kent merkezinin dışındaki bir çeperden geçen bir iç ring yolu oluşturulsun araçlar bu yoldan bu yola kadar geldikten sonra büyük otoparklarda toplansın ve kent merkezine Kızılay’a, Ulus’a, Tunalı Hilmi’ye belli yerlere araçla değil toplu taşıma olanaklarıyla eriştirilsinler, bölgeler yaşayan canlı güçlü bir merkez halini alsınlar ve bu araçların bu iç ring yoluna ulaşacağı ana hatlarda da gerekirse alt üst geçitler köprü ve kavşaklar yapılsın trafik hızlı bir şekilde akıtılsın ama bu iç bölgeye dokunulmasın şeklinde bir önemli önerge getirilmişti. Ama bu tür planlar dikkate alınmadı...”

Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim hem Mimarlar Odası hem Şehir Plancıları Odası çok büyük mücadele gösterdiler. Kendimden örnek vereyim. Sadece benim kendi dönemimde Şehir Plancıları Odası Şube Başkanlığı yaptığım dönemde Ankara Büyükşehir Belediyesinin bu yanlış uygulamalarına karşı kırk kadar dava açıldı. Bunlardan 39 tanesi kazanıldı iptalle sonuçlandı. Ama yapıldı. Şimdi buradaki sorun artık bir belediyenin çağdaş kent planlamasına, çağdaş şehirciliğe aykırı uygulamalarını aşmış bir hukuk devleti sorunu halini almıştır. Açılan bir kamu davasında İdare Mahkemesinde açılan bir idari davada eğer dava iptalle sonuçlanıyor ve bu iptal davası iptal kararına rağmen inşaatlar devam edip sonuçlandırılıyorsa yani hukuk bypass ediliyorsa o zaman burada artık bir hukuk devleti sorunu söz konusudur. Açık söylemek gerekirse 2000’lerin başından bu yana hem Mimarlar Odası hem Şehir Plancıları Odası bu konuda ciddi çaba gösterdiler, dolayısıyla en sembolik örnekte aslında Mithatpaşa Köprüsüydü. Çünkü yapılan ilk köprü Mithatpaşa Köprüsüydü ve açılan ilk dava da Mithatpaşa Köprüsüne açılmıştı. Davada yürütmeyi durdurma kararı alındı. Ama hiç unutmuyorum yürütmeyi durdurma kararını Büyükşehir Belediyesi bir iple gerdiği köprünün ortasına bir yazıyla astı. Daha sonra taksicilerle dolmuşçular arka camlarına “mimarlar mühendisler işlerine baksın trafiği şoförlere bıraksın” şeklinde yazılar koydular   taksicilerle dolmuşçular o kağıdı ortasından yırtarak fiili olarak köprüyü kullanıma açmışlardı. Bu aslında sembolik olay daha sonraki yıllardaki olayların habercisiydi. Defalarca benzeri olaylar yaşandı. Defalarca plansız programsız yapılan bu katlı kavşaklar eşliğinde davalar açıldı, davalarda iptal kararları çıktı. Ancak bu kararlar dahi bu kararların kendisi dahi kent yönetimi tarafından kente karşı suç işlemek için kullanıldı. Balkan Kavşağına ilişkin tartışmaları hatırlayın. Yıllar sonra yargıdan iptal kararı çıktıktan sonra yolu kapatacağım şeklinde tehditler savruldu ortaya.

“...Örneğin bulunduğunuz bölge olan İncek’te kaç tane konut yer alacak bu konutlarda kaç kişi yer alacak bu insanlar nerede yiyip içecekler nereden alış veriş edecekler kentin merkezine ve çalıştıkları yerlere nasıl ulaşacaklar gibi soruları düşünerek o kentin üst ölçekli planını yaparsınız. Bu planı yaptıktan sonrada bir ulaşım ana planını yaparsınız. Bu ulaşımın nasıl çözüleceğini ortaya koyarsınız. Bunun arkasından altyapı planı yaparsınız ve tüm planlarınızı artık kültürel tesislerin planlarına varana kadar yaparsınız. Şimdi bu planları yapmazsanız ne olur? Bugün Ankara’da içinde bulunduğumuz durum söz konusu olur. Ankara ne yazık ki son 15 yılını üst ölçek planı olmadan el yordamıyla gelişerek geçirdi.

Ankara biz buna yağ lekesi şeklinde gerilme diyoruz hani bir elbisenin üzerine yağ damladığı zaman elbisenin kıvrımları dikkate alarak amorf yani şekilsiz bir şekilde sağ sola büyür garip bir şekle dönüşür. Ankara’da ne yazık ki yağ lekesi şeklinde büyümüştür. Kimi yerlerde böylesine dağınık bir yerleşim yapısı oluşmuştur ki isteseniz de orada toplu taşım imkanlarını kullanmanız mümkün değildir yine İncek örneği Çayyolu Konutkent ve arka tarafındaki bazı bölgeleri örnek verebiliriz...”

Şimdi burada aslında bir de şuna değinmek lazım bir kere şu yanlış anlaşmayı düzeltmek lazım. Mimarlar ve Şehir Plancıları katlı kavşaklara karşı değildir. Katlı Kavşaklar tüneller köprüler çağdaş kent planlamasında var olan unsurlardır. Ancak bunların nereye yapıldığını nasıl yapıldığı ihtiyaca binaen mi yapıldığı ihtiyaç oluşmadan mı yapıldığı planla yapılıp yapılmadığı sorunu önemli bir sorundur. Bizim karşı çıktığımız şey bir planlama yapılmadan ihtiyaç oluşmadan el yordamıyla bu yatırımların gerçekleşmesidir. Örnek vermek gerekirse yine çok çarpıcı bir örnek var. Ankara’nın 1998 yılında Dünya Bankası’nın katkısıyla bir ulaşım ana planı yapıldı. 8 ciltlik dev bir çalışmadır, matematiksel modellere dayanan bilimsel ve teknik verileri araç sayımlarına dayanan çok önemli bir çalışmadır ve bu çalışmada dendi ki, kent merkezi mümkün olduğu kadar yayalaştırılsın ve toplu taşıma ulaşılabilir hale gelsin kent merkezinin dışındaki bir çeperden geçen bir iç ring yolu oluşturulsun araçlar bu yoldan bu yola kadar geldikten sonra büyük otoparklarda toplansın ve kent merkezine Kızılay’a, Ulus’a, Tunalı Hilmi’ye belli yerlere araçla değil toplu taşıma olanaklarıyla eriştirilsinler, bölgeler yaşayan canlı güçlü bir merkez halini alsınlar ve bu araçların bu iç ring yoluna ulaşacağı ana hatlarda da gerekirse alt üst geçitler köprü ve kavşaklar yapılsın trafik hızlı bir şekilde akıtılsın ama bu iç bölgeye dokunulmasın şeklinde bir önemli önerge getirilmişti. Ama bu tür planlar dikkate alınmadı. Şimdi nüfus projeksiyonunuzu yaptıktan sonra yani bir kentin nüfusu kaç kişi olacak bu nüfusun ne kadarı nerede yaşayacak bunu yaptıktan sonra siz o kentin üst ölçek bir planını yaparsınız. Örneğin bulunduğunuz bölge olan İncek’te kaç tane konut yer alacak bu konutlarda kaç kişi yer alacak bu insanlar nerede yiyip içecekler nereden alış veriş edecekler kentin merkezine ve çalıştıkları yerlere nasıl ulaşacaklar gibi soruları düşünerek o kentin üst ölçekli planını yaparsınız. Bu planı yaptıktan sonrada bir ulaşım ana planını yaparsınız. Bu ulaşımın nasıl çözüleceğini ortaya koyarsınız. Bunun arkasından altyapı planı yaparsınız ve tüm planlarınızı artık kültürel tesislerin planlarına varana kadar yaparsınız. Şimdi bu planları yapmazsanız ne olur? Bugün Ankara’da içinde bulunduğumuz durum söz konusu olur. Ankara ne yazık ki son 15 yılını üst ölçek planı olmadan el yordamıyla gelişerek geçirdi.

Ankara biz buna yağ lekesi şeklinde gerilme diyoruz hani bir elbisenin üzerine yağ damladığı zaman elbisenin kıvrımları dikkate alarak amorf yani şekilsiz bir şekilde sağ sola büyür garip bir şekle dönüşür. Ankara’da ne yazık ki yağ lekesi şeklinde büyümüştür. Kimi yerlerde böylesine dağınık bir yerleşim yapısı oluşmuştur ki isteseniz de orada toplu taşım imkanlarını kullanmanız mümkün değildir yine İncek örneği Çayyolu Konutkent ve arka tarafındaki bazı bölgeleri örnek verebiliriz. Bazen üniversiteden çalışan arkadaşlardan bazı yakınmalar duyuyorum. İşte servislerin onların evinden çok uzak geçtiğini ya da otobüslerin uzak geçtiğini söylüyorlar. Çünkü yerleşim öyle bir dağınık yapısı var ki her evin önüne otobüs götüremeyeceğiniz yere ana hatlardan götürmek zorundasınız. O da insanların evine oldukça uzak kalmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın bu planlı gelişmesi bozuldu. Bu bozulduktan sonra bir de otomobil odaklı bir ulaşım politikası geliştiriliyor. Bugün hepimize dayatılan bir şeydir aslında. İstesek de kolay kolay toplu taşıma kullanılabilir yapıda değiliz. Yani bugün eğer İncek’ten şehrin merkezine ulaşmak istiyorsanız, sadece tek yönde bir buçuk iki saat harcamayı göze almak zorundasınız. Yani nereye gitmek istersek arabayla gitmek zorunda kaldık bu bize dayatılan bir şeydir. Bütün bunları bir araya koyduğumuzda Ankara’da ciddi bir planlama ve ulaşım planlaması krizi vardır diyebiliriz. Bu kriz hayatımızın her alanına yansımaktadır ve her yerde de şark usulü günü birlik el yordamıyla çözümler üretilmeye çalışılmaktadır. Belki bu çözümler anlık olarak bir yerde geçici rahatlatmalar yaratmakta fakat sonrasında daha büyük sorunlar oluşturmaktadır.

“...Ama bu yıl geldiğimiz noktada ne yazık ki Ankara devasa bir otomobil kenti haline gelmiştir. Kişi başına otomobil sayısına baktığınızda Ankara birincidir. Kişi başına konut fazlasına baktığınızda ki Ankara’daki ihtiyaç fazlası çok büyük sayıda konut vardır; Ankara birincidir. Ama kültürel faaliyetlere baktığınızda gerilemektedir ve azalmaktadır. Sanatsal faaliyetlere baktığınızda azalmaktadır. Üniversitelerin kente katkısına baktığınızda azalmaktadır. Oda kötü durumdadır...”

İşte son günlerdeki örnek mesela, belediye kentin içindeki işlek cadde bulvarlarda paralı değnekçilik yaptırmaya başladı. Şimdi bu yanlış değil aslında doğru yapılırsa yanlış değil. Örneğin İstanbul’da bir İst Park örneği var bir belediye şirketi oluşturuldu ve dünyadaki örneklere benzer bir fiyatlandırma ve bir otopark politikasıyla çok çağdaş bir işletmecilik anlayışıyla bu otoparkta kullandırılıyor. Ancak Ankara’daki örnekte bir takım sarı yelekli arkadaşlar sizin önünüzü kesip sizi haraca kesiyorlar ve arabaları Necatibey Caddesi gibi Tunalı Hilmi Caddesi gibi zaten trafik açısından sorunlu yerlerde dikine park ettirerek daha çok trafiği tıkayarak çok ciddi sorun haline getirmiş durumdalar. Bu nedir? Bir şark tipi yönetim anlayışıdır. Bu bir günü birlik yönetim anlayışıdır. Bu bir el yordamıyla yönetim anlayışıdır. Plansız programsızlıktır. Ankara’nın ne yazık ki içinin boşalmasından daha büyük tehlike budur. Sorgulanması gereken şey de budur. Biz bugünlerde hani Merkez Bankası, Ziraat Bankası, Halk Bankası’nın taşınmasından yakınıyoruz ya, bunlardan çok daha büyük problem aslında budur. Eğer Ankara çağdaş bir planlama anlayışıyla gelişseydi bu konular bitse dahi Ankara’ya bir etkisi olmayabilirdi. Ama bu yıl geldiğimiz noktada ne yazık ki Ankara devasa bir otomobil kenti haline gelmiştir. Kişi başına otomobil sayısına baktığınızda Ankara birincidir. Kişi başına konut fazlasına baktığınızda ki Ankara’daki ihtiyaç fazlası çok büyük sayıda konut vardır; Ankara birincidir. Ama kültürel faaliyetlere baktığınızda gerilemektedir ve azalmaktadır. Sanatsal faaliyetlere baktığınızda azalmaktadır. Üniversitelerin kente katkısına baktığınızda azalmaktadır. Oda kötü durumdadır. İşte bütün bunlara bir çözüm olması için yeni bir heyecan yaratmak Ankara’da güzel şeyler var demek için biz bu projeyi oluşturduk. Ümit ediyoruz biz elimizden geldiği kadar da bu projeye sahip çıkıp takip etmeye çalışacağız. Bakalım nereye varacağız.

Bir de bu kadar konuştuktan sonra bize kendinizi tanıtır mısınız?

Konuşmamın başında söylediğim gibi bir şehir plancısıyım. Ankara doğumluyum. Karadenizli bir ailenin Ankaralı çocuğuyum. Ama ben Ankaralıyım. Yani bir ikinci kuşak Ankaralı olduğumu söyleyebilirim. Ankara’yı gönülden seven Ankara’da kendini bulmuş bir kişiyim. Hatta şöyle bir küçük ilginç bir olay var onu da anlatayım size. Geçenlerde Ankara’daki Kavaklıdere Derneği bir yazı yarışması düzenledi. Aydın Köymen anısına bir semt Kentim Semtim ve Kendim isimli bir yazı yarışması ben de bu yarışmaya bir İstanbul öyküsüyle katıldım ve yazı yarışmasında sağ olsunlar birinciliğe layık gördüler beni. Sonradan düşündüm –hatta 25 Mayıs’ta da ödül töreni olacak inşallah– niye bir Ankaralı olarak İstanbul’a ilişkin bir öyküyü niye yazdım ben ve şöyle bir cevap buldum: İnsan İstanbul’u sevmesi ve anlaması dahi aslında Ankaralı olabilir. Çünkü Ankara zihnimizdeki serin bir sığınak çalışmalarımız için disiplinli bir ortamdır. Ankara’yla ilgili her yere baktığınızda üretkenlik verimlilik ve zeka ürünü görüyorsunuz. Derli toplu tanımlı bir şeyler görüyorsunuz. Ankara sanırım bana her şeyden öte bunları verdi. Ama bunları ondan almamı sağlayan çok ciddi bir eğitim sürecinden geçtim ki bunun en önemli kısmı Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Şehir Planlamayı bitirdim. Orada bizim mesleğimizin Ankara içinde çok önemli olan insanlar olan Prof. Dr. Raci Bademli Prof. Dr. Gönül Tankut, Prof. Dr. Baykan Günay gibi önemli isimlerin öğrencisi olma fırsatım oldu.

Gönül Tankut’un bayağı yayınları vardır.

Tabii Gönül Hanım mesela bizim projemize konu olan Jansen Planını keşfeden ve kamuoyuna tanıtan isimdir. “Bir Başkent’in Mimarı” kitabı hakikaten milat olmuştur. Raci Bademli 1989–94 yılları arasında Ankara’nın Mimar Müdürlüğünü de yapmış İmar Daire Başkanlığını yapmış çok önemli bir şehir plancısıdır. Bu eğitimden geçtikten sonra dediğim gibi 8 yıl kadar Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde İmar Dairesinde Şehir Plancısı olarak çalıştım. Bu da benim için çok önemli bir deneyimdi. Çünkü Ankara’yı karış karış dolaşma, öğrenme fırsatım oldu. Mesleğimin inceliklerini ikinci bir eğitimden neredeyse ikinci bir üniversiteden mezun olacak derecede orada öğrenme şansım oldu. Arkasından Kültür ve Turizm Bakanlığı Müdürlüğü’nde çalıştım ve Ankara İl Özel İdaresinde kamudaki görevimin son yıllarında çalıştım. O zamanda Ankara’nın Stratejik Planını yapmak kısmet oldu bana. Ankara’nın bütününün stratejik planını yaptım ve bu planla çeşitli uluslararası ödüller kazandık. Çünkü dünyada ve Türkiye’de yapılmış en katılımcı planlama örneklerinden bir tanesi olarak kabul ediliyor şuanda literatürde. Bütün bunlar olurken bir yandan da akademik kariyerim devam etti. Önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kentsel Politika Planlaması ve Yerel Yönetimler Yüksek Lisans Programından mezun oldum. Bu yüksek lisansımda Kentteki Kollamacı ve Himayeci İlişkilere ilişkin araştırma yaptım. Kollamacı ve himayeci ilişkileri biz halk arasında köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek şeklinde özetleyebiliriz. Ahbap çavuş ilişkileri de diyebiliriz. Biliyorsunuz bizim kentlerimizde toplumumuzda aslında işler çoğunlukla ahbap çavuş ilişkileriyle yürür ve bu ilişkilerin kentlere etkisini inceliyorum. Arkasından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde yine Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi doktora programına başladım. Doktorama başladıktan 1 sene sonra bir yıllık bir ara verip İngiltere’ye gittim ve Avrupa Birliğinin Jean Monnet Bursuyla ve orada İngiltere’de Kent Üniversitesi Canterbury’de Kent çalışmaları alanında bir yüksek lisans çalışması daha yaptım. Orada da Türkiye’deki centralization yani merkezileşme yetkilerin yerel yönetimlere devrik çalışmalarını inceledim. Sonra Türkiye’ye döndükten sonra doktora çalışmamı tamamladım.

Doktoranın konusu da aslında sizinle yaptığımız konuşmalara da çok yakından ilgili Ankara’nın son 20 yılındaki planlama sürecine ilişkin siyasal ilişkileri mercek altına aldım. Yani 1985 ve 2005 yılları arasında Ankara’da Kent Planlamanın Siyaseti konulu bir doktora çalışmam oldu yaptım. Arkasından 2009-2010  yılına geldiğimde artık devlette çalışmanın da benim için olanaklarının kalmadığını gördüm. Çünkü bürokrat olarak bir noktadan sonra iki yolunuz vardır ya emekliliğe kadar bir köşeye çekilmeyi kabulleneceksiniz ya da siyasete bulaşmayı içinize yedireceksiniz. Ben ikisini de yapamadım ve akademisyen olmaya karar verdim. O noktada üniversitemizdeki vizyonel insanlar olan  Prof. Dr. Halil İbrahim Ülker ve Prof. Dr. İsmail Bircan hocalarımız bana sahip çıktılar. Yaptığım çalışmaları da zaten takip ediyorlardı. İsmail Bircan hocamızla Ankara Stratejik Planından tanışıklığımız başlar ve bu sahip çıkmalarının neticesinde de, iki senedir de Atılım Üniversitesi Siyaset Bilimi Kamu Yönetim Bölümünde çalışmalarımı devam ettiriyorum. Bütün bunların yanı sıra edebiyat çalışmalarım var yayınlanmış 40’a yakın ödüller almış öykülerim var. Müzikle yakından ilgiliyim. Klasik Türk Müziğiyle yakından ilgiliyim.

Affedersiniz kaç yaşındasınız?

37 yaşındayım.

Çok gençsiniz Klasik Türk Musikisi ile gençler pek ilgili değildir.

“...Benim hayat felsefem şu insan hayatında kendine seçenekler oluşturmalıdır. Ama bu seçeneklerin her biri de birbirini beslemelidir. Bu besleme sonucunda çok daha verimli şeyler üretebiliriz. İnsanlarla çok daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz. Yani dünya miras alanının müzikle ilgisi yok gibi gözükebilir. Ama Karpiç Lokantası içinde hangi müziklerin çalındığını bilmeden dünya miras alanını çalışamazsınız ya da Klasik Türk Müziğini kentlerle ne alakası var diye düşünülebilir. Ama o Klasik Türk Müziğinin makamları zamanında hangi kentlerde hangi binalarda çalındı bunu anlayamazsanız o müziği de anlayamazsınız. Bunlar üzerinden farklı toplum kesimlerinden farklı insanlarla anlaşamazsınız anlaşma kuramazsınız. Dolayısıyla bu anlayış içerisinde benim aslında temel amacım bulunduğum yerlerde ürettiklerimle insanlarda bir kent ve kentsel kimliğe kentli olmaya ve içinde bulundukları kente karşı bir aidiyet sahiplenme hissi oluşturabilmek. Ama burada dört şeyi çok önemsiyorum. Bunlar olmazsa yapılan her şey yarım kalır gibi gelir iyi niyet yani yaptığımız her şey iyi niyetli hareket etmek durumundasınız. İkincisi samimiyet, samimi olmak zorundasınız. Kötü niyetliyseniz bile samimi olmak zorundasınız. Kötü niyetimizde bilimsel bilgiye dayanmak ve son olarak biraz böyle kulak memesi kıvamı diyorum ben ona incelik ve derinlik olması yapılan şeyde...”

Gençlerin son yıllarda Klasik Türk Müziğine çok yoğun bir ilgisi var. Ben tabii enstrümantal kısmıyla yakından ilgileniyorum. Ney Sanatçısıyım aynı zamanda. Yaklaşık senede en az iki üç konser veriyoruz. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Klasik Türk Müziği Topluluğunun bir üyesiyim aynı zamanda. Ama bütün bunların ortak noktası yani farklı şeyler gibi görünüyor farklı alanlar. Benim hayat felsefem şu insan hayatında kendine seçenekler oluşturmalıdır. Ama bu seçeneklerin her biri de birbirini beslemelidir. Bu besleme sonucunda çok daha verimli şeyler üretebiliriz. İnsanlarla çok daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz. Yani dünya miras alanının müzikle ilgisi yok gibi gözükebilir. Ama Karpiç Lokantası içinde hangi müziklerin çalındığını bilmeden dünya miras alanını çalışamazsınız ya da Klasik Türk Müziğini kentlerle ne alakası var diye düşünülebilir. Ama o Klasik Türk Müziğinin makamları zamanında hangi kentlerde hangi binalarda çalındı bunu anlayamazsanız o müziği de anlayamazsınız. Bunlar üzerinden farklı toplum kesimlerinden farklı insanlarla anlaşamazsınız anlaşma kuramazsınız. Dolayısıyla bu anlayış içerisinde benim aslında temel amacım bulunduğum yerlerde ürettiklerimle insanlarda bir kent ve kentsel kimliğe kentli olmaya ve içinde bulundukları kente karşı bir aidiyet sahiplenme hissi oluşturabilmek. Ama burada dört şeyi çok önemsiyorum. Bunlar olmazsa yapılan her şey yarım kalır gibi gelir iyi niyet yani yaptığımız her şey iyi niyetli hareket etmek durumundasınız. İkincisi samimiyet, samimi olmak zorundasınız. Kötü niyetliyseniz bile samimi olmak zorundasınız. Kötü niyetimizde bilimsel bilgiye dayanmak ve son olarak biraz böyle kulak memesi kıvamı diyorum ben ona incelik ve derinlik olması yapılan şeyde.

Kimi zaman sebebi ya da nedeni belli olmayan amaçlarıyla yola çıkılabiliyor projelerde. İyi niyet ve samimiyet eksikliği olabiliyor. O proje ya da o fikirlerden pek hayır gelmiyor ya da iyi niyetli ya da samimiyetli yola çıkılıyor ancak konuyla ilgili bilimsel ya da teknik destek bulunmuyor o zaman da ortaya çok başarılı sonuçlar çıkmıyor. İyi niyet samimiyet hatta bilimsel bilgi oluyor. Ama estetik açıdan zayıf oluyor ve tekrar ortaya bir şey çıkıyor. İçinde bulunduğumuz kent Ankara’nın bu dört unsuru zamanında çok iyi örnek olduğunu düşünüyorum. Bizim de bundan sonra bunların üzerinde durmamız gerektiğini düşünüyorum hep beraber. Sizin kütüphanenizde yaptığınız güzel çalışmalarınızla. Bu yolda en azından mesafe kat ettiğimizi düşünüyorum ben, üniversite olarak son yıllarında.

Ellerinize sağlık. Öğrenci çalışıyor mu projede?

Bu projemizde çalışmıyor. Ama eğer devamı gelirse öğrencilerimiz çalışacak.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyoruz.