Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
3 Ayda bir yayınlanır.

KÜRESELLEŞME
DEĞİŞEN ÜNİVERSİTE VE
"ÜNİVERSİTENİN ÖLÜMÜ" TARTIŞMASI

 

Prof.Dr.Oya Batum Menteşe

Atilim Üniversitesi

Fen Edebiyat Fakültesi Dekan

 

i

Abstract

The essay begins with a different definition of "globalization" than the well known one which describes globalization as the turning of the world into a "global village" due to the power of global electronic media; the  proposed definition is based on economic globalization caused by the constant growth and profit maximization policies of multi-national corporations who wish to exert power control over public and state institutions to reach their aims.

Following a brief history of the "university" as an institution and as a concept, the essay looks into the changes brought on by economic globalization to the "university" structurally and conceptually and observes that these changes have started "the death of the university debate", particularly in the U.S. and Great Britain where the universities seem to be going more and more under corporate control. The humanities and arts and sciences, being more vulnerable due to their areas of study which are incompatible with "corporate" aims, are more under the threat of "death. The essay looks into the possible ways in which the humanities can counter or cope with the new problems caused by "globalization".

Key-words:  globalization; multi-national capitalism; new paradigm; corporate universities; death of universities; humanities; arts and sciences; death of literature.

      Özet

Makalede küreselleşmenin, dünyanin küresel elektronik medya nedeni ile "küresel bir köy" olduğu şeklinde yapilan tanimin yerine çok uluslu kapitalizmin dünya hegemonyasi kurarak her zaman daha karli ve daha güçlü olma hedefleri çerçevesinde yapilan yeni bir "ekonomik küreselleşme" tanimi ile ele alinir. Üniversitenin kisa bir geçmişine değinildikten sonra, üniversitenin küreselleşme olgusundan hangi alanlarda etkilendiği, nasil değişimler geçirdiği ele alinir. Üniversitenin bu etkilenme sonucunda salt istihdam odakli ve bu sebepten piyasa destekli bir eğitim ön gördüğü için kavram olarak da değiştiği ve bu değişimin, özellikle Birleşik Amerika Devletlerinde ve ingiltere'de "Üniversitelerin ölümü" tartişmasini başlattiği dile getirilir. Devlet desteğinin üniversitelerden çekilmesi, korporasyonlarin eğitime yatirim yapmalari ve istihdam odakli eğitim misyonu en çok bu koşullara uyum sağlayamayan insani bilimler ve temel bilimler alanlarini etkilemiş, bu alanlarda öğrenci ve öğretim elemani kaybina hatta bazi bölümlerin kapanmasina neden olmuştur. Makale buradan geri dönüş olup, olmayacaği sorusuna cevap arayarak sonuçlanir.

Anahtar Sözcük: küreselleşme; çok-uluslu kapitalizm; yeni paradigma: korporasyon üniversiteleri; insani bilimler; fen-edebiyat; edebiyatin ölümü.

Küreselleşme:

Değişen Üniversite ve Fen Edebiyat Fakülteleri

1990'li yillara kadar dünyada çok da ciddiye alinmayan "küreselleşme" olgusu, yaşamlarimiz her gün daha fazla değişime zorlandikça, 2000'li yillarla birlikte tüm nüanslari ile tanimlanmaya ve tartişilmaya başladi. Önceleri, küresel elektronik ağlar ve sanal dünyalarla yaşantimiza giren küreselleşmenin tanimi, sosyal bilimciler tarafindan bu gelişmeler çerçevesinde yapildi, örneğin 90'li yillarda şöyle tanimlarla karşilaşiyoruz.

kavram olarak küreselleşme, hem dünyanin daralmasi,

hem de dünyanin bir bütün olarak algilanmasinin yoğunlaşmasi

anlamini taşir. (Gupta 4)    

Hiç şüphesiz, yanliş olmayan ve hala yaygin kullanilan bu ve benzeri tanimlar, dünyanin, elektronik ağlar ve medya'nin etkisi ile "küresel bir köy" oluşuna işaret ederler ancak çok farkli boyutlarda değişimler yaşanmaya başlaninca bu tanimlar yetersiz kalmiş küreselleşme olgusunun tekrar tekrar incelenmesi ve tanimlanmasi zorunlu olmuştur.Bugün tüm küreselleşme tanimlarini içine alan "şemsiye" tanim "ekonomik" küreselleşme bağlaminda yapilan tanimdir.

Ernest Mandel 1975 de yayimladiği Kapitalizm'in Son Dönemi adli kitabinda kapitalizmin gelişmesini üç aşamada değerlendirir. Sirasiyla 19. y.y piyasa kapitalizm'i, 20. y.y. tekelci kapitalizmi ve son aşama endüstri sonrasi çok uluslu kapitalizmi, ki Mandel bunu ayni zamanda neo-emperyalist dönem olarak tanimliyor; ona göre, bu son aşamada teknolojik gelişmeyi tekelinde tutan çok-uluslu kapitalsizim, küresel ekonomiye hakim olmuştur. Bunun sonucunda da ülkelerin politik ve ekonomik alanlarinin kontrolü, ulusal ve yerel güç sistemlerinin elinden, çok uluslu güçlerin eline geçmiştir. (Mc. Caffery 104-8)

Bu ve benzeri görüşler çerçevesinde "küreselleşme" çok uluslu kapitalismin sürekli büyüme ve kazanç maksimizasyonu hedefleri doğrultusunda ülkelerin, ekonomik, siyasi ve kültürel kurumlarini kontrol altinda tutmak için oluşturduğu bir üst yapidir, diye tanimlaniyor.

Çok uluslu kapitalizm bir yandan çağdaş tekno-bilimin, medya ve reklam sektörünün tüm olanaklarini kullanip en parlak beyinleri de kendilerine çekerek, kendi çok-uluslu "hybrid" kurumlarini ülkelerde hakim kilarken, diğer yandan da neo-liberal politikalar üreterek yeni bir takim değerleri o ülkelerde kabul ettirme yoluna giderler.

Sosyalizmin başarisizliği ilan edilir; ulusal üst kimliğin, sinifsal ve cinsiyetçi ayrimin yerine, etnik ve dini kimlikler, grup kimlikleri ve çok kültürlülük konulur, böylece ulusal kimlik ve ulusal sinirlar zorlanir; diğer yandan da bireycilik, yarişmacilik ve kapitalizm'den başka alternatif olmadiği görüşleri geleneksel değerleri zorlar. Böylece kapitalist yapilanma "küreselleşme" kavrami arkasina saklanarak, hegemonyasini güçlendirmektedir.

Bu tür gelişmelerin dişinda kalmasi gerektiğine inanmak istediğimiz üniversite nasil bir kurumdur? Küreselleşmeden etkilenebilirmi?.

Üniversite sözcüğü, Latince "hoca ve öğrenciler topluluğu" anlamina gelen "üniversitas" sözcüğünden kaynaklanan bir sözcük olmakla birlikte zaman içerisinde yine Latince "universalis" yani evrensel sözcüğünün, geniş kapsamli, çok amaçli, evrensel düşünce gibi çeşitli anlamlarini da yüklenmiştir. ilk üniversitelerin Orta Çağ'da kiliselerin himayesinde kurulduklarini biliyoruz. Ülkemizde de ayni şekilde medreseler Müslümanliğin himayesinde gelişmişlerdir. Orta Çağdan, 19. y.y'in sonlarina kadar kilisenin etkisinde kalan "üniversite", 19. y.y sonlarinda liberal görüş, özgür düşünce ve özgür bilimsel araştirma iddialari ile ortaya çikan Alman Humbolt Üniversitesi modelini benimser, ve ilk kez bilimde laboratuar ve seminer çalişmalari yapilir, 19. y.y'da Alman modeli Fransiz ve ingiliz modellerini geçerek yaygin kabul görmüştür.

20.y.y.'in başinda dünyada endüstri devrimini ilk tamamlayan ülke olan Büyük Britanya, üniversiteyi kitlelere açmada öncü olur. Özellikle 20. y.y. ilk yarisinda ingiliz Üniversiteleri önde gitmektedir. 1963 de yayimlanan bir raporda, ingiliz Üniversitelerinin hedefleri şöyle siralanir; beceriler eğitimi vurgulanirken, kültürlü ve gelişmiş bireyler yetiştirebilmek için zihinsel gelişimin vurgulanmasi; bir yandan doğrular aranirken, diğer yandan ortak kültürün gelişmesi, hedeflenmektedir.

Görüldüğü gibi 20.y.y. başinda ingiltere'de ve Bati'da üniversite salt meslek eğitimi veren bir kurum değil, kişiliklerin, zihinlerin ve kültürün gelişmesini üstlenen bir kurum olarak öne çikar. Bu denge ne zaman bozulur?

Alman felsefeci Dilthey daha 19. y.y. son onyillarinda bu dengenin bozulmakta olduğuna dikkati çeker "Bilim [ve teknolojinin] yaşama hakimiyetinin yaşam deneyimimizin çok önemli  bir kismini dişladiğindan söz eder. Ona göre çağdaş felsefe ve kültürün içi boşaltilmiştir. Bunun nedeni endüstri devriminin ve kapitalizmin gelmesi ile kaybolan değerlerin yerine yeni değerlerin konulamamasidir. (Hamilton 68)

Gerçekten 1891 de Amerikali Endüstri devi Andrew Carnegie, Pierce işletme Koleji mezunlarina yaptiği konuşmada, mezunlari zamanlarini ölü diller (Latince, Yunanca) öğrenmeye harcamak yerine daktilo ve steno öğrenmeye ayirdiklari için kutlamaktadir. Başka bir Amerikali sanayici 1911 de yine bir üniversite mezuniyeti konuşmasinda mezunlari şöyle uyarir, "Edebiyat zevki olan, hiç kimsenin mutluluğu hak ettiğini söyleyemeyiz, sadece yararli olanlar mutluluğu hak etmektedirler". Çok da ciddi gibi görünmeyen bu sözler, aslinda üniversitenin gideceği yöne işaret etmekte idiler. 1997 de postmodern düşüncenin öncülerinden Fransiz felsefeci Jean Francois Lyotard üniversitenin 20. y.y.'in sonlarinda vardiği noktayi şöyle dile getirir.

Yükseköğretim hedefinden şaşmiştir. Yüksek öğretim artik idealler değil beceriler öğretmek üzere planlanan bir eğitim olmuştur. Orada artik bilgi hedef değildir, bir amaca hizmet eden araçtir. Bilimde ve yükseköğretimde performans bilginin önüne geçmiştir ve üniversite her gün biraz daha fazla güç odaklarinin istediği çerçevede şekillenmektedir. Yükseköğretim bundan böyle "Bu doğru mu?" sorusuna cevap aramayacaktir, sadece "Bunun yarari nedir?" "Fiyati nedir?" ve "Satilabilir mi?" sorularini cevaplayacaktir. (Storey 175)

Gerçekten Bati'da 1980'lerden başlamak üzere, 2000'li yillarda hizlanarak artan değişim rüzgarlari önce üniversitenin kavram ve hedef olarak değişmesine, sonra yapisal olarak değişmesine yol açar.

2010 yilinda ingiltere'de "Browne Report" adi ile anilan ve üniversitelerden devletin mali desteğini çekip üniversiteyi piyasa rekabetine açan kolayliklarin getirildiği yasa kabul olur.

Yine 2010 yilinda Londra'daki Middlesex Üniversitesi dünyaca ünlü Felsefe bölümü kapatilir. Nedeni yeterince para getirmemesidir. Middlesex felsefe profesörleri dünyaca ünlü olabilirler ancak Kant ve Hegel'i çalişmak para getiren bir uğraş değildir. Bunu takiben Liverpool, Sussex ve Londra King's Koleji felsefe bölümleri ya kapatilir yada küçültülür, yine ayni tarihlerde benim de defalarca ziyaret ettiğim ve içinde birkaç yüksek lisans ve doktora programinin yürütüldüğü Warwick Üniversitesi Çeviri ve Kültür Araştirmalari Merkezi "redundency" (işe yaramazlik) gerekçesi ile kapatilir.

Bu gelişmelere karşi çikan Hindistan doğumlu ingiliz yazar bilim tarihçisi Kenan Malik bir makalesinde ingiliz Üniversitelerinde yaşanan bu değişimin yeterli fon bulamamadan öte bir değişim olduğuna işaret ediyor. Ona göre ingiliz hükümetinin son on yilda aldiği bazi kararlar, üniversiteyi tümü ile değiştirecektir. Bu kararlar; piyasanin üniversiteye girmesine izin verilmesi, öğrencilerin tüketici olarak görülmesi ve eğitime faydaci yaklaşimdir. Malike'e göre böylece üniversiteler şirkete, öğrenci de tüketiciye dönüşmüştür. Bir siyasetçinin öğrencilere "yükseköğretimde daha seçisi ve daha talepkar olunuz" diye seslenmesini eleştiren Malik, ne öğrenci tüketicidir ne de eğitim bir ürün, eğitim hoca ile öğrenci arasindaki o hassas ilişki ve bu ilişki sonrasinda, öğrenciyi değiştiren bilginin elde edilişidir. Tüketici hazir bir ürünü alandir, eğitim hazir ürünü eleştiren, sorgulayan zihinleri yaratmaktir. (www.kenanmalik.com/essays/bergens). Akademik kalitenin önemi de buradadir.

Ülkemizde üniversite küreselleşmenin etkisinde nasil kalmaktadir?. Hemen bizim de katilmayi kabul ettiğimiz Avrupa eğitimini şekillendiren Bologna ve ilgili süreçlerine bakmak bize bir şeyler söyleyebilir. Bologna ve Lizbon süreçleri öncelikle Avrupa Birliğinin ABD ile rekabet edebilme, dünyanin güçlü ekonomileri arasina girebilme hedeflerinden kaynaklanmaktadir. Bu bizzat Bologna sürecinin yeterlilikler konusunun öngörüsü olarak belirtilmiştir. Yeterliliklerin, rekabetçi ekonomiye, bilgi toplumuna, Avrupa ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarina uygun mezunlar yetiştirebilmek üzere düzenlenmesi öngörülmektedir. Ayrica bilginin sürekli üretilmesi, bunun da ekonomilerin istediği şekilde yapilmasi beklenmektedir.  Bu süreçlere göre Üniversiteler "rekabetçi ekonomi" ve "bilgi toplumuna" üretken olarak katilabilecek ve sektörlerin beklentileri doğrultusunda, uluslararasi istihdam edilirliği yüksek eleman yetiştirmekle yükümlü olacaklardir. Bunun yani sira analiz, sentez, dinamik düşünme, bağimsiz araştirma gibi zihinsel gelişim sağlayan kavramlar vurgulanacaktir ki zaten sürekli bilgi üretimi de bu zihinsel beceriler geliştirilmeden mümkün olamaz. Tek başlarina yanliş olmayan bu hedeflerin, tek yanli oluşlari, yani salt mesleki eğitimi ve istihdam edilebilirliği ve onlari besleyen değerleri vurgulamalari ve verilen tüm eğitimin "sektörlerin" istekleri doğrultusunda yapilmasini öngörmeleri dikkat çekicidir. Hiçbir kavramin masum olmadiğini düşünürsek, bu görüşlerle bütünleştirilen ve Bologna süreci idealleri arasinda gösterilen kültürler arasi uzlaşma, demokratikleşme, eşit haklarda buluşma gibi hedeflerin de tek tarafli çaliştirildiklarinda, bilgi ve kaliteli iş gücünün gelişmiş ülkelere yönlendirilmesini hizlandiran hedefler olabileceklerini görebiliriz, aslinda dünyayi yönetenler için bu değerler zaten hep tek tarafli işlemiştir.

Bütün bunlari söyledikten, hemen sonra, burada Bologna sürecinden vazgeçilmesi gerektiğini kastetmediğimi de ifade etmek isterim. Her şeyden önce, değişen bir dünyaya uyacak bir üniversite vizyonu ve modeli geliştirmek zorunludur. Bu zorunluluk tüm ülkeleri "yükseköğretim" paradigmalarini değiştirmeye zorlamaktadir. Avrupa birliğinin bir parçasi olmayi hedefleyen Türkiye'nin böyle bir sistemin içinde yer almasi da gereklidir. Küresel değişimler bunu zorunlu kilmaktadir. Bilgi çağinda yaşadiğimiz doğrudur, bilginin ekonomik, toplumsal ve kültürel hayatimizi tarihte hiç olmadiği kadar şekillendirdiği de doğrudur, böylesi bir çağa ayak uyduracak bireylerin yetiştirilmesi, dolayisi ile ülkemizin rekabet gücünün geliştirilmesi, geleneksel üniversite modeli içinde gerçekleştirilemez. Çünkü bilgi yoğun toplum sürekli değişken, dolayisi ile karmaşik ve yoğundur.

istanbul politikalar merkezi yayinlarindan çikan "Neden Yeni Bir Yüksek Öğretim Vizyonu" adli kitapçiğin yazarlari Profesörler Ergüder, şahin, Terzioğlu ve Vardar bu konuda şunlari söylemekteler:

            Artik günümüzde bilgiyi sürekli yenilemenin gerekliliği kesindir,

bu yapilmazsa, deyim yerinde ise, saha dişina itilmek kaçinilmazdir. işte bu sebepten (yani bilginin sürekli yenilenmesi zorunluluğundan) şirketlerde "hizmet içi eğitim" verilmekte, yine ayni sebepten yaşam boyu eğitim patlayan bir sektör haline gelmektedir. (12)

Yine bu değerli profesörlere göre, toplumlari kökten değişime zorlayan olgulardan biri bilginin artan üretimi ve hareketliliği ise, diğeri küreselleşmedir (burada değerler ve kurumlar bazinda dünya ile bütünleşme anlaminda kullaniliyor). Bilgi yoğun toplum ve küreselleşme olgularinin birbirleriyle etkileşiminin sonuçlarindan biri de, insanlarin (hem bilgi, hem de iş'e ulaşma anlaminda) sinirlar ötesi arayişlara girmeleridir. işte Bologna sürecinin bu anlamda işlevi önemlidir, yükseköğretim mezunlarinin değişik ülkelerde daha kolay iş bulmalarinin yolunu açmaktadir. Bilgi ve rekabet çağinin ve küreselleşme olgusunun diğer bir tezahürü, "World University Ranking" "Dünya Üniversiteleri Siralamalari" sistemleri olarak karşimiza çikiyor. Değişik dünya üniversitelerinin ve bazi yayin kuruluşlarinin ortaya attiği bu sistemler, üniversiteleri bir kalite standardina oturtmak yanisira, hiç şüphesiz kendi üniversitelerini veya kurumlarini küresel oyuncu ve lider yapma hedeflerini de barindirmaktadir, ancak yine de ulaşilan sonuçlar ilan edilip, yayinlandiklarinda dünyanin dikkatini çekmekte ve doğru olarak kabul edilmektedirler. En azindan bu sebepten bu sistemler yok sayilamazlar. Hiç şüphesiz bazilarinin kabul edilemeyecek bazi ölçütleri vardir, örneğin Jiao Tong üniversitesi siralama sistemi sözcüsü Dr. Cheng ODTU de verilen konferansta şu sözleri söylemiştir: objektif kriterlerle ölçülmedikleri için, edebiyat ve güzel sanatlar yayinlarini değerlendirmeye almiyoruz. Dahasi Edebiyat Nobel'i ödülü alan kişi ve kurumlari da değerlendirme dişi tuttuklarini belirtmiştir. Öncelikle "saha dişina atilmamak" ve küresel oyuncu olabilmek için bu rekabet içine girilmesi zorunludur. Onun yani sira bazi ölçütlerin de üniversitelerimizde uygulanmasinin akademik kaliteyi yükseltmek bakimindan yararli olacağina inaniyorum.

Kanimca değerli bilim adami Prof. Ural Akbulut ekibi ile ülkemizde URAP Dünya Üniversiteleri Siralamalari Sistemini kurup uygulamaya açarak, bu konuda yapilabilecek en doğru şeyi yapmiştir. Bu küresel oyunda, biz de variz, hem de sizin değerlerinizden aşaği olmayan değerlerle variz demiştir.

Küreselleşmenin diğer bir tezahürü de hepinizin bildiği gibi, "bilimsel yayin" taniminin daraltilarak salt uluslararasi endeksli dergilerde yapilan yayinlarla ve onlara yapilan atiflarla sinirlandirilmasidir, dünya üniversiteleri siralamalari sistemleri, bilimsel yayin kriterleri de aynidir. Hemen, bunun tümü ile olumsuz veya yanliş olduğunu düşünmediğimi söylemeliyim., "bilimsel yayin" tanimi ülkemizdeki bir çok akademik dergi ve yayinin daha düzenli ve en azindan belli akademik ölçütler çerçevesinde çikmasina yol açmiştir, ve bir çok üniversite dergisi uluslararasi endekslere girmiştir. Ayrica Türk bilim yaşaminin yüz karasi olan intihal'de bir nebze engellenmiştir. Ancak dikkat edilecek nokta tüm endekslerin Amerikali medya devi Murdock'un ortak olduğu Thomson and Reuteurs'dan alinmakta olduğudur, dolayisi ile ölçütler bizim dişimizda oluşturulmakta ve bilgi belli bir yöne akmaktadir. Belki de Prof. Akbulut'un siralama sistemleri için yaptiğinin, bir benzeri de endeksler için yapilmalidir, yani üniversiteler bir araya gelerek kendi endekslerini oluşturmalidirlar. Bunun yani sira, bir çok alanda yayinlarin ingilizce yapilma zorunluluğu az da olsa Türkçe'nin bilim dili olmasini engelleyici bir durumdur.

Tabii ki, bu gelişmeleri henüz başlangiç olarak düşünmemiz gerekir, çağin gereksinimlerine cevap verilebilmesi için, halen YÖK tarafindan yürütülmekte olan "yüksek öğretimi yapilandirma çalişmalari" içerisinde ön görülen bazi değişiklikler yarinin bugünden çok daha farkli olacağina işaret etmektedirler. Örneğin "Yükseköğretim'in Yeniden Yapilandirilmasina Dair Rapor" başlikli yayinda, performansa göre ücret önerisi yani sira, "yükseköğretim kurumlarinin mali kaynaklarinin çeşitlendirilmesi önerilmekte, …[mevcut] devlet desteğinin yani sira yeni destek mekanizmalari da  bu sistemde yer alacaktir"(1-2) denilmektedir. Devlet desteğinin belli ölçüde devlet üniversitelerden çekilmesi, performansin öne çikarilmasi hiç şüphesiz önemli değişiklikleri de beraberinde getirecektir.

Değerli Profesörler, Ergüder, şahin, Terzioğlu ve Vardar, adi geçen eserlerinde bilgi ve rekabet çağinin klasik tek tip üniversitenin yerine geçebilecek yeni üniversite türlerini şöyle siralamaktalar:

         Araştirma Üniversiteleri

            Öğretim-Öğrenim Ağirlikli Üniversiteler

            Sanal Kurumlar

            Devlet tarafindan fonlanan kurumlar

            Kar amaci gütmeyen özel kurumlar

            Kar amaci güden özel kurumlar

            şirket üniversiteleri

            Salt belli disiplinlerle eğitim veren üniversiteler

            Sinir ötesi üniversiteler (14)

Ne yazik ki bunlari tek tek incelemek konu ve zaman dişina taşmak olacaktir. Burada "Küreselleşme" ile çok yakin ilişkisi olan, Lyotard ve Malik'den verdiğim alintilarda da bir parça değindiğim, "üniversitelerin ölümü" tartişmasina değinmek, bunun için de 21. y.y. da ortaya çikan iki yeni tip üniversite den söz etmek istiyorum. Bunlar Korporasyon Üniversiteleri ve Innovasyon Üniversiteleridir.

Korporasyon yani (Çok uluslu şirket) Üniversiteleri ABD de çok uluslu şirketlerin, kendi üniversitelerinde, kendi kurumlarinda istihdam edebilecekleri elemanlari, yöneticileri yetiştirmek üzere kurduklari üniversitelerdir. Bunlar hem "company specific" hem de "job specific"    (belirli şirket, belirli iş) kurumlardir, ve bunlara üniversite denmesi gerçekten fevkalade abestir. Bu gün sayilarinin, Walt Disney, Boing ve Motorola şirketlerine ait olanlar da dahil 2000'i aştiği söyleniyor.

Innovasyon Üniversiteleri ise Hindistan da Hindistan'in bilim alaninda küresel oyuncu olma hedefleri çerçevesinde kurulmuş üniversitelerdir, sayilarinin 400'e ulaştiği biliniyor. Hedefleri yeni bilgi üretme ve uygulama; zaman içerisinde kültürlerarasi ilişkileri geliştirerek, bilgi aliş verişini sağlamak; eğitim ile araştirma arasindaki sinerjiyi kurarak innovasyonu sürekli kilmak; ve elde edilen sonuçlari insanliğin refahi ve mutluluğu için kullanmak. Burada yine kavramlarin masum olmadiği var sayimindan hareketle, "insanliğin refahi" ibaresine şüphe ile yaklaşarak, sonuçlardan kimlerin nasil kazançlar elde edebileceklerini sorgulayabiliriz. Ancak, bu iki üniversite tipi, çalişmalarini, hedeflerini açik seçik belirten kurumlardir.  Asil mesele "üniversite"nin kavram olarak bunlara benzeyip benzemeyeceği ve tüm üniversitelerin zaman içerisinde Korporasyon üniversitelerine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Böylesi bir kaygiyi yaşatacak pek çok işaret vardir. Örneğin üniversitelerin  kendilerine güç ve para getirdiği için destekledikleri üniversite sanayi iş birliği bunun ilk adimlarimidir?.

işte bu kaygi, dünya da özellikle Anglo-Amerikan akademiyasinda "the death of the university" üniversitenin ölümü tartişmasini başlatmiştir. Bu kayginin birinci sebebi mezunlarin "istihdam" taleplerinin had safhaya ulaşmasi, diğeri üniversitenin belli başli mali kaynaklarinin korporasyonlarca sağlanmasi ve korporasyonlarin sürekli yeni bilgi ve yüksek kazanç gereksinimleri nedeni ile üniversiteye yeni misyonlar verme çabalari. Ülkemizde yüksek öğretimin yeniden yapilandirilmasi konusunda yapilan çalişma ve yayinlarda böyle bir kaygi hiç belirtilmemekte, tüm değişimlere optimist bir bakişla yaklaşilmaktadir örneğin yukarida adi geçen profesörler, yine adi geçen çalişmalarinda sadece üniversite kavraminin yanliş algilandiğindan söz ederek,

(meslek eğitimi verme yani sira) üniversitenin başka disiplinleri de tanimak, yazili sözlü iletişim becerileri geliştirmek, yüksek insani değerleri aktarmak gibi önemli yükümlülükleri vardir demektedirler. (15)

            Onlara göre "yüksek meslek okullarinin" işlerlik kazanmasi ile bu sorun çözülecektir.

Üniversitelerin ölümü tehlikesi, özellikle "insani Bilimler" yani "Humanities" akademisyenlerince çok daha kaygi ile karşilanmakta ve çok daha fazla gündeme getirilmektedir.

  ingiliz Marksist eleştirmen Terry Eagleton bu tehlikeye "Üniversitelerin Ölümü" başlikli makalesinde değiniyor. Eagleton'a göre "Akademia statükonun hizmetine girmiştir. Onun bu hastaliği öğrenci kayit paralarindan öte bir kaygidir (guardian.co.uk, 17 Aralik 2010) Ona göre bu sebepten zamanla  insani Bilimler Fakülteleri yok olacaktir ve onlarin üniversitelerden yok olmasi ile üniversitelerin salt teknik beceri kazandiran kurumlara veya çokuluslu "corporate" araştirma enstitülerine dönüşeceği kesindir. Eagleton Felsefe ve Tarih'in mühendislerin ve avukatlarin da bilmesi gereken alanlar olduğunu savunuyor. Özetle insani bilimlerin öğrettiklerine tüm insanliğin gereksinimi vardir diyor.

Yine ayni konuyu Stanley Fish 2009 da New York Times de yayinlanan bir makalesinde ele alir. Stanley Fish "hep bekliyorduk, nihayet oldu" diye söze başladiği makalesinde, Frank Donahue'nun Son Profesörler: Korporasyon Üniversiteleri ve insani Bilimlerin Kaderi başlikli kitabindan söz eder. Donahue'nin bu kitabinda "humanist sorgulama"nin, yani bir şeyi sirf ilgi duyulduğu için sorgulamanin artik geçmişte kalmiş olduğunu, ekonomik küreselleşmeye bağli olarak, bir iki nesil sonra, insani bilimler bölümlerinin, üniversite eğitiminin çok küçük bir parçasini oluşturacaklarini ve bunun artik geri döndürülmeyecek bir süreç olduğunu vurguladiğindan söz ediyor.

Çok ilginçtir, yeni üniversite paradigmalarini çizenler vizyonlarinda önemle  "özerklik" maddesini vurgulamaktalar. Kanimca "Özerklik" ekonomik küreselleşme karşisinda anlamini yitirmiş bir kavramdir. Eğer üniversitelerin geleceği böyle bir yapilanmaya doğru gidiyorsa bilgi ve yetişmiş iş gücü çok uluslu hegemonyayi besleyecekse "özerklikten" söz edilemez. Oysa bilim, bilgi, bilimsel araştirma tüm insanliğa hizmet ettiği sürece değerlidir. Belli odaklara hizmet eder ve o odaklarin güçlenmesini sağlar ise hedefinden uzaklaşir. Evrensel ve bütüncül eğitim veren üniversitenin aslinda piyasa ekonomisi içinde hiç yeri yoktur. Üniversite o alana dahil olarak  ve salt beceriler eğitimini vurgulayarak kuramsal savaş alanini daraltmiş sistemin bir parçasi olmuştur. Eğitim her zaman politik olmuştur, kaçinilmaz bir şekilde hem ulusal hem de uluslararasi politikanin etkisindedir. Üniversitenin ayricaliği ve gücü her dönemde her türlü ideolojik şekillendirmeye direncinden, yapi bozucu olmasindan, özgür düşünce ortaminda eleştirel fikir üreterek direnç alanlari yaratmasindan kaynaklanmiştir. Özerkliğin önemi de buradadir.

Ülkemizde de insani Bilimler Fakülteleri, dolayisi ile Fen Edebiyat Fakülteleri yok olma tehdidi altinda midirlar?. Bunun cevabi hem evet hem hayir olabilir. Evet ekonomik "küreselleşmenin" tüm kurumlari etkileyen olumsuz sonuçlari onlarida belli ölçülerde tehdit etmektedir, hayir onlarin kendi direnç alanlari bulunmaktadir, ancak Türkiye'nin kendine özgü koşullari ve sorunlari da farkli gelişmelere yol açmiştir. Fen Edebiyat Fakülteleri temel bilimler fakülteleridir. Bu fakülteleri daha geniş başlik olan "insani Bilimler" yani Humanities altinda tanimlamak doğru olur. Edebiyat, Fen-Edebiyat, Güzel Sanatlar, Beşeri ve Sosyal Bilimler ve hatta ilahiyat disiplinleri "insani Bilimler" yani "Humanties" geniş şemsiyesi altinda tanimlanabilir. Bu disiplinler insani durumu her yönüyle inceleyen akademik disiplinlerdir. Üretimleri kuramsal ve spekülatiftir. Mesleki ve profesyonel beceriler yerine genel kültür, entelektüel beceri veya diğer mesleki alanlara temel teşkil edecek bilgi ve beceriler öğretirler. iş çevreleri ile sanayi ve ekonomik güçlerle pek ilişki kuramazlar dolayisi ile üniversitelerine bu yolla büyük paralar getirmeleri söz konusu değildir. Genellikle "meslek" tanimlarindaki belirsizlik, istihdam odakli üniversite kavrami içerisinde yer almalarini sorunlu bir hale getirir. içlerinde şüphesiz en kirilgan dil ve edebiyat ile güzel sanatlar alanlaridir, çünkü bu alanlarin ürünleri çok-uluslu üretim endüstrisinin etkisindedir. Örneğin, Lyotord'a göre estetik üretimi kültür endüstrisinin eline geçmiştir, ve ABD estetik üretimini kendi popüler kültür ürünlerini tüm dünyaya satarak kültürel hegemonyasini güçlendirmek üzere kullanmaktadir.

2010 da Doğuş Üniversitesinde yapilan bir konferans da, Prof. Suman Gupta "Küreselleşen Dünya'da Avant-Garde" adli konuşmasinda yenilikçi ve atilimci edebiyat ve sanatin günümüz koşullarinda artik mümkün olmayacağini, çünkü sanatçinin statükonun içinde yer aldiğini ve hakim güçten ayrilmayacağini savunur. Gupta'ya göre sanatsal üretim çok uluslu dev yayin kuruluşlarinin eline geçmiştir, hedefleri daha da büyümek olan bu kuruluşlar kazanç maksimizasyonuna odakli olduklari için yayin piyasasi daha yazar kalemi eline almadan şekillenmektedir. Bu sebepten en çok satan yani best-seller nedir? Kült roman nedir? Ödül alan yazarlar nedir? Sorulari mutlaka sorulmalidir.

Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluş idealleri ve Atatürk'ün bir Türk Rönesansi yaratma hedefleri doğrultusunda 1926 da kurduğu Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden günümüze Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakülteleri değişik biçimlerde gelişmişlerdir. Edebiyat Fakülteleri genellikle klasik yapilarini muhafaza ederken, Fen-Edebiyat Fakülteleri 1960 da kurulan ve içinde tek dil ve Edebiyat bölümü bulundurmayan ODTU Fen-Edebiyat Fakültesinden günümüze farkli, farkli temel bilimler bölümleri ile süregelmişlerdir. Ancak, 90'li yillardan itibaren sayilari artan devlet ve vakif üniversiteleri içinde her nedense hep benzer bölümler açilmaktadir. Özellikle son birkaç yildir her fen-edebiyat fakültesinde bir ingiliz Dili veya Amerikan Dili ve Edebiyati, Mütercim Tercümanlik, Matematik veya Matematik, Bilgisayar şimdilerde de Psikoloji bölümleri açilmaktadir. Üniversite sayilarindaki hesapsiz artiş, hep ayni bölümlerin açilmasi çok ciddi bazi akademik sorunlari da beraberinde getirmektedir. Yetişmiş eleman sikintisi had safhadadir. Özellikle yetişmiş elemanlarin vakif üniversitelerine kaymasi, bir çok üniversitede eleman ihtiyacini ciddi boyutlara ulaştirmiş ve birçok bölümde henüz kendisini bilimsel olarak yetiştirememiş elemanlarin derslere girmesi, eğitimin de kalitesini düşürmüştür. Eğitimin kalitesi artik üniversiteden-üniversiteye, fakülteden-fakülteye, bölümden-bölüme farklilik arzetmektedir. Her ne kadar yeni paradigmada üniversiteler arasindaki farkliliğa pozitif yaklaşilsa da bu farkin kalite de olmasi herhalde istenen bir sonuç değildir. 1998'de o güne kadar öğretmenlik hakkina sahip olan Edebiyat, Fen ve/veya Fen-Edebiyat Fakülteleri, ani bir karar ile öğretmen olma hakkini kaybederler. Öğretmen olma hakki sadece eğitim fakültesi mezunlarina verilir. Bunun sonucunda liselerin yüksek puanli mezunlari, öncelikle eğitim fakültelerinin ilgili öğretmenlik bölümlerini tercih etmeye başlarlar, parasiz devlet üniversitelerindeki benzer bölümler bunu öğrenci kalitesinde düşüş olarak hissederlerken, parali vakif üniversiteleri bölümleri sayisal olarak öğrenci kaybi yaşarlar. 2008 yilinda yüksek öğretim kurumlari teşkilat yasasinin 3. maddesinde yapilan bir değişiklikle, bundan böyle Fen Edebiyat Fakültelerinin yeterli sayiya ulaştiklari için yenilerinin açilmamasi karari alinir. Bu çok ciddi kararin gerekçesi şudur; bu fakülteler asil görevleri olan kurum içi servis derslerini verememektedirler, ayrica mezunlarinin öğretmen olmalarinda da sikintilar yaşanmaktadir, bu sebeplerden yenileri açilmamalidir. Fakültelerimizin elinden bu kez öğretmenlik hakkinin alinmasi yani sira  kendi içinde yeterli bilim dallari olma, temel bilimler öğreten fakülteler olma özelliği de alinip, maalesef eğitim fakültelerine hem eğitim, hem de temel bilimler fakülteleri olma görevi tevdi edilmiştir. Fakültelerimize yeni bir tehdit de, öğrenci talebi olmayan durumlarda bazi bölümlerin kapatilabileceği karari ile gelmiştir. şu anda bunlar Fizik, Kimya ve Biyoloji bölümleridir. Bu alanlar hem temel alanlar hem de bilim adami yetiştirilen alanlardir. ABD National Science Foundation tarafindan Bioloji ve yan dallari 21. y.y. mesleği olarak belirlenmiştir. Türkiye eğer küresel oyuncu olmak istiyorsa bilim adamlari da yetiştirmek zorundadir. Öğretmenlik hakki ve meslek unvani verilmeyen böylece istihdam edilirliği yasalarla ortadan kaldirilan bölümlere talep olmamasi doğaldir. Bu bölümleri hiç şüphesiz diğerleri de izleyecektir. işte o zaman Fen-Edebiyat Fakültelerinin ölümünden söz edebiliriz.

Dünya ingiliz Edebiyati Profesörleri derneğinin 2001 yili konferansinda yapilan bir sunumda, konuşmaci Prof. Adams insani Bilimler Fakültelerinin ölümünden söz ederken, şöyle bir öneri getirir. Üniversiteler içerisinde "marjinal" bir konuma gelen insani Bilimler Profesörlerinin, toplum içerisinde tekrar saygin bir yere gelebilirlerse, üniversite içerisinde de kabul görülebileceklerini ileriye sürer. Toplum içinde saygin bir yere gelebilmek için de Profesörlerin kendi alanlarinda toplumun anlayacaği bir dilde konuşmaya başlamalari ve görünür olmalari gerekir der. Kisaca bilimimizi bizim gibi ayni dili konuştuğumuz akademisyenlerle, sinirli tutmayalim alanimizi topluma onun anlayacaği bir dilde açalim diyor. Prof. Adams, buna rağmen "insani bilimler" fakültelerinin geleceklerinin pek de parlak olmayacaği inancini da taşiyor ve gelecek ekonomik küreselleşme ve çok uluslu korporasyonlarin üniversitelere etkileri nedeni ile geçmiş gibi olmayacaktir diye ekliyor. (ed. Grabes 17).

Türk akademisyenleri için toplumda görünür olmak kolay değildir. Ortalama Türk Üniversitesindeki kadrolu öğretim üyesinin yaşami Amerikanin büyük üniversitelerinde yaşayan tenure'li  profesörlerinkine benzemez. Özellikle kadrosu az öğrencisi çok bölümlerde öğretim üyesinin zamanini bölecek faaliyetlerin sayisi çok fazladir. Belli bir ders yükü çerçevesinde verilmesi gereken dersler, yönetilmesi gereken tezler, girilmesi gereken jüriler, doçentlik, profesörlük dosyalari, yazilmayi bekleyen raporlar, idari işler, okunmayi bekleyen sinavlar ve nihayet bütün bunlardan vakit bulup yapilmak istenen araştirmalara, yayinlara ayrilmasi gereken zaman, akademik hayatimizi oluşturmaktadir.  Ancak yine de bu konuda bir özeleştiri yapmak gerekiyor. Özellikle Fen-Edebiyat fakülteleri öğretim üyelerinin piyasadan uzak kalmalari, edebiyat ve sanat eleştirisini, bilim yorumlarini gazete yazarlarinin tekeline birakmiştir. Bir çok gazetenin kitap ve bilim ekleri, tecrübesi ve birikimi yetersiz kişilerin yorumlarini içermektedir. Bu da bizlerin bir eksiğidir. 

Fakültelerimizin direnç alanlari neler olabilir? her şeyden önce verdiğimiz eğitimi istihdam edilirliğin ve rekabetçi ekonomiye katilabilirliğin önemli ve öncelikli olduğu dünyamizda, bu açidan değerlendirmek akilci bir yaklaşim olur. Eğitimimiz güçlü bir alt yapi veren temel bilimler eğitimidir. Müfredatlarimiz ve verdiğimiz dersler öncelikle zihinsel ve bireysel gelişmeyi teşvik ettiği için, bölümlerimiz uygar dünyaya uygun bireylerin yetiştiği yerlerdir, genel kültür, güçlü bir alan temeli, bilimsel araştirma ve eleştirel düşünme yöntemleri edinen öğrenci böylece alt yapisini oluşturur ve bu temel üzerine, diğer benzeri alanlardan veya benzeri olmayan bilim dallarindan alinacak yandal ve/veya çift anadal veya yüksek lisans dereceleri ile güçlü bir üst yapiyi kurabilir; hem değerler hem de becerilerle donanimli olarak mesleki alanlarda çok da iyi yerlere gelebilir. Çünkü üniversite bir yandan mesleki eğitim verirken, diğer yandan zihinsel ve kişilik gelişimini de sağlamakla yükümlü bir kurumdur. Çünkü yaşamda biri olmadan öteki de olmaz. Eleştirel ve sorgulamaci düşünce, hatta spekülatif ve felsefi düşünce hiç şüphesiz "insani bilimler" alanlarinin tekelinde değildir. Tüm pozitif bilimler de sorgulamaci ve eleştirel yaklaşimla başlar, hatta spekülatif ve felsefi düşünce fen bilimlerinin de temelidir. Ancak teknolojik gelişmeye dayali Fen ve mühendislik bilimlerinin ürünleri insani bilimlerinkinden farklidir, ve bu ürünlerin kullaniminda insani değerlerden uzaklaşmak tehlikesi küresel ekonomik sistemde fazlasi ile vardir. Fen Edebiyat Fakültelerinin  ve tüm pozitif bilimlerin başkaldirisi buna olmalidir. Her alanda bilim, etikle ve ideallerle el ele olmak zorundadir.

Bir edebiyatçi olarak, edebiyatla ilgili birkaç sözle konuşmami bitirmek istiyorum. Edebiyat'in ölümünden, insani bilimler fakültelerinin ölümünden çok daha eskilerden beri söz ediliyor. Edebiyatin çikiş ve yükselişi nasil matbaanin keşfi, okuma yazma oranindaki artiş ve demokratikleşme süreçlerine koşut ise edebiyat'in sonu bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin gelişimi okuma yazmanin yerini sanal dünyanin almasina koşut görülüyor. Oysa, Amerikali yazar eleştirmen J. Hills Miller, Edebiyat'in sanal ortam karşisinda gerilemesine karşin, hiçbir zaman yok olmayacağini iddia ediyor. Çünkü diyor Miller, edebiyatin önemi gerçek dünyanin benzeri, kurmaca dünyalar yaratmasindan kaynaklanmiyor, bir meta-dünya yaratmasindan yani dilin, sözcüklerin, objeler yaratabilmesinden kaynaklaniyor, işte edebiyatin gücü de bu diyor. Bunu örneklemek için de isviçreli Robensonlar öyküsünü ilk okuduğunda onda uyandirdiği duygulari dile getiriyor Miller. Öykünün sözlerinin göklerden bir yerlerden ellerine düştüğünü sandiğini ve bu sözlerin onlari hayal eden bir yazar tarafindan kaleme alindiğini öğrendiğinde müthiş bir düş kirikliği yaşadiğini anlatiyor. Yillar sonra diyor Miller bu duygularim bana edebiyatin ne olduğunu ve neden vazgeçilmediğini anlamama yardimci oldu (2002 15-19). Miller'in sözlerinin ileride doğrulanacağini umarken hepinizi saygi ile selamliyorum.   

Not: ingilizceden çeviriler metin'in yazari tarafindan yapilmiştir.

Referanslar

1-      Ergüder (ve diğerleri), Neden Yeni Bir Yükseköğretim Vizyonu?,  (2010) istanbul, Politikalar Merkezi Yayini.

2-      Eagleton, Terry, "Death of the University (guardian. W.uk) December, 17.2010

3-      Fish, Stanley "The Last Professors" New York Times, 2009.

4-      Grabes, Herbert (ed.) (2001) Innovation and Continuity in English Studies: A Critical Jubilee. Frankfurt: Peter Lang.

5-      Gupta, Suman (2009) Globalization and Literature. Cambridge: Polity.

6-      Hamilton, Paul (1996) Historicism. London: Routledge.

7-      Mc. Caffery, Larry. Ed. (2003) Storming the Reality Studio. (1991), Duke University Press. 

8-      Miller, J. Hillis (2002) On Literature (Part One: What is Literature?. London: Routledge.

9-      Storey, John. (1997) An Introduction to Cultural Theory and Popular Culture. London: Prentice Hall.