Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Kapak Konusu

YOK OLAN SİNEMALAR... / Üstün Berk Sezgin
ADANA´DA YAZLIK SİNEMA YOK ARTIK / Zeynep Ünal
(MECLİS-İ MEŞK) BÜYÜK SİNEMA - ANKARA (DÜŞ HEKİMİ) / Yalçın Ergir

YOK OLAN SİNEMALAR...

 

 

Üstün Berk Sezgin
bsezgin@atilim.edu.tr

10 Haziran’nın Dünya Sinemalar Günü olduğunu yeni öğrendim. Bu yüzden de bültenimizin bu sayısında sinemalara yer vermek istedik. Kapak konusu olarak Ankara’nın yok olan sinemalarını seçtik.

BABAMIN ANILARINDA KAPANAN SİNEMALAR ...

Ankara’da eski yıllarda pek çok sinema varmış. Bunların bir kısmının adını duymuştum bir kısmını ise hiç bilmiyordum. Babam bana hep Renkli Sinemadan bahseder, çünkü şu an olduğu gibi oraya yakın otururlarmış. Renkli Sinema 3. caddede şu anki Türk Telekom’un olduğu yerdeymiş. Her pazartesi yeni bir film gelirmiş. Sadece çok tutulan filmler 2 en fazla 3 hafta oynarmış. Sanırsam benim sinemayı bu kadar çok sevmemin nedeni genetik. Bunu nereden çıkardım derseniz, bir gün sinemaya Beatles’ın filmi gelmiş ve babamlar 2 seans üst üste aynı filme bilet alıp hiç bıkmadan izlemişler. Yılını bilmiyorum ama ne yazık ki bu sinema yanmış. Gene aynı yerde 3. caddedeki Migros’un olduğu yerde Zevkli Açık Hava Sineması varmış. Yaz akşamları tahta sıralara yerleşip çekirdek çitliye çitliye siyah beyaz Türk filmleri izlenirmiş. Açık hava sineması olarak Emek 8. Caddenin sonunda Aygün Açık Hava Sineması da varmış.

Eski ve yok olan sinemalar denince ilk akla gelen sinema Büyük Sinema’dır. Kime eski sinemalardan bahsetmesini istesem “bir Büyük Sinema vardı…” diye söze başlar. Kadife koltuklarıyla, balkonu ve localarıyla dönemin en modern sinemalarından biriymiş. Herkes en güzel kıyafetlerini giyip gidermiş (tabi okulu asmadan gidildiğinde.).

O dönemde nerdeyse her sinemanın balkonu vardı. Balkonlar alt katlardan daha pahalıymış. Örneğin Arı Sineması gerçekten ihtişamlı, ana salon, ara balkon ve üst balkon olmak üzere 3 kattan oluşuyormuş. Günümüzdeki sinemalara küçük demiyorum ama Ankara’da bir tane de olsa eski Arı Sineması gibi bir sinema olmasını çok isterdim.

ÇOCUKLUĞUMUN ANILARINDA SİNEMALAR...

Ankara’nın yok olan sinemaları arasında benim hatırladıklarım arasında Derya, Akün, Kavaklıdere, Bahçelievler On Sinemaları var. Ama tabi bu dediklerim yakın geçmiş sayılır. Bunların dışında benim göremediklerim ama adlarını bolca duyduğum sinemalar da var. Alemdar Sineması, Renk Sineması, Ankara Sineması ve Büyük Sinema gibi.

Sinemayla ilk hangi filmle tanıştığımı hatırlamıyorum ancak çok küçükken annemle babamın ve hatta ağabeyimin beni sinemaya götürdüklerini hatırlıyorum. İlk açık hava sinemasına gittiğimde verdiğim tepki “aa ne büyük televizyon” olmuş.

Çocukken gittiğim sinemalar hep Kızılay ve civarındaydı ki hala bu sinemaların çoğu duruyor. (Böyle söylememin nedeni artık pek çok sinemanın Alışveriş Merkezlerinde (AVM) bulunuyor olması.) Ama konumuz artık olmayan sinemalar...

Henüz okuma yazma bilmiyordum. Annem ağabeyimi ve beni alıp sinemaya götürürdü. O dönemde genellikle Derya Sineması’na giderdik. Derya Sineması tek salonlu ve balkonlu bir sinemaydı. Kapanmasından birkaç yıl önce ise o büyük salon parçalanıp birkaç salona bölündü. Gösterimdeki film yabancı ise annem bana alt yazıları sabırla okurdu film boyunca. Ancak bazen alt yazılar akar, annem okumazdı veya oraları geçiştirirdi bir şekilde. Ben, annem filme dalıp okumayı unutuyor sanıp koluna yapışırdım. Ama okumamasının asıl nedenini yıllar sonra anladım. Alt yazıda benim duymamam gereken şeyler yazıyormuş. Neyse yıllar içinde bu sinema kapılarını kapattı. İlk üzüldüğüm an sinemanın kapanması değil de o kocaman tek salonun parçalara ayrılıp bir sürü salona dönüştürülmesiydi.

01.05.1975 yılında kapılarını “Hababam Sınıfı” filmi ile açan ve zamanında Ankara’nın en büyük sineması olan Akün Sineması’na çok sık olmasa da ağabeyimle beraber giderdik. Filmi en çok balkondan izlemeyi severdim çünkü aşağı katta perdeye bakmaktan boynum ağrır, hele de önüme biraz irice biri oturdu mu zaten kafalar arasından görebildiğim perdeyi hiç göremezdim. Her zaman tek salon olarak hizmet veren sinema 23.05.2002 tarihinde açılış filmi olan “Hababam Sınıfı” filmi ile kapandı. Artık Devlet Tiyatrolarına bağlı Akün Sahnesi adıyla görevini tiyatro olarak sürdürmektedir.

Kavaklıdere Sineması’na ne yazık ki hiç gitme fırsatı bulamadım. Ancak bildiğim kadarıyla 1991 yılında açılan sinema 1999 yılında Kitle İletişim Ödülü de almış. Tunalı Hilmi Caddesinde sinemanın önünden geçerken restorasyondan dolayı geçici olarak kapandığını sanmıştım ancak yanılmışım. 2007 yılında ne yazık ki Kavaklıdere Sineması da kapanan sinemalardan biri oldu. Bahçelievler On Sineması da yakın geçmişte –Kavaklıdere Sineması’ndan 2 sene sonra- kapandı. Buraya evim yakın olduğu için bol bol giderdim. Hatta benim için bir mahalle sinemasıydı. Hemen her gittiğimde bir tanıdığa rastlardım. Ya da mahallece giderdik bu sinemaya. Bazen de film öncesi sinemanın altında bulunan bowling salonunda biraz bowling oynardık. Bir keresinde bir arkadaşımla 21:15 seansına evden kaçta çıksak yetişiriz diye bir deneme yaptık. Saat 21:10’da evden çıkıp 21:15 seansına yetişmiştik. Bu bile On Sineması’nı sevmeme yeterdi.

Yukarda bahsettiğim sinemalar dışında Çankaya, Gölbaşı, Ankara, Ulus, Alemdar Bahçeli, Alemdar Maltepe, Alemdar (Yenimahalle), Batı, Mithatpaşa, Ses, Eti Melek, Cem, İnci gibi pek çok yok olan sinemayı ve o sinemaların verdiği tatları özlüyoruz.

HAZİN BİR ÖYKÜ – TALİP SİNEMASI

İzleyicinin çok salonlu ve alışveriş merkezlerindeki sinemalara yönelmesiyle kapanan tarihi sinemalardan biri de Talip Sineması.

Talip Sinemasının eski duvar süslemelerinin ve mozaiklerinin muhafaza edilerek otopark haline dönüştürüldüğünü öğrenmiştim.

Bu görüntüleri fotoğraflamak ve görevlilerle konuşmak amacıyla Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde bulunan ve günümüzde otopark olarak kullanılan Talip Sinemasının bulunduğu yere gittik.

Oradaki görevliler bizimle çok ilgilendiler. Gerçekten, sinema döneminden kalan duvarlardaki mozaikler aynen duruyordu.

      

Duvarlarda yer alan mozaikler ve kabartmalarla, park edilen araçlar yan yana... Bu görüntü bizi geçmişle günümüz arasında bir zaman tüneline sürükledi. Ayrıca o sanat eserlerinin aynen muhafaza edilmesi bizi çok duygulandırdı.

      

Mozaikleri yapan Hamiyet Hanım ilerlemiş yaşına rağmen 2-3 ayda bir buraya gelip eserlerine dokunur, onları sever ve gidermiş.


BÜYÜLÜ FENER SİNEMASI VE İRFAN DEMİRKOL

Konumuz sinema olunca biz de Büyülü Fener Sinemalarının sahibi İrfan Demirkol ile bir söyleşi yaptık. Bu söyleşide İrfan Bey bize sinema sektörü ve Ankara sinemaları hakkında pek çok bilgi verdi. Aşağıdaki yazıda söyleşimizin bir kısmını sizlerle paylaşmak isterim. Söyleşinin tamamı için videoyu tıklayınız.


1954 yılında Bartın’da doğan İrfan Demirkol üniversiteyi Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Radyo Televizyon Bölümünde okudu. Üniversite yıllarında fotoğrafçılıkla da uğraşan İrfan Bey, sinema topluluğu ile birlikte belgesel filmleri çekti. Sinemaya merakı televizyonun olmadığı ve çoğunlukla sosyal etkinlik olarak sinemaya gidilen çocukluk yıllarında başlamış.

İrfan Bey 1975 yılında Ankara gelmiş. Ancak o dönemlerde televizyonun çıkmış olması, Kıbrıs Barış Harekatı ve Amerika’nın o zaman ambargo koymasıyla beraber yeni film gelmemesi sinemayı olumsuz yönde etkilemiş. Kaliteli film olmadığından ve Türk sineması bir çöküş yaşadığından dolayı genellikle erotik filmler oynatılırmış. Ancak 1983’ten sonra sinemaya bir canlılık gelmeye başlamış.

O dönemlerde sinemaya önemli bir yemeğe gider gibi en güzel kıyafetler giyinilip gidilirmiş. Balkonlu sinemalarda Ankara seyircisinin tercihi İstanbul seyircisinin tersine balkondan yanaymış. Hatta balkonda aileler otururken, normal salon bölümünde öğrenciler ve bekarlar otururmuş. Ancak 1980 sonrasında pek çok sosyal etkinlik siyasi olarak yapılmaya başlanmış ve bu da sinemayı çok etkilemiş. İnsanlar sinemaya gitmemeye, sinemalar hızlı bir şekilde kapanmaya başlamış, kapanan sinemalar (Büyük Sinema, Ulus Sineması gibi) pasaj yapılmış ki halen günümüzde de örnekleri vardır.

Öğrencilik döneminde Akün ve Arı Sineması en modern sinemalarmış. Ancak bu sinemalar açıldıktan birkaç sene sonra ana kriz patlak vermiş. Böyle olunca da sinemanın altın çağında pek çok sinema ortada kalmış ve salonlarını tiyatrolara kiraya vermişler. Hatta Çankaya Sineması bütün turnelere salonunu açmış, Arı Sinemasında konserler verilmiş. Bu sayede ayakta kalmaya çalışmışlar.

Yeni bir dönem 1983-84’lerde başlamış, Ömer Kavur’un ‘Anayurt Oteli’, Tevfik Başer’in ‘Kırk Metrekare Almanya’, Atıf Yılmaz’ın ‘Kadının Adı Yok’ gibi filmlerle Türk sinemasında tekrar bir hareketlenme olmuş. Yurtdışından yeni filmler gelmeye başlamış. 1989 yılında Amerikan UIP ve Warner Bross İstanbul’a gelmiş. O dönemde ülkede Amerikan filmleri hakim olmuş. Bu sayede kapanan sinemalar tadilat edilmeye ve yeniden canlanmaya başlamış, 90’larda ise bu büyük salonlar bölünmeye başlanmış. Türkiye’de 1970’lerde 3000 salon varken 1985’lerde bu sayı 200’lere gerilemiş.

Günümüzde tekrar bir yükselişle salon sayısı 2000’lere yaklaştı. Ama şehir merkezlerindeki eski klasik sinemalar kapanıp onların yerine müşteri çekmek için sinemalar AVM’lere açılıyor.


ADANA´DA YAZLIK SİNEMA YOK ARTIK[1]

 

 

 

Zeynep Ünal
Kısa Filmci
unalzeyno@hotmail.com

Adana denince akla gelen ilk şey sıcak ve pamuk… Bir de tabii kent halkının sinemaya tutkusu…
Adana, Türk sinemasının en önemli gösterim merkezlerinden biriydi. Bir film Adana’da beğenilir ise, tüm Türkiye’de iş yapacak demekti bu.

Sıcağı ve pamuğuyla tanınan Adana, en çok da sinemaya ilgisiyle duyurdu adını. Öyle ki, bir dönem Türk filmleri Adanalı sinema işletmecilerinin talebi, önerisi ve yönlendirmesiyle çekilmişti. Hatta yapım aşamasında Adanalı sinema işletmecileri filmlere ortak olmaktaydı. Birçok filmin Adana’dan giden avanslarla çekildiği bilinmekteydi.


Şehir efsanesidir mi bilinmez… Hülya Koçyiğit, Altın Koza Film Şenliği’nden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandığını öğrendiğinde, Lütfi Ömer Akad’la, Doğu’da bir filmin çekimindeydi. Ödülü aldığını öğrendiğinde çok heyecanlanıyor ve ödül törenine katılmak için Akad’dan izin istiyordu. Kendisine törene yetişmesi için bir araba tahsis ediliyor ve şoförle birlikte çıkıyorlardı yola. Ancak, Adana’ya varamadan araba bozuluyordu. Haliyle Koçyiğit, ödül törenine bir hayli gecikiyor, ödül töreninin çoktan bittiğini düşünse de yine de törenin yapıldığı alana bir uğramak istiyordu.

Geldiğinde Adanalılar’ın aynı coşkuyla onu beklediğini, tören mekanının hala kalabalık olduğunu görüyor, çok şaşırıyor ve sahneye çıkıp, alkışlarla ödülünü alıyordu…


Kaybolan sinemalar şehri
Adana’da kaybolan sinemaların adlarıyla anılan sokaklar var hala. Birine bir adres sorduğunuzda, Metro Sineması Sokağı, Sun Sineması Sokağı, Erciyes Sineması’nın yanı diye tarif ediyor size. Oysa şimdi ne Metro, ne Sun, ne de Erciyes Sineması açık Adana’da.

 
Oysa, 40’lı yılların başından, 80’li yıllara dek, uzun geçen yaz mevsimi ve sıcaklar ‘yazlık sinemalar’ı eğlence dünyasının baş köşesine yerleştirmişti. 70’li yılların ortalarında Adana’da, ilçeler de eklendiğinde yazlık sinema sayısı 200’ü aşmıştı. Yalnızca Sular Semti’nde 11 tane yazlık sinema olduğu bilinmektedir.
Her sinemanın kapasitesinin bin kişiye yaklaştığı düşünülürse, o dönem Adana’nın gazoz markalarının bu sinemalara gazoz yetiştirmek üzere çalıştığı çıkarımında bulunmak da yanlış olmaz sanırım. Zaman, Ankara, Elvan, Niğde gazozları o yıllarda en revaçta olan gazoz markalarından bazıları.

İşte tam da bu noktada, Adana’dan yetişen biri yazar diğeri sinemacı, iki önemli sanatçının bir zamanlar bu yazlık sinemalarda gazoz satarak harçlıklarını çıkardıklarını da eklemek gerek. Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Muzaffer İzgü ile Türk sinemasının Cannes ödüllü sanatçısı Yılmaz Güney, çocukluklarında Adana yazlık sinemalarında gazoz satarak sinemanın büyüsüne kaptırmışlar kendilerini.

Akla gelen bir başka soru da Adana ile iklimleri benzeşen, Mersin, Gaziantep, Şanlıurfa gibi şehirlerde, neden bu kadar yazlık sinema olmadığı. O yıllarda Adana sanayisinin gelişmiş olması, pek çok fabrika bulunması ve bu fabrikalarda pek çok işçinin çalışmasıyla açıklanabilir. O yıllarda biletleri çok ucuz olan yazlık sinemalar, bu fabrikalarda çalışan işçilerin tek eğlencesi haline gelmişti.


30 yıl önce 154 açık sinema vardı.
Adana için yazlık sinemanın ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayabilmek için 1970 yılındaki sinema verilerine göz atmak gerek. 1970’de tüm Türkiye’deki yazlık sinemaların sayısı 2.424’tü. Çukurova’da ise (Adana-Osmaniye ve ilçelerde) 154 adet yazlık sinema bulunmaktaydı. Türkiye’nin 1970 yılı nüfusu 35.605.176 iken yıllık sinema bileti sayısı ise 246.662.310’du. Yani her bir kişiye yaklaşık 7 bilet düşmekteydi. Adana’da bu oran daha da yukarıdaydı.

Adana’nın 1970’deki nüfusu (Osmaniye dâhil) 1.035.000 iken yıllık satılan sinema bileti sayısı 7.500.000’di.
1970 yılındaki 154 yazlık sinemadan bazıları ise; Sema, Akkapı, Kervan, Lale, Şan, Halk, Nur, Bağdat, Çiçek, Denizli, Narlıca, Yeşilevler, Barkal, Aile, Emek, Esendam, Zafer, İstiklal, Melek, Cemalpaşa, Gar, Sular, Bahar, Köşk, Site, Güleryüz, Dünya, Venüs, Çamlık, Yavuzlar, Renk, Ses, Mehtap, Kanal…

1970’li yıllara gelindiğinde, televizyonun evlere girmesiyle birlikte Türk sinemasında, salonlara seyirci bulamayan yapımcılar zor durumda kalmışlar, çareyi “erotik/seks” filmleri çekerek seyirci toplama gayretine girmekte bulmuşlardı. Buna 12 Eylül´ün paletleri de eklenince, her şey gibi, sinema filmleri de dümdüz oldu. Sansür, yasaklamalar, hatta tutuklamalar, gözaltılar derken, sinema ve sinemacılar da askeri darbeden etkilendi. Zaten krize giren Yeşilçam’da film üretilemez hale geldi.

Bütün bu süreçten Adana ve Adana’daki sinemalar da nasibini aldı. Yazlık ve kışlık sinemalar bir bir kapandı. Adana’da bugün profesyonel anlamda hiç yazlık sinema bulunmamakta.

Gazozlar öksüz şimdi
Altın Koza Film Festivali’ni düzenleyen ekip, yazın Büyükşehir Belediyesi’nin de desteğiyle gelir düzeyi düşük halkın yaşadığı mahallere, ücretsiz sinema götürmekte.

Yazlık sinemalar gitti; gazozlar da öksüz kaldı. 10’un üzerindeki gazoz markasından da yalnızca Ankara Gazozu kasalarda. Görünen o ki, yazın Adana’nın sıcağında film izlemek isteyenler, klimalı, rahat salonları tercih ediyor. Gazoz markalarının yerini ise büyük boy Cola’lar, kabak çekirdeklerinin yerini ise patlamış mısırlar almış. Bu durumu en güzel Nevzat Çelik’in dizleri anlatıyor bize;

Yağmur yağsa
Yaz yağmuru der geçerdik
Vefa duygusundan sonra
Yitirdiğimiz
Bir şeydi yazlık sinema

Tam da yeri gelmişken Adana’nın yazlık sinemalarını, o yıllarda bu mekanların tadını çıkarmış, iki Adana ve sinema sevdalısına sormak istedik.

BEKİR SITKI ÖZER – Uluslararası Altın Koza Film Festivali Yönetim Kurulu Başkanı/ Büyükşehir Belediyesi CHP Meclis Üyesi

´Yazlık sinemalar, 23 Nisan’da açılırdı ve Kasım ayının ortalarına kadar buralarda film oynatılırdı. Kasım’ın 15’ine kadar, özellikle Sular Semti’ndeki Gar sinemasında film izlerdik. O yıllarda Adana’nın en iyi gazoz markası ise Zaman Gazoz’uydu. Aklımda kalan diğer gazoz markaları ise Elvan ve Ankara. Yazlık sinemalara komşu ve arkadaşlarla birlikte gidilirdi. Filmler, topluca ve dikkatle izlenirdi. Filmlere tepkiler hep birlikte, derbi maç izleniyormuş gibi verilirdi. Yazlık sinemalarda genellikle Türk filmleri ve en çok da aşk filmleri, şarkılı türkülü filmler oynardı. Şu anda Türk filmlerini Amerikan şirketlerinin dağıttığı düşünülürse durum oldukça ironik.


Babam devlet memuruydu. Babamın tayiniyle Adana’ya geldiğimde, şehirde bu kadar sinema olmasına çok şaşırmıştım. Şimdi Otobüs Restoran’ın olduğu yerdeki okaliptüs ağacına tırmanıldığında, 4 yazlık sinemada aynı anda film izlenebiliyordu.

O yıllarda, yaylaya gidememiş halkın en büyük eğlencesiydi sinemalar. Filmler çok ucuzdu ve 1 lira civarındaydı. Cebimizde para olmadığında, para vermeden de girebilirdik sinemaya. Yazlık sinemalara, o filmlerde oynayan sanatçılar da gelirdi. Ben Yılmaz Güney, Yılmaz Köksal, İrfan Atasoy, Tarık Akan, Ekrem Bora, Fatma Girik, Figen Han, Behçet Nacar’ı ilk kez o yazlık sinemalarda görmüştüm.

Yılmaz Güney’in tüm filmleri yazlık salonları tıklım tıklım doldururdu. O yıllardan aklımda kalan en önemli olay ise, Umut filminin Adana’da gösterimiydi. Bu filmin gösterimi Adana’da bir olaydı. Çukurova’da yaşanan yoksulluğu, Adana’da yaşananları anlatan film, halktan çok olumlu ve çok önemli tepkiler almıştı. Bu film, her zaman ki gibi iktidar sahiplerini rahatsız etmiştir. Ne acıklı ki, filmde geçen hikaye, bugün hala yaşanmaktadır.

Adana’da o yıllarda bu kadar çok yazlık sinema olmasının bence en önemli sebebi, o yıllarda fabrikaların çok oluşundandır. O yıllarda yalnızca Çukobirlik’te 3 binin üzerinde işçi çalışmaktaydı. Bu rakama BOSSA’da, Güney Sanayi’nde çalışan işçileri de eklersek rakam bir hayli kabaracaktır. İşte o emekçilerin en büyük eğlencesi o yazlık sinemalardı.


O yıllarda Adana’daki sinema geleneğinin benim şekillenmemde de çok büyük etkisi var. Özellikle filmlerden sonra arkadaşlarla yapılan kritiklerin benim hayata bakışımın şekillenmesinde katkısı var. Ezilenin yanında olmam, o filmleri izlerken yönetmenin, oyuncunun yerine kendimi koymamdandır.

Yazlık sinemalar, günümüzde teknolojiye yenik düştü. Yazlık sinema mekanlarının yerine büyük apartmanlar inşa edildi. Ama Altın Koza yazlık sinema geleneğini devam ettiriyor ve halen yazlık sinemalar büyük ilgi görüyor.´

AYDIN SİHAY – Reklamcı
´Yazlık sinemaya bizi nenem götürürdü. Akşam, yarın sinemaya gideceğiz dediğinde biz 3 kardeşin içini büyük bir heyecan kaplardı. Yazlık sinemalara dair aklımda kalan ilk şey, gündüzden sulanıp akşama hazırlanmış sinemanın o muhteşem toprak kokusudur.

Nenem, sinema için yiyecekler hazırlardı. Nenemin hazırladığı yiyeceklere, sinemadan alınan Zaman ya da Sinalko Gazozu eşlik ederdi. Zaman Gazozu, Mesut Mertcan’ın ailesinindi.
Yazlık sinemalarda filmler saat 21.00’da başlar ve iki film üst üste oynardı. Elimde gazoz şişesi, ağzım açık, tahta sandalyelerin rahatsızlığına aldırmadan 3 saat film izlerdim. Sinemaların arka bölümlerinde localar olurdu. Bu localarda oturmak için yalnızca gelir düzeyinin yüksek olması yetmezdi. Bu localardan yalnızca aileler yer satın alabilirdi.

Bir yazlık sinema değil ama Erciyes Sineması, Pazar günü saat 10’da ucuz film oynatırdı. O kadar yoğun ilgi olurdu ki, bir arkadaşımız erkenden kalkıp bize de bilet alırdı. Erciyes sineması müze gibi korunmalıydı. Muhteşem avizesi, perdesi, tavan işlemeleri ve çok rahat koltukları vardı.

Bendeki sinema sevgisi yazlık sinemalar sayesinde oldu. O yıllarda izlediğim filmler sayesinde kitap okumaya da merakım arttı.

Adanalılar, yazın yazlıklarına gitmeye başladılar. Yazlık sinemalar bir bir kapandılar. O güzel alanlar, ruhsuz binaların olduğu, ev ve iş hanlarına dönüştü.´


[1] “Sinemamüzik.com” adresli siteden yazarın izniyle alınmıştır.


(MECLİS-İ MEŞK) BÜYÜK SİNEMA - ANKARA (DÜŞ HEKİMİ)

Yalçın Ergir
Düş Hekimi

Büyük Sinema;

1950’lerin, 60’ların Ankara’sında, yaşamın bu kadar içinde olduğu halde –
gelecek kuşaklara aktarılacak çok az bilgi kalmış efsane mekan.
“Son anlatabilenler”den dinlediğim bir zaman yolculuğu okuyacaklarınız.-
Efes gibi, Aspendos gibi, eski bir uygarlığın kültür kalıntıları arasında dolaşmış gibi hissedecekleriniz.
Eğer o yıllarda - hele bir çocuk olarak - Ankara’da yaşadıysanız,
boyunuz yetmediği için o sinemadaki koltuğu kaldırıp ön kenarına oturduysanız
ve film başlamadan önce perdenin üzerindeki Turgut Zaim’in yaptığı “Çayda Çıra Oynayan Kızlar” resmine hayranlıkla baktıysanız -
o koruyamadıklarımızı siz de buruk bir özlemle anımsayacaksınız.

- Dannnnnnnnnnnnn……

Gong sesiyle başlıyor filmimiz;
yazılar filmatik - hazır mısınız?

düş hekimi yalçın ergir

** ** **

1940’lar;

Ankara, Yenişehir’e doğru büyürken ve memur ağırlıklı ailelerin evleri planlı bir şekilde çoğalırken, Atatürk Bulvarı iki güzel sinemaya kavuşmuştu.

1939’da, şimdi Soysal Han olan yerdeki Ragıp Soysal Apartmanı’ndaki Ulus Sineması ve 1943’de, İş Bankası iştiraki olarak Necatibey Caddesi’nin girişindeki Ankara Sineması.

Ama Atatürk Bulvarı’ndaki en unutulmaz kültür rüzgarını, Kazım Rüştü Güven ve kardeşi Hamdi Başaran’ın sahipleri olduğu Büyük Sinema estirecekti.

1949 yılının 15 Ocak’ında, Başbakan Hasan Saka ve kabinesi istifa etmiş; hareketli günler başlamıştı. Böyle bir ortamda 17 Ocak 1949 günü, devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Büyük Sinema’nın açılışını yapmış ve ilk film olarak da Bette Davis’in oynadığı “Zehirli Yalan”ı (Desception) gösterilmeye başlanmıştı.

Ertesi hafta gösterilecek olan Gene Kelly’nin oynadığı “Üç Silahşörler”den (The Three Musketeers) – kapanacağı son güne kadar Büyük Sinema’da oynayan tüm filmler dublajsız, orijinal sesleri ve alt yazıyla oynayacaktı.

Kazım Güven, 1903 yılında, Erzincan depreminden önce Elazığ’a bağlı olan (Eğin) Kemaliye’de doğmuş, Ankara’da faaliyet gösteren bir işadamıydı.

Sanata son derece bağlıydı ve daha önce operalar izlediği Viyana’daki Opera Evi’nden, Milano’daki La Scala’dan çok etkilenmişti.

Ankara’da opera da sergilenebilecek, Avrupa’daki örnekleriyle yarışabilecek bir kültür merkezi kurmak için yola çıkmıştı. Bu konuda mimari projeyi, ufku son derece geniş bir Yüksek Mimar olan Abidin Mortaş yapacaktı.

20 Mayıs1940’da kurulan Devlet Konservatuarı mezunlarının henüz yetersiz olduğu,

Sergi Evi’nin 23 Nisan 1948’de Carmen’le açılarak Opera’ya dönüştüğü

ve Ankara Halkevi’nin hala faal olduğu bir dönemde, Muhsin Ertuğrul’un telkiniyle,

sanatsal tercih: “özel bir opera ortamı” yerine, “bir sinema salonu” olarak değişecekti.

** ** **

Sahnenin ve sahne arkasının genişliğiyle, 1550 kişilik cilalı maroken koltuklarıyla, deri kaplamalarıyla, onlarca projektörüyle, salon koltuklarının arkasında tam ortada yer alan büyük “misafir locası”yla, yanlarındaki dörder küçük “müşteri locaları”yla, bozkırın ortasında, Avrupalılara parmak ısırtacak opera havasında bir sinema salonu yeşermişti.

Her pazartesi yeni bir film başlıyor, kırmızı halılar seriliyor, çoğu memur tiril tiril giyimli hanımlar, beyler, görkemli pazartesi galaları için Büyük Sinema’ya geliyorlardı.

Zaten o memurlar, akşam iş çıkışlarında Sıhhiye’den Bakanlıklar’a kadar “5 turu” atanlar, boyuna selamlaşmaktan, bir türlü şapkalarını başlarına takamayanlardı.

Binanın Atatürk Bulvarı’na bakan ön yüzünde zemin İzmir mermeri, üst kısımlar ise Eskipazar traverten taşı ile kaplanmıştı. Bulvar tarihine tanıklık edecek bu taşlarda, ters lale şeklinde oymalar vardı - ki, lale deseni, sinemanın balkona çıkan merdivenlerindeki ve bekleme salonundaki demir aksamda da yer alacaktı.

Bulvara bakan abanoz giriş kapılarının yanlarındaki camekanlarda Gelecek Film’den ve Gösterilen Film’den fotoğraflar yer alırken, giriş holünde sağlı sollu iki bilet gişesi – Pek Yakında gösterilecek filmlerden fotoğraflar vardı. Ardında da parter (salon) bekleme holü yer almaktaydı.

Bekleme salonun tepesindeki muhteşem avizenin bir kardeşi de yeni yapılan Opera Binası’ndaydı. Opera’daki avize bir kültür mirası olarak günümüzde de sanatımıza ışık tutmaktadır.

Büyük Misafir locası’na biletli seyirci alınmazdı. İsmet İnönü’nün film seslerini daha iyi duyabilmesi için içeriye portatif, özel bir hoparlör tesisatı yapılmıştı.

1950’den sonra Demokrat Parti iktidar olduğunda, o locaya genellikle Pazartesi akşamları İsmet İnönü, bazı Perşembe akşamları da Adnan Menderes film izlemeye gelirdi. Meclis Başkanı Refik Koraltan da locanın müdavimlerindendi. Yabancı devlet adamları için de o loca açılır, sinema çıkışında genellikle Kazım Güven’in sinemaya bitişik, Büyük Sinema’dan 2 sene sonra inşa edilmiş Büyük Apartman’daki evine gidilirdi. Hamdi Başaran, Büyük Apartman'ın 3. katında otururken, Kazım Güven'in dairesi 4. kattaydı.

Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde film gösterme makinesi vardı ve dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar izleyebilsin diye Büyük Sinema’da oynayan filmler oraya da götürülürdü.

Atatürk Bulvarı’nda oturan Fatin Rüştü Zorlu, ya da Hasan Polatkan, genellikle 18:30 matinesine bilet alarak Büyük Sinema’nın balkonundan film izlerlerdi. Hasan Polatkan sinemanın temiz ve bakımlı olmasının baş takipçilerindendi. Ara sıra Cumhurbaşkanı Celal Bayar aracını Büyük Sinema’nın önünde durdurur, torunları için filmin başında Miki olup olmadığını sorardı.

Büyük Sinema’nın ilk açıldığı yıllarda, film başlamadan önce genellikle başta İngiltere yapımı “Dünya Haberleri” yer alırdı. O zamanların makinist yardımcısı İlhami Tuncay 2011 yılında, bu filmlerde izlediği Kraliçe Elizabeth’in düğün sahnesini bir düş hekimine o günkü heyecanıyla anlatacaktı.

Yine film öncesinde, Basın Yayın’ın hazırladığı bir Haber Filmi konurdu. Yıllar sonra filmlerin başına Ziraat Bankası’nın hazırladığı “Haftanın Aktüalitesi" konacak, Ankaralılar Mithat Paşa Stadyumu’ndaki maçlardan görüntüleri Orhan Ayhan'ın anlatımında izleyebileceklerdi.

O zamanki filmler son derece yanıcı olduğundan, bazen benzin gibi parlardı; bu yüzden makinist dairesinde kesinlikle sigara içilmezdi. Kopan filmler izleyicilerin “Makiniiiiiiiist!” bağırışları, ıslık şamataları arasında asetonla yapıştırılırdı.

5 Dakika Ara’da makinist dairesini merak edip içeri girebilen seyirciler en çok Gong’un nasıl bir şey olduğunu sorarlardı. O, 5 Dakika Ara’da holdeki büfede, siyah beyaz artist fotoğrafları önünde, yaldızlı kağıda sarılı Frigo Buz’lar, soğuyamamış Fruko’lar, içine leblebi atılacak gazozlar, alüminyum kapaklı cam şişeli sular satılırdı.

1950’li yılların ortasında yanmaz filmler devri başlayacak, yine o sıralarda delikli beyaz perde, daha büyüğüyle değiştirilip, sinemaskop hale getirilecekti.

İlk 3 boyutlu filmler de, o 1960 öncesi senelerde, motorları aynı anda çalıştırılan çift projeksiyon makineleri – basit ama özel gözlüklerle, Büyük Sinema’da Ankaralılarla tanışacaktı.

Büyük Sinema’nın kırmızı kadife perdeleri iki yana açılırken, Ulus Sineması’ndaki dalgalı deniz gibi sarı perdesi yukarıya doğru açılırdı. Akustik sinema salonunun tavanında ise beş adet yuvarlak demir desenli kafes ve şeffaf menşurlar vardı. Sahne arkasında, konserlerde kullanılan Gavo kuyruklu piyano yer alırdı.

Perdenin üzerinde yer alan Turgut Zaim’in, Kemaliyeli Kazım Güven için yaptığı, bir Elazığ oyunu olan “Çayda Çıra Oynayan Kızlar” tablosu vardı. Bu tablonun bir kardeşi “Orta Oyunu” da, yine Turgut Zaim imzasıyla yeni Opera’nın antraktında, öteki kardeşi “Yörük Kadınların Resmi” de Küçük Tiyatro'da yer alıyordu.

Çayda çıra oynayan kızlar, ne yazık ki hiçbir müzede yer alamadan yıllar sonraki yangında yok olacaktı.

Büyük Sinema’nın kuruluşundan 1964 senesine kadar orta katta “Madam” olarak bilinen bir Beyaz Rus: “Larissa Marika”nın işlettiği Büyük Pastane vardı.

Madam Larissa, güzeller güzeli, son derece asil bir hanımdı. Genç kızlara hep sade olmalarını, aşırı makyajdan kaçınmalarını öğütlerken, Büyük Pastane, Yenişehir’in Özen Pastanesi, Boğaziçi Pastanesi ile birlikte en gözde buluşma mekânlarındandı.

Madam Larissa, Baba Karpiç (Karpiçesko) ve Süreyya ile birlikte, Ankara’nın mutfak sektöründe iz bırakmış 3 Rus’tan biriydi. Madam, daha sonraki yıllarda Kavaklıdere Sporting Kulübü’nün mutfağını çalıştıracak, ardından da 70’li yılların başında İlbank Blokları’nın altında, “Madam’ın Yeri” isimli kendi unutulmaz lokantasını açacaktı. Madam’ın gitmesi, Büyük Sinema’nın havası için bir kayıptı.

Önce Kazım Güven, sonra da kızı Ayşe Güven Ağalar, Madam’a son nefesine kadar hep destek olacaklardı.

Büyük Pastane’nin parter bekleme holüne bakan kısmında Turgut Zaim ve Nurettin Ergüven’in ortaklaşa yaptıkları uzun "Saadabad" tablosu yer almaktaydı. Adı öyle konmamış da olsa, Büyük Sinema, Ankara’da sahip çıkılması gereken bir Kültür Sarayı’ydı.

** ** **

Büyük Sinema’da 3-4 gün süren parti toplantıları da olurdu. Bu toplantılar Cumhuriyet Halk Partisi için ”Kurultay”, Demokrat Parti için “Kongre” olarak tanımlanırdı. Bir keresinde bir CHP’li delege, Büyük Pastane’de İnönü’nün kahve içtiği telveli fincanı 50 liraya anı olarak Larissa’dan satın almıştı. 60’lı yıllarda Adalet Partisi’nin, Güven Partisi’nin kongreleri de Büyük Sinema’da yapılacaktı.

Büyük Sinema biletleri kombine olarak da satılırdı. Salonun en ön sıraları, yani Duhuliye: 1 lira, Salon: 1,20 lira, Balkon: 1,25 lira, 4 sandalyeli Loca: 5 liraydı. Yani 4 kişilik bir aile, aynı parayla doyulmaz loca keyfini yaşayabilirdi. Başbakan Menderes izin vermediği için sinemanın bilet fiyatları senelerce hiç artırılmamıştı; sonuçta fiyatları artırabilmek için başbakana telgraf çekilmişti.

Büyük Sinema’nın önünde uzun bilet kuyrukları eksik olmazdı. Biletler genellikle karaborsaya düştüğünden, fırsatçılar sıranın en sonunda “bilet var…”, ya da o zamanın üniversite kimliği olan “şebeke, şebeke, şebeke..." diye dolaşırlardı.

Kimi zaman Atatürk Bulvarı’nda yan yana, ama zıt yönlere ilerleyen, 50-60’şar metrelik iki kuyruk olurdu.

Piknik’ten çıkıp, Büyük Sinema’ya gitmek için bilet kuyruğuna girenler ve

Büyük Sinema’dan çıkıp, Piknik girişindeki sarı Carpigiani dondurma makinesinden spiral dondurma almak için kuyruğa girenler.

Büyük Sinemada özellikle yaz aylarında tiyatrolar da sergilenirdi. Reşit Gürzap, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Melahat İçli, Gülistan Güzey gibi sanatçılarıyla İstanbul Şehir Tiyatrosu, Büyük Sinema’da iz bırakanlardandı.

Münir Nurettin Selçuk, Ankara’da sadece Büyük Sinema’da konser verirdi. Geleceğin büyük sanatçıları olacak Nesrin Sipahi ve İnci Çayırlı da kendisine eşlik ederdi. Konserden sonra mutlaka Kazım Güven’in Büyük Apartman’daki evine gidilirdi.

Kazım Güven, Zeki Müren’i çok severdi. Hep yabancı film oynattığı, yerli filmleri ayrıca işlettiği Gölbaşı Sineması’nda oynattığı halde, yerli film olarak bir tek Zeki Müren’in filmlerini oynatırdı. Zeki Müren, konser sonrasında evdeki yemekte: “Filmdeki Zeki Müren’in sahicisini getirin, evleneyim…” diye Kazım Bey’e takılırdı..

Zülfü Livaneli, “Sevdalım Hayat” kitabında bir çocukluk anısı olarak, babaannesiyle birlikte gittikleri Büyük Sinema’daki bir Zeki Müren konserini anlatır: Arka sıralardan bir seyirci, iki şarkı arasında “Zekiye Abla” diye bağırmıştı. Zeki Müren ise o düzgün diksiyonu ile “Sahneden yüzünüzü görmem mümkün değil, ama seslenişinizden çok kibar bir beyefendi olduğunuz sonucunu çıkarıyorum efendim!” demişti. Seyirci de bu sözleri alkışlamıştı; çünkü bu tip saldırgan tipler, o zamanlar toplumda soluk aldırmaz şekilde ortalığı kaplamamıştı.

Zeki Müren’den, Behiye Aksoy’dan, Dario Moreno’dan başka, Büyük Sinema’da konser verip soluğu Kazım Güven’in evinde alan Mark Aryan, Sylvie Vartan – Johnny Hallyday (2 kere), Dizzy Gillespie, Dave Brubeck, Pepino di Capri gibi yabancı sanatçılar da vardı. Tam konser öncesinde yırtılan Pepino Di Capri’nin pantolonunu, Kazım Bey’in o sırada öğrenci olan kızı Ayşe dikecekti.

Ünlü caz eleştirmeni Cüneyt Sermet, o sıcak konserde cazın dükü Duke Ellington’un hatalı notasını vurgularken, Dizzy Gillespie de Süheyl Denizci’ye “bir eğitim almadığı için trompeti yanağını sonuna kadar şişirerek çaldığını” anlatıyordu. Ankara’daki bir sinema salonundan, kestane ağaçlı kaldırımlara, modern caz’ın, be-bop’un notaları dağılıyordu.

Cem Karaca’nın, Barış Manço’nun konserlerinde, sadece salon değil, çıkış koridorları bile adam almıyor, bazen koridordaki camlar kırılıyordu.

** ** **

Evin konukları arasında, Atatürk Bulvarı’nın karşı kaldırımında, şimdiki Divan Pastanesi’nin olduğu köşedeki ev, yakın dostu Vehbi Koç'undu.

Kazım Güven’in kardeşi 1956’da HABAŞ’ı kuran Hamdi Başaran’dı. Hamdi Başaran gaz alanında büyük hamleler yaparken, Kazım Güven, Mersin’de narenciye alanında ve kalıp buz işlerinde büyük yatırımlar yapıyordu. Kazım ve Hamdi kardeşlerle arada bezik oynayan Vehbi Koç onlara:

- Biriniz havadan, ötekiniz sudan para kazanıyorsunuz… diye takılırdı.

Narenciye alanındaki ilk seracı, ilk aysbergci, ilk Packing House’cu Kazım Güven’in Mersin’deki modern fabrikasının açılışını Başbakan Adnan Menderes yapmıştı.

Öyle bir evdi ki Kazım Güven’in evi, 1956’da Life dergisi, evde dünyanın 4. büyük porselen koleksiyonunun yer aldığı haberini yapıyordu. (Kazım Güven, 1967’de Büyük Sinema’da “Neşeli Günler” adıyla oynayacak “The Sound of Music” filminin geçtiği Avusturya malikanesindeki tüm porselenleri de satın alacaktı).

Kapının önünde son model Cadillac araba yer alırdı. Şoförlüğünü önceleri Nazmi Efendi, sonrasında da Fevzi Çakmak’ın eski şoförü olan Hasan Efendi yapardı. Evde her birine ayrı Alman Dadı düşen çocuklar: Mehmet, Osman ve Ayşe Güven, bu saray havasında büyürlerken, sanki siyah beyaz bir Yeşilçam filminin ta kendisi yaşanıyordu.

** ** **

Büyük Sinema’da sadece İstanbul Şehir Tiyatroları yer almamıştı; Muammer Karaca’dan, Dormen Tiyatrosu’na, Yıldız - Müşfik Kenter’den, Zeki Alasya – Metin Akpınar’a kadar pek çok tiyatro da o muazzam sahnede Ankaralılarla buluşacaktı.

Metin Akpınar yıllar sonra “Senin öyle bir baban vardı ki….” diye başlayarak, Kazım Amca’nın onlardan nasıl sevgiyle para almadığını, kızı Ayşe Güven Ağalar’a anlatacaktı.

Altın Mikrofon yarışmalarının da, Milliyet Gazetesi’nin düzenlediği Liselerarası Müzik Yarışması’nın da mekanı olmuştu Büyük Sinema.

Ankaralı kaç kuşak, sinemanın, müziğin, tiyatronun, konserin alasını –

hem de sanatçıların modası geçtikten sonra değil, hepsi o sırada şöhretlerinin zirvesindeyken tatmıştı.

Büyük Sinema’dan bahsederken, "Ali Baba Oyun Salonu"ndan, balkona çıkan merdivendeki büyük Hamsiköy fotoğrafıyla "Hamsiköy Karadeniz Pidecisi"nden, "David Gömlekevi"nden, (1964'den, günümüze) "Şapkacı Ümit Gürses"den, "Örücü Arif"den, Erdal Öz’ün "Sergi Kitabevi"nden, komşu "Meram Pastanesi"nden bahsetmezsek eksik kalır.

Aradan yıllar geçip, 1970’li yıllara gelindiğinde, ülke yeni bir yüzle tanışacaktı: Televizyon.

Ve sinemaya sahip çıkan da olmayınca, salonlar gittikçe boşalacak, ortalığı katil yosun gibi abuk film furyaları saracaktı. 1972’de gösterilen Aşk Hikayesi (Love Story) artık son izdiham olan filmlerdendi.

Kalite artık soluk alamazken, sinemanın son konserini Alpay ve Lale Akad verirken,

can simidi olabilecek destek de esirgenirken,

boşalmış sinema salonları birer ikişer kapılarına kilit vurmaya,

İşhanlarına dönüşmeye başlamıştı.

Ankara Sineması, 1969’da Ulus Sineması derken - Büyük Sinema da önce 1976’da eski makinisti, sonraki müdürü İlhami Tuncay’a kiralanacak –

o da direnemeyince, Haziran 1978’de Ankaralılara sessiz sedasız “Allahaısmarladık…” diyerek, kuyumcularıyla, gelinlikçileriyle bir iş hanına dönüşecekti.

O kadar sağlam yapıldığından, yıkım işleminde çok zorlanılacaktı

Kazım Rüştü Güven 1980 yılında, Hamdi Başaran ise 1987 yılında vefat edecek;

1997 Mart’ında iş hanında çıkan yangınla da, Çayda Çıra Onayan Kızlar dahil son anılar da yanıp kül olacak - dumanları uzun yıllar önce Bahçelievler’de Firavun’un Laneti oynarken yanan Renkli Sinema’nın dumanlarına karışacaktı.

Kim bilir; belki de büyük yangın, o büyük yalnızlıkla baş başa kalmış Çayda Çıra Oynayan Kızların elindeki mumlardan çıkmıştı.

İş hanı esnafının işsizlikten çok sıkıntılı günler geçirdiği 2011’li yıllara gelindiğinde ise, bu efsane mekan artık tamamen belleklerden çıkmış olacaktı.

** ** **

Mimar Sinan’ın Selimiye Camii’nin ortasındaki sütuna işlediği “yere bakan” bir ters lale figürü vardır. Halk arasındaki söylentiye göre, o lale her sene biraz daha aşağıya hareket etmektedir. Yere değdiğinde kıyametin kopacağına inananlar bile vardır.

Yolunuz Atatürk Bulvarı’na düşerse;

değil selamlaşa, selamlaşa –

omuz vura vura yürüyen kalabalığın arasından

Büyük Çarşı’ya varın.

Durup, binanın ön cephesindeki,

“kimsenin dönüp de bakmadığı”,

yürek yakan ters lale motiflerine bakın.

Boynu bükük laleler yere değmeden,

“Dile gelip konuşmaları”nı beklemeden,

bize emanet son lalelerimizi dinleyin

ve bir şehir olarak,

koparttıklarımızın arkasından ağlamak yerine;

bir Büyük Sinema’mız daha olmasını dileyin.

Bir "Büyük Sinema"mız daha olursa,

bu sefer nasıl kıymetini bilip koruyacağımızı,

bu sevgiyle, gelecek kuşaklara aktarabileceğimiz,

göğe bakan lale bahçelerini düşleyin…

düş hekimi yalçın ergir 16 haziran 2011 - Ankara

5 Dakika Ara...

büyük sinema ile büyümüş olmanın, pek çok detayına tanık olmanın dışında;
bilmediklerimi bana öğreten, paylaşabilmemi sağlayan aşağıdaki kaynaklara,
teşekkür ve hep sevgilerimle - düş hekimi yalçın ergir * http://www.ergir.com
**
ayşe güven ağalar ve hakkı ağalar
ilhami tuncay ve nüket tuncay
reşat, leyla & gülen önat
eren önat
yavuz aydar
erdoğan davran
ümit gürses
nihat ciğer
uğur kavas
vekam
mehmet ertüzün
aydın kılcıoğlu - mimarlar odası ankara şubesi kent izleme merkezi
zeynep yıldız - mimarlar odası ankara şubesi kent izleme merkezi
zülfü livaneli – sevdalım hayat kitabı
altan öymen – değişim yılları kitabı
abidin mortaş – arkitekt dergisi
gülseren mungan yavuztürk – koleksiyoncular derneği yayını
suavi aydın, kudret emiroğlu, ömer türkoğlu, ergi özsoy – küçük asya’nın bin yüzü: ankara kitabı
cemil eren - ayorum
milliyet gazete arşivi
**

 

 

 

   

Kaynaklar