Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Kapak Konusu

RAHMİ PEHLİVANLI  (1926-1992)                                                                        HAZIRLAYAN: Nilüfer ÜNAL

Bu sayımızın konuğu Rahmi Pehlivanlı. Ankara’nın Keskin kasabasında doğan Pehlivanlı, katı geleneklerine bağlı aile baskısı içinde yetişmiş herhangi bir klasik eğitim görmemiş, başka bir deyişle akademik çatılar altında yetişmemiştir.

Eşi Nurhan Pehlivanlı O’nun için şöyle diyor; “Ben Rahmi’den sanatı, resmi, hayatı, insanlığı, doğayı, sevgiyi, dünyayı öğrendim... portre sanatçısı Rahmi Pehlivanlı, dünyaca tanınan unvanlarıyla resim sanatının boyutlarını aşmış, popüler olmuş bir insan. Sık sık  “Bir yere gelebilmek değil orada kalabilmek zordur” derdi. İşte bana göre, çok çalışarak elde ettiği bu başarısı ile sonradan olma değil, gerçekten doğuştan bir sanatçıydı O.”

 

 

 

--------------------------------------------------------------------------------------------

RAHMİ PEHLİVANLI.  Resim yapmak düşüncesi çocukluğunda başlar. Çocukluğunda küçük bir çakıyla dut ağacından kaba saba bir palet yapar. Doğadan çiçekleri toplayıp boya haline getirir ve büyük bir zevkle resim yapar. Ancak ailesi O’nun resim yapmasına karşıdır, çünkü resim yapmak günahtır. Bir süre hayatı böyle devam eden Pehlivanlı ailesinin ısrarıyla ticaret yapar. Ancak resim yapmak O’nun tutkusudur ve Keskin’den ayrılır Ankara’ya gelir. Cebindeki son paralarla bir miktar kravat ve yastık yüzü alıp, üzerlerini resimlerle süsler ve Anadolu’yu dolaşıp yaptıklarını satmaya başlar. “Renk Renk Türkiyem” koleksiyonu kendi ifade-    siyle o günlerden kalan bir düşüncedir. Özellikle tablolarında portre çalışmalarına ağırlık verir çünkü kişinin iç dünyası ile tuval üzerine aktarmak O’nun için bambaşka bir zevktir.

Rahmi Pehlivanlı, resim sanatıyla ilgili görüşlerini ise şöyle dile getirir: 

“...Ayrıca, resim sanatında kimseyi taklit etmek, ya da belirli bir üslup takip edeceğim diye tekrarlar çevresinde kalmak istemiyordum. Belirli bir üslup, tekrarları getirdiği gibi, realite resmi yapmak da yalnız biçime bağlanmak olacaktır, diye düşünmüşümdür her zaman. Oysa, özgünlüğün yaratıcısı olmalıdır, sanatçı. Fakat bu özgünlük, insan doğasından uzak, anlamsız şekil ve renk yığını resimler olarak değil, araştırıcı ve yapıcı bir düşüncenin ürünü olduğu zaman anlamlı olur. Bence, resim; görüneni biçim ve renge dönüştürmek olmamalıdır. Sanatçı, gerçek dünyanın olguları ile kendi düş gücünü birlikte yoğurarak, izleyicisine başka boyutlardan çağrışımlar getirmeli, izleyiciyi kendi yaratıcılık süreci içine katmalıdır. Sanatçı bir sanat akımının körü körüne takipçisi olmamalıdır. Bir sanat akımının içinde olsa bile, farklı bir duyarlılık içinde kişisel bir ifade bulmalıdır. Ben bunu, sanırım başarabildim. Çünkü, benim resmim ilk görüldüğünde bile “Bir Rahmi Pehlivanlı” dedirtir. Onun için, resimlerimin taklit edilmesi mümkün değildir. İşte gerçek sanat odur ki, ne kadar taklit edilmeye uğraşılırsa ondan uzaklaşılır. Sanatsal güzellik kendiliğinden oluşmaz. Hatta, sanatçı olunabilmesi için tek başına eğitim de yeterli değildir. Öncelikle, sanatçı doğadan coşkulu bir yaratılış ve ruh getiren bir kişi olmalıdır. Biz buna, yetenek ve sanatsal içgüdünün ifade edilmesi diyebiliriz.

 

Empresyonistleri ise, yaratıcılığı olmayan doğayı gözlemleyip aynısını tuale aktardıkları için acımasızca eleştirir. Onlar için, “Ruh yoktur, öznel görüş yoktur,  yorumlama yoktur ve  sonuç sanat değil yalnızca öykünmeciliktir” der.

Sarayların, kralların, Cumhurbaşkanlarının ressamı olarak tanınmasının yanında, 60’dan fazla memleket ve mekanlarda sergileri açılır.

Portre ressamlığına ise, 1952 yılında Erzurum’da Aziziye Kahramanı Nene Hatun’un resmini yaparak başlar. Sanat çevreleri bu portre çalışmasının bir Rembrant kadar etkili olduğunu kabul ederler.

Portresini yaptığı ilk devlet adamı ise Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır. 1969’da Cote D’Azure’da düzenlenen uluslararası sanat sergisinde portre dalında Dünya Birincilik ödülünü Kuzey Afrika’da çalıştığı “Kel Mıstık” adlı tablosuyla alır. Salt ünlülerin portrelerini çalışmaz, yerel yaşam, peyzaj ve halktan  portreler de  çalışır.  Örneğin Tunus’ta Habib Burgiba’nın sarayında çalıştığı ünlü dansöz “Zina” nın portresi Floransa Müzesi koleksiyonundadır. Papa IV. Paul bu resmi için Pehlivanlı’yı gümüş bir madalya ile ödüllendirir.

Rahmi Pehlivanlı, “Renk Renk Türkiyem” (1982) isimli  projesi ile, Anadolu’nun kırsal ve kentsel açıdan şimdi hızla yok olan bir sürecini belgesel  haline getirir. Proje, dörtyüz guaş ve ikiyüz yağlıboya yapıttan oluşmaktadır.

RAHMİ PEHLİVANLI’NIN ANILARINDAN ...

Kapak konumuz olan Rahmi Pehlivanlı hakkında yazılacak ve söylenecek çok şey var, ancak bizleri çok etkiliyen iki anısı ile köşemizi noktalamak istedik.

 
EDİNBURG DÜKÜ PRENS PHILIPH

 “Özür dilerim Majesteleri, ama Atatürk de dedenizi Çanakkale’ye davet etmemişti ki”
 

“...İngiltere Başbakanı’nın portresini çalışmam esnasında, Kennedy cenaze törenine katılan Edinburg Dükü Prens Philiph’in (Kraliçe’nin eşi) portresini de çalışmam için bana Buckingham Sarayından randevu alındı. O sırada İtalyan Portre Sanatçısı Annigoni’de Kraliçe’nin resmini çalışıyordu. Sarayda herkesin ayrı portre yaptırma odaları vardı. İki seans verilen randevularla çalıştık. Portre ortaya çıktı. Üçüncü seansı alacaktım. Daha evvel müsaade alıp getirdiğimiz gazetecilere bu defa bir Türk gazetecisi için izin almadan geldik. Dük “Olmaz” diyerek gazetecinin çıkmasını istedi. Ortaya bir soğukluk girmişti. Çalıştığım, portrelerini yaptığım devlet başkanlarından imzalı bir fotoğraflarını isterdim. “Ne yapacaksın” diye sordu. Portresini yaptığım bütün devlet başkanlarından aldığımı, hem koleksiyonumda kullanacağımı, hem de Atatürk ve Cumhuriyetin 50. Yıldönümü için çıkaracağım albüme koyacağımı söyledim. Sert bir dille “Atatürk için neden vereyim?” dedi. “O, benim dedemle Çanakkale’de kavga etmişti”. Çok canım sıkılmıştı. “Özür dilerim Majesteleri, ama Atatürk de dedenizi Çanakkale’ye davet etmemişti ki” dedim. Canı sıkıldı hemen odayı terk etti. Ben de toplanıp tabloyu aldım ve çıktım...”

 

AŞIK VEYSEL

“Yiğenim sen de benim türkülerimi, teyibinle perişan ettin”

 

 

Köyünde Aşık Veysel, 1987
Karton üzerine suluboya

 

 

 

 

 

Ölümünden yaklaşık 6 ay evveldi. Aşık Veysel’in kendisinden modellik alarak portresini yapmak üzere, Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı köyüne gittik. Bizimle birlikte bir gazeteci ve o yılın Türkiye güzeli de geldi.

Arabam Avrupa’dan gelirken getirdiğim spor bir araba, o bozuk köy yollarında altını vura vura vardık. İçeri girer girmez, Aşık “Hoş geldin yiğenim” dedi. Ben de “Veysel Ağa, “gavur aklını köy yollarında perişan ettin” dedim. Hiç sesini çıkarmadı. Evlerinde bir süre misafir kaldık. Benim çalıştığım resim iyice çıktı. Arka tarafta karısı ve kızkardeşini de aldım. O ara benim için bir şiirini besteleyip sazı ile çaldı. Ben resim yaparken farketmedim, birlikte gelen gazeteci işgüzarlık yaparak benim teybin iyi olan pillerini köy bakkalından aldığı eski pillerle değiştirmiş. Dinlemek için açtığımda cazır cuzur bozuk sesler çıkıyordu. Deli oldum, ama yapılacak birşey yoktu. Bunun üzerine Aşık Veysel, “Yiğenim sen de benim türkülerimi, teyibinle perişan ettin” dedi.