Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Kapak Konusu

ABİDİN DİNO

Abidin Dino 1913 yılında İstanbul’da 3 erkek ve bir kız’dan sonra  ailenin 5. çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğumunun 6. ayında aile Cenevre’ye yerleşir.  Dino’nun o yıllara ait anılarında, Alexandre Dumas Pére’in ünlü yemek kitabının bir yerinde geçen “Alcantara kekliği”yle yapılan bir yemeği gerçekleştirip yiyenler, diğer yanda sokakta dilenenler, dünya savaşı ve İsviçre’de savaş yaşanmıyordu ama sokaktaki insanların yüzünde beliren korkular, kaygılar yer alıyordu. Savaşın ardından Paris’e yerleşen aile, küçük Dino’yu Jean Baptiste Say lisesine verir. Buradaki resim hocası küçük Dino’nun çizdiği resimleri görür ve çok beğenir. Bu okula devam eden Dino, kısa bir süre sonra ailenin İstanbul’a gelişiyle Robert College de öğrenimine devam etmeye başlar. Öğrenimine devam ederken diğer yandan da hat sanatıyla da ilgilenmeye başlar. O günlere ait anılarını şöyle dile getirir.   

“...Ama asıl daha o yaşlarda duyduğum bir ilgi var ki,hayatım boyunca sanırım yolumu çizen o oldu. Bu Türk minyatürlerine ve hat sanatına duyduğum ilgiydi. Rastlantı bu ya, komşularımızdan biri büyük bir hat ustasıydı. Mevlevi tarikatına mensuptu. Büyük ağabeyim Arif, çoğu zaman kitaplıklara beni de yanında götürürdü. İstanbul’daki tüm kitaplıkların müdürlerini tanırdı. Dolayısıyla herkese gösterilmeyen el yazmaları her zaman bizlerin emrindeydi. Böylece kendisi de bir minyatür tutkunu olan Arif ağabeyim sayesinde, yüzlerce, belki binlerce minyatür gördüm. Tabii İstanbul aynı zamanda Bizans freskleri, Bizans mozayikleri... Profesör Thomas Whittemore, o sıralarda ilk kez bir yandan Ayasofya’nın, öte yandan Kariye’nin mozayiklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Bizlerin resme olan ilgisini, durmadan bir şeyler çiziktirdiğimizi görüyordu. Ayasofya’nın bir köşesinden küçük bir kahve vardı. Bir grup arkadaş, çoğunluğu ressam, şair ya da yazar, orada buluşuyorduk. Profesör Whittemore, 1453’ten

beri ilk kez bir figürü gün ışığına çıkardığında deliye dönüyor ve bu göz şölenini paylaşmamız için kahveye gelip bizleri çağırıyordu. Bazı günler Ayasofya’nın içine kurulmuş iskelelere tırmanıyorduk olağanüstü bir Bizans yüzü görebilmek için. Profesör Whittemore’un küçük bir oyunu vardı. Yanında her zaman bir kova su bulunurdu. Ve biz, yaklaşık beş yüzyıl sonra gün ışığına çıkmış bu yüze bakarken Whittemore, bu suyu mozayiğin üzerine serper ve mozayik birden masalsı bir biçimde parıldar, canlanırdı. Böylece, Bizans sanatını da eğer deyim yerindeyse –burun buruna- tanıdım. Ama tüm bunların arasında sanırım beni kendine en fazla çeken hat sanatıydı. Bu sanat olağanüstü bir yoğunlaşma gerektiriyordu..”

Yıl 1930. Dino 20 yaşındadır. Paris’ten gelen bir grup arkadaşıyla birlikte “D Grubu” nu kurarlar. Bir yandan Türk minyatürleri bir yandan Bizans sanatının etkisiyle Sürrealizm resimler çizmeye başlar. Bu arada hayatını Gazetecilik yaparak kazanmaktadır. Bu yıllarda Nazım Hikmet’le tanışır ve etkisinde kalır. Şair ile ilgili düşüncelerini ise şöyle dile getirir.

“Nazım Hikmet olağanüstü bir kişiydi.Çünkü eleştiren, karşı çıkan, başkaldıran bir tipti. O sıralar baş kaldırma eğilimi benim içimde de vardı. Yaşama koşullarının değişmesi, toplumun ve insanların değişmesi gibi özlemler bende de vardı.”

Artık Cumhuriyet’in 10. yılına gelinmiştir, kutlamalar nedeniyle  Sovyet Heyeti Ankara’ya davet edilir.   Atatürk, heyetten 10. yıl anısına  eski ve yeni Türkiye’yi karşılaştıran bir film çekilmesini ister ve heyette bulunan Sergey Yutkeviç bu işi üstlenir ve film “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adıyla çekilir. Yutkeviç, resme meraklıdır ve Abidin Dino’nun resimlerini çok beğenir, yarattığı desenlere hayranlık duyar ve Sovyetler Birliğine davet eder. Abidin Dino Sovyetler Birliğine gider ve Lenfilm stüdyolarında dekoratör olarak çalışmaya başlar. Aynı zamanda resim de yapar. Çok az renkli resim yapar ama çok sayıda desen çizer.

Ancak Sovyetler Birliği’nde de hava yavaş yavaş ağırlaşır ve sinema sektöründe de birçok kişi ya tutuklanır ya da sürgüne gönderilir. Sonuçta Sovyetler Birliği’nden ayrılmaya karar verir ve kendini Paris’te bulur. Paris’e yerleşmiş ünlü yazar Gertrude Stein ile çalışmaya başlar. Stein yazar, Abidin Dino ise desenlerini çizer. Ünlü ressam Picasso da desenlerini çok beğenmekte ve takdir etmektedir.

Bir ara Türkiye’ye dönen Dino, 1950’li yıllarda yeniden Fransa’ya döner. O yıllar soyut sanatla, figüratif sanatın savaş yıllarıdır ve  iki kutup arasında bocalar ancak soyut akımın doğrudan doğruya içinde değil, hep kıyısında yer alır. Resimlerinde hep düşsel bir yön vardır. Bu tarzını da şöyle ifade eder:   

“...Biliyor musunuz, gerçeklik denen şey bana hep masalsı, inanılmaz, hatta olanaksız görünmüştür. Gerçek aynı zamanda gerçek dışıyı da içerir. Gerçek dışı da gerçekliktir. Düşüncelerimi pek iyi dile getiremedim, biliyorum. Dilerseniz şöyle söyleyeyim, gerçeklik, düşsellikle bütünleşir, düşsellik de gerçeklikle. Belki şimdi daha iyi oldu. Doğrusunu isterseniz, ressamlar dertlerini sözcüklerle anlatmak istediklerinde bunu pek başaramazlar. Çünkü onlar kendilerini bir başka dille, resmin diliyle ifade ederler. Sözcüklere başvurduklarında, resimle ifade edemediklerini dile getiriyorlar demektir. Şimdi, burada bir parantez açacağım, söyleyeceklerim bir ozan olduğunuz için belki siz şaşırtacak; günümüzde, bana öyle geliyor ki, sözcük de, im de, rengin ve dolaysız bir ifade biçimi olan resmin önünde gücünü yitiriyor. Sözcük zaten kendi içinde yapay bir şey. Bir ses. Varolan bir şeyi adlandırıyor. Sözcük bir dolambaçtır. Sözcüklerin kendi aralarındaki ilişkileri ise ek bir dolambaç.

Ressamın bir avantajı var, ifade etmek istediğini, sözcüklerin yardımına gereksinme duymadan doğrudan doğruya dışa vuruyor. Bu konuyu daha fazla genişletmek istemiyorum. Bu söylediklerim tartışmaya çok açık şeyler. Hatta belki tümüyle yanılıyorum. Ama bir duygum var ki, onda yanıldığımı sanmıyorum; bu da çağımızın bakmaya doğru, görmeye doğru meylettiği. Bu, görsel sanatlarla uğraşanlar için bir ayrıcalık, ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Ressam çağının gerisinde mi kaldı, yoksa ötesinde mi, bunu bilebilmek çok güç...”

Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino, 7 Aralık 1993 günü Paris'te hayatını yitirir. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Aşiyan'da toprağa verilir.

KAYNAK: Abidin Dino; Kısa hayat öyküm. Hazırlayan: Ferit Edgü. İstanbul: 1995. 119 s. “YAPI Kredi Yayınları Ustalar: 5”