Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Hülya Alp, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Üyesi

Gün geçmiyor ki, yazılı veya görsel medyada kadın yönelik haberler yer almasın Manşetlerin %32’sinde kadın var ancak bunun üçte biri kadını “doğal-eşit varlık” olarak sunuyor. Geniş anlamda ise kadın “cinsel nesne” olarak sunuluyor. Medyada  kadının toplumdaki yeri nedir, kadın üreten mi yoksa tüketen midir. Ya da salt güzel, fedakar anne veya kocasının sözünden çıkmayan eş midir? Kadın programlarında, reklamlarda, TV dizilerinde ve haberlerde kadın nasıl verilmekte.

Üzerinde çok tartışılan bu konuları konuşmak üzere Radyo Televizyon Üst Kurul Üyesi Sayın Hülya Alp’le “MEDYA VE  KADIN” konusunda  aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştirdik. İlgiyle okunacağına umarız.

 

 “...Medyada çalışan pek çok kadın var, ama karar verici noktalarda değiller, çoğu kez. … Hatta ben biraz da şöyle düşünüyorum. Kadına yönelik programların kararını veren yöneticiler kadınlar mı, yoksa erkekler mi? Yani ben erkeklerin hepsini de kadının toplumsal eşitliğine karşı ve potansiyel bir tehlike olarak görmüyorum. Toplumsal eşitlikten yana olan erkekler var. Kadınlardan yana olan erkekler var. Aksi tutum takip edenler de var. Kısaca hem çalışan olarak kadın, hem konu olarak kadın maalesef istediğimiz ve beklediğimiz düzeyde konumlanmış, modellenmiş, örnekleri çoğalmış düzeyde değil medyada...”

 

 

Nilüfer Ünal: Sayın Alp, yoğun programınıza rağmen söyleşimizi kabul ettiğiniz için önce çok teşekkür ederim. Önce sizi okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Bize kendinizi tanıtır mısınız.

Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi dalında “bilim uzmanı” olarak mezuniyet sonrası eğitimimi tamamladım. 1974-1989 yılları arasında TRT Ankara Televizyonu, Çocuk ve Gençlik Programları Bölümünde, prodüktör, senarist, yönetmen ve müdür yardımcısı olarak görev yaptım. 1989-1997 yıllarında TRT İstanbul Televizyonu, Çocuk ve Gençlik Programları müdürü olarak çalışırken, Avrupa Yayın Birliği (EBU) Çocuk ve Gençlik Programları Çalışma Grubu Koordinatörlüğü ile drama ve belgesel serileri yönetmenliği sorumluluklarını da üstlendim. 1997 yıllarında TRT İstanbul Televizyonu müdürü oldum. 2002’ye kadar bu görevi sürdürdüm. Bu arada TRT’nin yeniden yapılandırma çalışmaları sürecinde, çalışma gruplarına başkanlık ederek katkı sundum. 2002 yılında CHP, İstanbul İl Başkanlığı’nda, yönetim kurulu üyesi olarak çalıştım ve 2003-2007 yılları arasında CHP Parti Meclisi Üyesi olarak görev yaptım.

TRT Kurumunun ve EBU’nun yeniden yapılandırılma çalışmalarında görev aldım. 29 Mayıs 2007 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Üyeliğine seçildim.

Hacettepe Üniversitesi Rektörlük Üstün Başarı Ödülü, Cengiz Polatkan Çocuk Programları Ödülü (1978) Prix-Jeaneusse, Gençlik Festivali, belgesel programları ödülü (1985), EBU Drama Serisi en iyi çocuk programı ödülü (1994), Uluslararası Altın Kelebek En İyi Çocuk Draması Büyük Ödülü (1995), EBU, Magazin Programları Değişim Toplantısı’nda 1985 yılından başlayarak pek çok kategoride birincilik ödülü sahibiyim. Halen iletişim dersleri veriyorum; öykü, manzum öykü, dokümanter metni ve senaryo yazıyorum. Çocuk eğitimi ve psikolojisi alanında da kitaplarım bulunmakta. Evliyim ve bir çocuğum var.

Nilüfer Ünal: Kadınlar medyada yalnızca güzel, kurban, fedakâr anne gibi kalıplarla anılıyor. Kadının toplumdaki yeri nedir, kadın üreten mi yoksa tüketen midir?

Hülya Alp: İlk önce bu konuya özel ilgi duyduğunuz, göreviniz kapsamında addettiğiniz için ve buna yönelik bir söyleşi yürüteceğimiz için bir kadın olarak size teşekkürle başlayayım. Evet, ne yazık ki medyada kadın dediğimiz zaman, konu olarak kadına nasıl yer veriliyor diye baktığımızda burada kastedilen daha ziyade sizin de, kastettiğiniz, gerçi bütün medya alanlarına taşımak mümkün ama asıl televizyon oyunculuğundan söz ediyoruz herhalde. ne yazık ki kadın iki dar kalıp arasına sıkışmış gibi. İlki geleneklerin etkisi altındaki kadın. … Dizilere, dramatik örgülü programlara baktığımız zaman mağdur kadın, yıpranan kadın, dayak yiyen kadın, şiddete maruz kalan kadın gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Demek ki bir, geleneklerin baskısı altında gerçekten çağımızda toplumsal eşitlik kavramının tam tersi uygulamalarla muhatap olan kadını görüyoruz.

ikincisi ise bir bedene indirgenmiş olan kadın.

Kadın bu değil tabii. Yani her ikisi de gerçekten insan hakları yönünden kadının maruz kaldığı istismar örnekleyen tablolar.

Tabii medya ve kadın başlığının altında ister istemez medyanın çalışanı olarak da kadını düşünmeliyiz. … Medyada çalışan pek çok kadın var, ama karar verici noktalarda değiller, çoğu kez. … Hatta ben biraz da şöyle düşünüyorum. Kadına yönelik programların kararını veren yöneticiler kadınlar mı, yoksa erkekler mi? Yani ben erkeklerin hepsini de kadının toplumsal eşitliğine karşı ve potansiyel bir tehlike olarak görmüyorum. Toplumsal eşitlikten yana olan erkekler var. Kadınlardan yana olan erkekler var. Aksi tutum takip edenler de var. Kısaca hem çalışan olarak kadın, hem konu olarak kadın maalesef istediğimiz ve beklediğimiz düzeyde konumlanmış, modellenmiş, örnekleri çoğalmış düzeyde değil medyada.

Nilüfer Ünal: Şimdi siz söylerken aklıma savaşta kadın geldi birden bire. Örneğin haberlerde medyadaki haberlerde kadın savaştaki kadın şöyle gösteriliyor genelde ya da ben yanılıyor da olabilirim. Kucağında ölmüş çocuğu ya da perişan ağlayan bir anne savaş kötü diyelim ya da o amaçla kötü gösteriyorlar. Ama onun arkasında o savaşta doktor kadın var, hemşire kadın var, asker kadın var. Biz bunları medyada ya da yazılı basın ya da görsel basında hiçbir zaman göremedik göremiyoruz.

Hülya Alp: Çok daha global ölçekte bakıyorsunuz sanırım, yani ülkemizde farklı çatışmaları savaş diye yorumlamayacağımız için.

Tabii genelde savaş dendiği zaman bir cephe olgusu ister istemez hala var. Orada da genelde erkekler mücadele ediyor.

Nilüfer Ünal: Irak Savaşı örneği gibi.

Hülya Alp: Gayet tabii yani o zaman da kadın yine erkeğini yitirdiği için mağdur olan konumunda. Oysa Ülkemizde, Kurtuluş Savaşı’nda, gerçekten hemen hemen tüm erkekleri cephede olan bir ulus olduğumuzu düşünürsek, evini çekip çeviren, ürününü toplayan pazara götürüp satan, ekonomisini oluşturan, cephane hazırlayan, cepheye götüren müthiş örgütlenmiş, sağduyulu, kadının mükemmel örneğini görüyoruz.

Nilüfer Ünal: Biraz da kadına yönelik programlardan söz etmek istiyorum. Kitle iletişim araçları toplumu yönlendirmede çok büyük bir etkiye sahip. Bir kanalda toplum sorunlarının işlendiği bir sabah programında uyuşturucu konusu işleniyordu ve orada stüdyoda avukatlar sosyal hizmet uzmanları ve polisler vardı. İşte uyuşturucu nasıl önlenebilir çocuklarımızı nasıl kontrol altında tutabiliriz, anneler nasıl çocuklarına davranır şeklinde işleniyordu konu. Bu arada bir bağlantı oldu ve bir hanım sesi, titrek ve ağlamaklı şöyle dedi stüdyodakilere; “benim oğlum ağır bir biçimde uyuşturucu bağımlısı ama yaşı 18’den büyük. Ama ben kendisinden korkuyorum. Çünkü çocuğum beni devamlı dövüyor ve ondan gizli telefon ediyorum ne yapabilirim Stüdyodakiler birbirlerine baktılar, beklemedikleri bir soruydu belki ve avukat dedi ki “polise gideceksiniz” ve bitti kapatıldı konu.

Şimdi ben şöyle düşünüyorum. Yurt dışında ya da başka bir yerde ya da ben olsaydım orada, O hanıma ayrıca bağlanırdım. Telefon ederdim adresini alırdım ve onunla ilgilenirdim. Belki ettiler belki etmediler bilemem. Ama yadırgadım ve o kadıncağız en sonunda telefonu kapatmak zorunda kaldı. Bu kadını oğlu öldürse sorumlu kim burada?

Hülya Alp: Şimdi Nilüfer Hanım çok iyi anlıyorum. Aslında televizyon programları bilgilendirmek, eğlendirmek ve geliştirmek gibi üç hedefe yönelir. İnsanları geliştirecek, ilgi ve ihtiyaçlarına göre bilgilendirecek ya da eğlendirecek. Televizyon programlarının görevi, hiçbir zaman ruhsal sorunları tartışmak terapi yapmak, yargı yerine hüküm vermek, ceza vermek bunların hiçbirisi olmamalı, olamaz da. Yani bu, ne televizyon programlarının, ne yazılı basınımızın kendi görev alanı içinde olmalı. Yazılı basında gazetecilerin hak ve sorumluluk bildirgesi diye bir bildirge vardır. Kendi aralarında mutabakata vararak korudukları ilkeleri içeren bir bildirge. Buna televizyonlar için de gereksinim var. İnsanların ruhsal sağlıklarıyla ilgili... çok hassas konular olmadık ayrıntılarla, olmadık riskler göze alınarak ekrana getiriliyor.

Ülkemizde insanların psikologa gitmesi bile hoş karşılanmıyor. Ailemizin içinde ruhsal sorun taşıyan bir-iki dostumuzla konuşuruz, çevremizle olabilir. Oysa televizyonlarda ele alınış biçimi birden bire ruhsal sorunların çok farklı sosyal sorunlara taşınması anlamına geliyor. O halde bu kadar hassas konularla, sırf reyting getirecek kaygısı içerisinde oynayamazsınız. O stüdyoya getirdiğiniz bir iki tane uzmanla bu işi çözemezsiniz. Çünkü o zaman, sizin beklentiniz gibi insanlar da şöyle bir beklenti oluşur:

Bu hanımefendi oğluyla –doğru olup olmadığını bilmiyoruz, doğru olduğunu varsayalım– böyle bir problemi tanımladı. Ama şimdi bir biçimde birisi yansıtırsa ya da çocuğu duyarsa bunu, bayanı ne gibi bir tehlike bekliyor.?... Bu tehlikeyi kim bertaraf edecek … Programcı mı?... Becerebilir mi, yetkin mi? …  

Asıl yanlışlık, realite show denilen bir program formatı içinde  bu konuları işlerken nerede duracağımızı hangi konuyu seçeceğimizi konunun risk taşıyıp taşımadığını bilememekten ve fazla cesur olmaktan kaynaklanıyor.

Efendim Batı’da örneği var deniliyor. … Batı’da mutlaka örnekleri var. Yani Batı’da örneği olan her şey iyi şey olsaydı; bu denetim mekanizmaları biliyorsunuz önce Batı’da çalışır hale geliyor, sonra biz model olarak alıyoruz bu mekanizmalara ihtiyaç duyulmazdı.

İkincisi belki aynı gibi görünse de arada ben çok ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Çünkü batıda çok duyarlı bir kamuoyu var. Yani bırakın alanın akademisyenlerini, ilgili kurumsal çatılardan herhangi izleyicilerden müthiş bir infial halinde bir tepki yansır. Aslında kadın programı diye bir program türü yoktur ve o program türünün içerisine böyle tuhaflıkları yerleştiremezsiniz. Somut bir sürü sıkıntıya yol açabilecek, ateşle oynamaktan daha daha da tehlikeli bir alan içerisine sıkıştıramazsınız kadını. Kadına yönelik güzel program dendiği zaman kastedilen, çalışmayan günün önemli bir kısmını evinde geçiren ve o boş vaktinde onun muhtemelen ilgileneceği konular nelerdir gibi bir yaklaşımla o kadınlara yönlenilmekse yapılabilecek o kadar güzel örnekler var ki, şimdi benim tanımlamam doğru olmaz bizde de bir adet olsa da, iki adet olsa da düzgün örnekler var.

Nilüfer Ünal: Kadınların yaşadığı trajik olaylar reyting amacıyla mı kullanılıyor diye düşünüyorum. Hatta genç kızlarımızın cinayet haberleri defalarca tekrar tekrar veriliyor. Ve bu bana göre erkeklere bir yerde belki de sevdiğinizi öldürün gibi bir düşünce aşılıyor. Nitekim bunun bir örneğini gördük Adana’da genç bir delikanlı sevgilisini seni diğer maktul gibi yapacağım öldüreceğim demiş ve öldürmüş. Televizyonun bir görevi de eğer eğitmekse böyle bir eğitme kadınlara böyle bir şiddet uygulatma gibi bir şey tekrar tekrar programlarda yapılabilir mi? Bu nasıl düzelecek nasıl yapacağız bunu? Bazen isyan ediyorum,   üzülüyorum çünkü.

“...Tabii şimdi televizyona geldiğimiz zaman, kurumsal çatı olarak medya dediğimiz zaman orada bu tür konularda kafa karıştıracak hususlardan biri de özellikle haberlerde karşımıza çıkıyor. Diyelim ki olumsuz bir haber var. Kadına karşı işlenmiş bir şiddet var. Cinayet gibi. Bunu hiç yansıtmamalı mıyız, yansıtmalı mıyız?! Ya da nasıl yansıtmalıyız?!. Bu noktada, haber gerçekten medyanın görevi, bilgi vermek medyanın görevi. Ama işin püf noktası nereye odaklandığımızda. Bilinçli yapılan her şey, hataları uzaklaştırıyor. Genellikle nasıl veriliyor o tür görüntüler?! Flulaştırıp açıkça gösterilmemesi gereken görüntülerin herhangi bir kamufle tekniğine başvurmadan, arka arkaya, defalarca, dramatik bir müzik eşliğinde dramatik vurgularla özel bir kurgu içerisinde yansıtıldığına tanık oluyoruz çoğu kez. O zaman şu bir gerçek, eğer zaten çevresel etkilerle şiddete karşı bir eğiliminiz varsa, bu modelleme de mutlaka sizin içinizdeki şiddet eğilimini ortaya çıkarır,  “Sana al bir” örnek demiş kadar oluruz maalesef...”

Hülya Alp: Haklısınız sadece isyan eden siz de değilsiniz. Bir çare bulma amacıyla konuşuyorsunuz. Katıldığım bir sürü toplantı da benzeri yakınmalar oluyor, hatta kurumsal çatılar itibariyle bir hedef bulsak da o hedefi taşlasak noktasına geliniyor.

Bu konu, toplumun tüm katmanlarının, tüm kesimlerinin, tüm kurumsal çatıların duyarlılığı ile çözülecek bir şey. Bir genel politika, bir bakış, kadın politikaları başlığı altında bakarsak buna, kuşkusuz toplumsal algıyı düzelterek -yeniden algı yaratarak çözümlemek mümkün.

Tabii şimdi televizyona geldiğimiz zaman, kurumsal çatı olarak medya dediğimiz zaman orada bu tür konularda kafa karıştıracak hususlardan biri de özellikle haberlerde karşımıza çıkıyor. Diyelim ki olumsuz bir haber var. Kadına karşı işlenmiş bir şiddet var. Cinayet gibi. Bunu hiç yansıtmamalı mıyız, yansıtmalı mıyız?! Ya da nasıl yansıtmalıyız?!. Bu noktada, haber gerçekten medyanın görevi, bilgi vermek medyanın görevi. Ama işin püf noktası nereye odaklandığımızda. Bilinçli yapılan her şey, hataları uzaklaştırıyor. Genellikle nasıl veriliyor o tür görüntüler?! Flulaştırıp açıkça gösterilmemesi gereken görüntülerin herhangi bir kamufle tekniğine başvurmadan, arka arkaya, defalarca, dramatik bir müzik eşliğinde dramatik vurgularla özel bir kurgu içerisinde yansıtıldığına tanık oluyoruz çoğu kez. O zaman şu bir gerçek, eğer zaten çevresel etkilerle şiddete karşı bir eğiliminiz varsa, bu modelleme de mutlaka sizin içinizdeki şiddet eğilimini ortaya çıkarır,  “Sana al bir” örnek demiş kadar oluruz maalesef.

Hiç yansıtılmaması gibi, güllük gülistanlık bir ülke yansıtmak gibi ... efendim bunları da vermeyelim gibi bir alternatif de olamaz. Ülkemizde sıkıntıların olduğunun bilinmesi lazım. Niye lazım? Çünkü toplumu ve toplumda bu konuya ilişkin sorumlu olan mercileri uyarma yolunu açık tutmak gerekir. Bu medyanın görevidir. Ama bu görevi nasıl ifade edeceğiz, bu çok önemli. Çünkü insanların ruhsal sağlığı çok önemli. Hele bu yaklaşım toplumsal sorun üretme boyutuna gidiyorsa, bu çok büyük bir sıkıntıdır.

Artık günümüzde televizyon yayıncılığı o kadar farklı bir platforma taşındı ki, internet üzerinden televizyon yayıncılığı ile son derece kişiselleştirmiş, bir yayın akışına bağlı olmayan televizyon içeriği izleniyor. Yayın akışını, kişi kendisi oluşturabiliyor. Bu bağlamda bilgiyi saklamak hakikaten çok çağ dışı bir yaklaşım. Fakat söylediğimiz bu teknolojik gelişmelerin hepsi için geçerli. Yarar zarar hanesini çok iyi tartmak lazım. Kaliteli içerik, içerikte nereye odaklanacağımızın bilinmesi, bu yönde hassas yaklaşım ve yaratıcılık, bütün problemleri çözer.

Nilüfer Ünal: TV de reklamlarda kadın olgusu, genelde reklamlarda kadına erkek direktif veriyor, bu alınmalı diyor kadın da tamam diyor ve alıyor.  Bir tek reklam var o da anne olarak reklam, bu beni biraz rahatlatıyor. Anneleri için baba oğul bir pasta yapıyorlar, yemek yapıyorlar inanın ben orada biraz rahatlıyorum. Yine de kadının anneliği öne çıkıyor orada daha geri planda anne üreten bir kadın değil ama o beni rahatlatıyor.

Bu bir, ikincisi dizi filmlerde kadın, o ayrı bir kadın bedeni ortalıklarda onunla reyting yapıyorlar günlük hayatımızda yaşananlar var, bu bir gerçek ama sanatçı oynadığı rolde sexe yönelik bir rol yaptıysa, kadın sanatçının o rolü ön plana çıkıyor. Yahut da bir spikerin öksürüşü ön plana çıkıyor. Spikerin giyinişi ve bacakları ön plana çıkıyor. Ve buna kadın kuruluşlarımız ses çıkarmıyorlar. Siz ne dersiniz yani biraz da bizim kendi kendimize otokontrol yapmamız gerekmez mi?

Hülya Alp: Bütün sivil toplum kuruluşları için bir şey söylemek haddimi aşar diye düşünüyorum ama kişisel olarak görüşüm şu; gerçekten reklamlar ya da diziler, sinema filmleri bunların hepsinde kadın konu olarak hikayenin bir parçası diye sunuluyor. Yani biz bir hikaye sunuyoruz. Minicik bir reklam öyküsü de olsa, daha büyük bir sinema ürünü de olsa şunun karşısındayım: Kadını hep çok iyi, çok düzgün hiç gerçek hayatta olmayan rollerde yansıtırsak yanlış olur. Hayat bu değildir. Roller hayatın yansımasıdır ya da hayata yansıyanların dışında hayal edilenlerin yansımasıdır. Bir insanın beyninde üretilenlerdir, dramatik örgülü malzemeler. Fakat çok modellendirildiği zaman, tekrara girdiği zaman başka modeller oluşmadığı zaman çok haklısınız sıkıntı yaratıyor. Tesadüfen ben de aynı reklamı beğeniyorum. İnanın hangi ürünü takdim eden reklam olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen bir mutfak reklamı. Fakat o kadar güzel bir reklam ki.

Nilüfer Ünal: Rahatlatıyor.

Hülya Alp: Niye rahatlatıyor? Kendi kendime sordum. İki erkek öğesi var ve hiç görüntüde olmayan bir kadın var. O iki erkek için de çok önemli o kadın. Baba için, çocuğunun annesi olarak değil, eş olarak önemli. Çocuk için ise, anne olarak. Her ikisi de ayrı ayrı saygı duyuyorlar. Dolaylı değil, direk saygılardan söz ediyorum. İkincisi o hanım efendi dışarıda çalışıyor. Muhtemelen kendisi için o özel olan günü unutacak kadar yoğun çalışıyor. Her iki taraf da bunu biliyor ve müthiş bir heyecan içinde. O’na kendisini iyi hissettirecek biçimde ve bir tür yarış içindeler. O’na bir şeyler sunma yarışı içinde iki tane erkek. Bu müthiş güzel bir aile modeli. Peki bu kadar ideal olunur mu? Olunur … olur... Mesela benim ailemde böyle bir aile. Keşke örnekleri çok daha fazla olsa.

Spikerlerimizin giyimlerine kuşamlarına gelince, çok abartılı bulduklarım yok. Televizyon programlarının formatlarına göre farklı giyinmek durumunda olan sunucular belki kastettikleriniz. Yani bir gece programı ve bir magazin programıysa orada tabii daha şık giysiler içerisinde olabilir, daha abiye giysiler içerisinde olabilir sunucular. Gece dediğimiz zaman insanlar günlük hayatlarındakinden daha farklı yansırlar. Ama şunları hiç anlayamam ben. Bir sabah programı, kadına yönelik bir program, bir bakıyorsunuz ki bir hanımefendi, bir sanatçı kostümüyle şıkır şıkır, o, saate hiç yakışmayacak dekolte bir giysi içinde çıkıyor. Eskiden gazinoların kadın matineleri vardı-  sanki, Türk televizyonlarında kadın matineleri gibi bir ortam yaratıyoruz… İnsanların giysilerine dayanarak salt giysilerine dayanarak bir şeyler söylemek onları kategorize etmek bana hiç uygun gelmiyor.

Ama şöyle bir gerçek de var. Her yere ve herkese yakışan bir giyim tarzı var. Ben tutup da şurada spor giysiler içinde biraz sonra yürüyüşe çıkacakmış gibi oturamam. Çünkü burada sadece kendimi temsil etmiyorum, bulunduğum görevi de temsil ediyorum… Onun gibi… Biraz da, belki medyada yönetim kademelerinde oturanlar, ekran önündeki kadını acaba böyle mi konumlandırmak istiyorlar?! Yani daha abartılı. Odağın, onun ne söylediğine değil nasıl yansıdığına kaydığı bir konumlandırma. Görsel işitsel medya dediğimiz bir alan. Görsellik ön planda, çok önemli tabii. Orada biraz galiba evrensel kuralları bilmek lazım. Onlara rağmen yanlış bir şeyler yapmamak lazım. Bir de o çıkacak hanım efendiyi biraz özgür bırakmak lazım. … Ben kendi rolümden çok memnunum yani kadın olmaktan çok mutluyum. Kadın olmanın bu ülkede zorlukları yok mu? Var. O biraz daha, bizim gibi daha şanslı kadınları bu alana yönelik mücadeleci olmaya itiyor belki. İtsin, olabilir ama ben kadın olmamı kamufle edecek, saklayacak onu gizleyecek bir konumda olmayı kabul etmiyorum. Biraz evvel söylediğimiz abartılı noktalarda, kadını sadece bedene indirgeyen konumlandırmaya ne kadar karşıysam, kadınsı yansımanın örtülmesine de o kadar karşıyım.

Nilüfer Ünal: Özel bir soru, kadın olarak çalışma hayatınızda sıkıntı yaşadınız mı?  Mesleğinizde ilerlediniz, yükseldiniz bir yerlere geldiniz. Erkekler tarafından kadınsınız diye bir sıkıntı çektiniz mi?

Hülya Alp: Şimdi şöyle söyleyeyim. Galiba hep aynı kurumda çalıştığım için, ilk çalıştığım dönemlerde zaten hani çok köklü bir kurum, o kurumda olmaya çalışmak, o kurumun kabul duvarını aşmak gibi çabalarım vardı. Böyle yansımalar olmuş olabilir. Fakat ben şuna inanıyorum. Ruhsal yönden sıkıntıları yoksa, çalışmak isteyen işini iyi yapmak isteyen başarılı olmak isteyen, bu isteklerinde kararlı bir kişi imajını yarattıktan sonra size hiçbir şey olmaz.

Nilüfer Ünal: Olmaz çok doğru. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünün bir raporu var. Biraz ona göz attım. Orada şöyle bir cümle var. Aldığı bir takım kararlar var. Bunlardan biri de “Radyo Televizyon Üst Kurulu’na yapılan şikâyet başvurularında kullanılan formlara cinsiyet kategorisinin eklenmesi” diye bir madde var. Benim anladığım o formlarda cinsiyetçilik diye bir madde yok bu madde eklensin deniyor. Böyle bir şey var mı? Cinsiyetçilik, ben bu kuruma başvurduğumda “cinsiyete önem verilsin, kadın haklarına önem verilsin” şeklinde, şikâyette bulunabilir miyim?

Hülya Alp: Şimdi bir defa çok fazla yazılı başvuru olmuyor. Böyle bir formumuz da yok. Ama kastedilen şuysa eğer, bizim bir şikâyet hattımız var, biliyorsunuzdur. Şikâyet hattı otomatik olarak kayda giriyor zaten ve deşifre ediliyor, karar mercilerine sunuluyor. O da önemli. Yani sayısal olarak ne kadar önemliyi bir kenara bırakayım ama yine de önemli, bilgi verici. Orada tabii ki bir parametre. Yani diyelim ki kadının o drama programı içerisinde konumlanmasından birisi şikâyetçi, onun kadın mı erkek mi tarafından söyleniyor olması çok önemli.

Nilüfer Ünal: Bizi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyorum.

Hülya Alp: Ben teşekkür ederim