Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Orhan Pamuk; İstanbul: Hatıralar ve Şehir Alt Metinler Açısından Bir İnceleme

PROF. DR. OYA BATUM MENTEŞE

Prof. Dr. Oya Batum Menteşe, İzmir Amerikan Kız Koleji, T.E.D. Ankara Koleji ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenim gördü. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde on yılı aşkın bir süreyle de Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüttü. A.B.D.’de Georgia State Üniversitesi’nde doktora sonrası, İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nde doçentlik sonrası çeşitli araştırmalarda bulundu. Ayrıca pek çok yurtdışı kongre ve konferanslara katıldı. 1993 yılında Kıbrıs Lefke Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi kurucu Dekanlığı görevini üslenmiş olan Prof. Menteşe halen Atılım Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. Prof. Menteşe iki çocuk annesidir

  

 

Orhan Pamuk;
İstanbul: Hatıralar ve Şehir
Alt Metinler Açısından Bir İnceleme

 An Analysis of Orhan Pamuk’s İstanbul:
Memories and the City, from the view point of its sub-texts
 

                                                                       *Prof. Dr. Oya Batum Menteşe.
Atılım Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı,
 İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
obatum@atilim.edu.tr

 

ÖZET


Orhan Pamuk’un en son eserlerinden biri olan İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı otobiografik eseri alt-metin’leri açısından değerlendiren ve inceleyen yazıda, önce “Hatıralar” kısmının alt metni saptanır. Kitabın “Hatıralar” kısmı ile “Şehir” kısmı birbirlerinden kesinlikle ayrılan bölümleri oluşturmazlar, bazen birbirini izleyen bölümler de, bazen aynı bölüm içinde birlikte işlenirler ancak tema ve biçem açısından onları ayrı ayrı değerlendirmek mümkündür. Bu ayrıma dayanarak “Hatıralar” kısmı tipik bir Bildungsroman (kahramanın gelişimini çocukluktan gençliğin bitişine kadar izleyen roman türü) olarak incelenir. İrlandalı yazar James Joyce’un erken 20.y.y Bildungsroman’ı olan ve dilimize Murat Belge tarafından kazandırılan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ile arasında bazı kurgusal, tematik ve biçem paralellikleri kurulmakla birlikte, asıl benzerliğin her iki eserde de “yazarın genç adam olarak” portresinin çizilmesi olduğu vurgulanır.
Kitab’ın “Şehir” kısmının alt metinlerini, yazarın kendisinin de belirttiği gibi, İstanbul’u anlatan diğer yazar, şair, ressam ve fotoğraf sanatçılarının eserleri oluşturmakla birlikte, asıl alt-metni Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının “İstanbul” bölümü oluşturmaktadır. Her iki eser arasındaki paralellikler vurgulanır. Alt-metin kullanımının son otuz yılda Batı romanında yaygın bir post-modern biçem stratejisi olduğu üzerinde durulur.
Makale, eserin hatıralar ile şehir bölümlerinin sonunda bir bütün oluşturduklarını ve bu bütünün de yazarın kendisinin de ifade ettiği gibi “kaderini” oluşturduğunu irdeleyerek sona erer.

Abstract

The article is an analyses of Orhan Pamuk’s most recent work Istanbul: Memories and The City, from the view point of its sub-texts. Parallels may be drawn between “memories” chapter of Pamuk’s text which is an autobiography and James Joyce’s autobiographical novel A Portrait of the Artist as a Young Man (as translated into Turkish by Murat Belge) as both works reflect the typical characteristics of the Bildungsroman and since both draw a picture of “the artist as a young man” with similar stages of development, into maturity and to a similar ending.
The sub-texts of the chapters about the “city” are actually mentioned in the text by Pamuk himself; they are the writers, poets and artists past and present who have written about, painted and photographed Istanbul. Among them Istanbul chapter of the early 20.century Turkish novelist Tanpınar’s work Beş Şehir (Five Cities) provides the most powerful similarities between the two texts, with a view that the use of other writers’ texts as “sub-text” is a post-modern textual strategy used widely by many writers in the West.
The article ends with the statement that at the and of Pamuk’s autobiography the life story and the story of the city are united to form a whole, which as Pamuk himself has pointed out earlier, is the writer’s fate.


Anahtar sözcükler: alt metin bildungsroman hatıralar
değişim hüzün estetik bakış kent biografisi
İstanbul yangınları

 

key words: sub-title bildungsroman memories transformation
sadness aesthetic-perception a city of biography İstanbul fires

 

Orhan Pamuk Nobel ödülünü aldıktan sonra yayımlanan İstanbul: Hatıralar ve Şehir başlıklı eserinde ulaşmak istediği hedeflere ulaşmış bir yazarın rahatlığı içinde, çocukluk ve gençlik yıllarına dönerek geçmişi ile uzlaşıyor ve barışını yapıyor. Yazarın yaşamının doğumundan, üniversite eğitimini yarıda kesip yazar olmaya karar veriş sürecine kadar olan kısmını ele alan anlatıda,  yazarın  kişiliğinin gelişimi, özellikle sanatçı-yazar kişiliğinin gelişimi ve o gelişmede rolü olan etmenler öncelikle vurgulanıyor.

Bu özelliği ile tipik bir Batı tarzı Bildungsroman Pamuk’un yaşam öyküsü. Özetle, baş kişinin çocukluk ve gençlik yıllarını, kişiliğinin gelişim sürecini, gençliğin olgunluğa dönüştüğü yere kadar izliyen bir roman türü Bildungsroman, burada da her  Bildungs roman’da olduğu gibi “sanatçı”  anlatıcı “genç adam”ın sanatçı kişiliğinin gelişimi olay ve örneklerle sergileniyor ve izleniyor. Yine tipik bir Bildungsroman kahramanının uyumsuz, doyumsuz ve araştırıcı kişisinin içinde bulunduğu gerçekleri ve yaşamı sorgulamaları ile başlıyor anlatı:

            Dünya’nın bu köşesinde, bu tarihte doğmamızın anlamı nedir?
            Bize piyangodan çıkmış gibi verilen, sevmemiz beklenen ve en
            sonunda içtenlikle sevmeyi başardığımız bu aile, bu ülke, bu şehir
            adil bir seçim midir? (15)

Şiirsel bir dille yazılmış ve zevkle okunan, akıcılığı ve sürekliliği hiç kesilmeyen bu ilginç ve çekici kitabın başlığının da işaret ettiği gibi daha ilk satırlarından “İstanbul” ile yazarın yaşam öyküsü birlikteliği ve iç içeliği gözden kaçmıyor. Yazarın içine doğduğu, zaman zaman kaçmak, kurtulmak isteği ama aslında kaçınılmaz kaderi olan ve sonunda kendisinin de bağlanarak sevdiği, araştırdığı, anlamaya ve anlatmaya çalıştığı bu şehir, İstanbul, yer yer yaşam öyküsünün de önüne çıkıyor. O zaman yazar çocuk kimliğinden sıyrılarak tarihçi ve araştırmacı şapkasını takıp, İstanbul’u geçmişten günümüze gezgin ve yazarların kalemlerinden, ressam ve fotoğraf sanatçılarının bakışlarından, şairlerin dilinden ve kendi izlenimlerinden bu kez bir şehir biografisi gibi kaleme alıyor. İstanbul’un yaşam öyküsü ile yazarınki zaman zaman ayrı, zaman zaman bir arada ama bağları hiç kopmadan süregeliyor. Yazar kent ilişkisi öylesine yoğun ki nerede ise her kişisel yaşam öyküsü bölümünü bir veya iki İstanbul bölümü izliyor veya tam tersi de olabiliyor. Yazarın kendisinin de bir bölümde Yeşilçam filimlerinin neden İstanbul boğazında çekildikleri konusunda söylediği gibi,

            Yıllar sonra bir rastlantıyla bu siyah-beyaz filmlerden ve sahnelerden
            birini televizyonda seyrettiğimde asıl konunun aşk yada kavga kadar
 arkadan gözüken Boğaziçi olduğunu anlardım. (89)

okur, kitabın konusunun Pamuk’un yaşam öyküsü olduğu kadar “arkadan gözüken” İstanbul olduğunu da anlıyor. Eserin tema’lar açısından “hatıralar” kısmını “şehir” kısmından ayırmak, ve incelemeye oradan başlamak mümkün, ancak kent-yazar ilişkisine de baktığımızda, bu haliyle de eserin yine bir erken 20.y.y. Bildungsroman özelliğini taşıdığını görürüz. Pamuk’un bu eseri ile Murat Belge tarafından 1983 de dilimize Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi başlığı ile çevirilen İrlandalı yazar James Joyce’un A Portrait of the Artist as a Young Man adlı yapıtı arasında benzerlikler pek çoktur. Her iki eserde de anlatıcı bir sanatçı yazardır ancak Joyce’un anlatıcı kişisi 3. şahıs, roman kişisi iken Pamuk kendi öyküsünü kendisi anlatır; her iki eserde de yaratıcı yazar kişiliğin gelişmesinde kent-yazar ilişkisi çok önemlidir. Her iki yapıt da bebeklik’le başlar, aile ilişkileri, okul yılları, okul arkadaşlıkları, din kaygıları, ilk cinsellik, ilk aşk, sanatçılık-yaratıcılık dürtüleri ve yazar kişiliğin gelişip ortaya çıkması bölümleri ile gelişir ve yazar olmak kararlılığı ile biter. Kent-yazar ilişkisinde Joyce’un kahramanının kenti Dublin’dir, Pamuk’tan farklı olarak anlatıcı kişi Stephen, Dublin’i kaderi olarak kabullenmeyi reddeder ve yazar kimliğini bulabilmek için Dublin’i terk eder. Yazarın kendisi için, yani Joyce için ise bu terkediş sadece fizikseldir, bundan sonra yazdığı her romanında tekrar tekrar Dublin’e dönerek bu kent’i anlatmayı sürdürür Joyce. Orhan Pamuk ise“Mutsuzluk Kendinden ve Şehirden Nefret Etmektir” (296) bölümünde dile getirdiği gibi  kent’in den mutsuz olduğu sürece nefret eder veya nefret ettikçe mutsuz olur.

Her iki eserin yazar kişisi diğer kişilerden farklıdırlar. Orhan Pamuk’un sanatçı kişiliği yaşama farklı bakışı, çevresini herkesden farklı algılayışı ve yine farklı davranış ve seçimleri ile ortaya çıkar. Daha çocuklukta kafasının içinde bir sır gibi sakladığı “bir ikinci dünya”, bir hayal dünyası vardır ve bu çevresindeki yaşantıya benzemeyen onu yadsıyan ikinci dünya korkunçluğu, tuhaflığı ve uygunsuzluğu (32) ile gizli tutulmalıdır, ancak onu bu gizli tuhaf dünyaya iten çevresine uyum sağlayamamasıdır:

                        ...hayatın, müze evin salon ve koridorlarının, halıların (halılardan
                        nefret ederim) ve matematikle bulmacaya meraklı pozitivist erkekler
                        kalabalığının çok sıkıcı olması, maneviyatsızlık, sevgisizlik, resimsizlik
                        ve edebiyatsızlık (masalsızlık) belirtilerinin fazla olması...ve evin tıkış
                        tıkış eşya dolu, karanlık ve kasvetli bir yer olmasıydı, kendi mutsuzluğum
                        değil. (31)

aynı şekilde Joyce’un kahramanı da çevresindeki kişilerin taleplerinden uzak, “yalnız başına ya da hayaletimsi yoldaşlarının arasında olduğu zamanlarda” (1983:77) mutludur.

Orhan Pamuk’un hayal dünyası, gözlemciliği ve dış dünyaya olan aşırı duyarlılığı ile birleşerek İstanbul’dan beslenir ve kentle arasındaki sevgi köprüleri kurulur bu onun  sanatçı kişiliğini ortaya çıkarır, geliştirir.

                        Sisli, dumanlı sokaklar, yağmurlu, rüzgarlı geceler, cami kubbelerine
                        yerleşmiş martı sürüleri, hava kirliliği, evlerden sokaklara top namlusu
                        gibi uzanıp kirli bir dumanı üfleyen soba boruları, paslanmış çöp
                        tenekeleri...kış akşamları karda çamurda evlerine dönen insanların telaşı  (45)

yapıtın sonuna doğru “şehrin bütün o sevdiğim yarı karanlık, yarı çekici, kirli ve kötücül sokakları (345) içindeki o ikincil dünyanın yerini çoktan almıştır.

 Her iki Bildungsromanda da sanatçı-yazar kişiliğin bazı özellikleri daha çocuk yaşlarda görülür, örneğin Orhan Pamuk’da okuma-yazma öğrenmesi ile birlikte bir dil yeteneği olduğu ortaya çıkar.

                        Okuma-yazmayı öğrendikten sonra, kafamın içindeki hayal
                        dünyasına bir  de harf takımyıldızları eklendi. Bu yeni alem
                        harflerle onların çıkardığı seslerden oluşuyordu yalnızca.
                        ...bu kelimelerin anlamlarını bilmem de şart değildi. Sanki
                        beynimin içinde bir yere, görmeyle anlama merkezi arasına bütün
                        harfleri hecelere ve sese çeviren bir makine yerleştirilmişti (126).

Joyce’un kahramanında daha çocuklukta güçlü bir dil duyarlılığı görülür.

                        ...ne kadar güzeldi sözler! Bir ürperti gövdesinde dolaştı. Ne
                        acıklı ne kadar da güzel! Sessizce ağlamak istedi ama kendisi
                        için değil, sözler için, öylesine güzel, öyle acıklı, musiki gibi.(1983:21)

Ancak Orhan Pamuk’un daha ilerki yıllarda keşfettiği “resim” yeteneği ki kendisi bunun yetenek olmadığında ısrarlıdır, bir sanatçıda olması gereken tutkulu yaklaşımı sergiler, yaratma tutkusu, yaşamı anlama-anlatma tutkusu, estetik tutkusu ve bu alanda kusursuzluğu arama. Kitabın “Resim Yapmanın Zevkleri” bölümünde yazar, resim yapma keşfi’nin diyelim, zevkten ustalığa ve sanatkarlığa dönüşünü ve yaşamında yer alışını şöyle dile getirir.

                        Resim yapmak, tıpkı kafamın içinde taşıdığım ikinci dünya
                        gibi, hayatımı zenginleştiriyor, tozlu, yarı karanlık birinci dünyayı
                        bilinçle terkedebilme gücünü benim kişiliğimin, yakınlarımca da
                        kabul edilmiş, hak edilmiş bir parçası yapıyordu (143).

Her iki eserde de anlatıcı-yazar kişiler, gelişme süreçlerinin sonunda bu “yarı karanlık” birinci dünyaları, gizli dünyalarını yaşatmak için terk ederler, ve bu bitiş de Bildungsroman geleneğine uygundur. Orhan Pamuk, mimarlık fakültesini bitirmesinde ısrar eden annesine karşı çıkacaktır yazar olmak için;

                        Annemle o akşam aramızda bir kavga çıkmayacağını, az sonra
                        kapıyı açıp beni teselli edecek sokaklara kaçacağımı ve uzun
                        yürüdükten sonra gece yarısı eve dönüp bu sokakların havasından
                        ve kimyasından birşeyler çıkarmak için masama oturacağımı biliyordum.
                        “Ressam olmayacağım” dedim. “Yazar olacağım ben” (345)

Joyce’un kahramanı ise yazmak için Dublin’i ve tüm geçmişini geride bırakarak şehirden ayrılacaktır.

                        Hoşgeldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum
                        yaşantının gerçekliği ile karşılaşmak ve ruhumun nalbantında
                        ırkımın yaratılmamış vicdanını dövmek için. (239)

Joyce’un bu eseri Orhan Pamuk tarafından bir alt-metin olarak kullanılmış olabilir mi? Pamuk’un Joyce’un eserlerini bildiği şüphe götürmez. Bu eserinin bir bölümünde de yazar Joyce’un Ulysses romanı tarzı bir büyük İstanbul romanı yazmak isteğinden söz eder (108) ancak paralelliklere rağmen Joyce’un eserinin alt metin olarak kullanıldığını söylemek zordur, Tüm Bildungroman’ların kaynağının da 18. y.y. İngiliz yazarı Laurence Sterne’in Tristram Shandy adlı yapıtına kadar gittiğini de düşünürsek, bunun bu bağlamda önemi de yoktur. Bildungsroman kurgusu noktasında birleşmeleri yeterlidir. Bunun yanısıra, her iki yapıtda da kişilerin ve olayların izlenimci yöntemle çizilmeleri, çizgisel zaman kurgusu içinde ileri ve geri gidişlerle zamanda çoğulluk yaratılması, başka bir deyişle, zihindeki zaman algılamasının metine yansıtılması yazarlar arasında “modernist” biçem’in kullanılışı açısından da benzerlikler bulunduğuna işaret etmektedir.

Şehirler için yazılmış bir çok eser vardır ancak bunların içinde adeta şehir biografisi sayılabilecek ve de edebi eser özelliğini taşıyabilecek pek az eser olsa gerek. Bunlardan en ilginç’i Peter Ackroyd’un Londra’sıdır. 2000 yılında yayımlanan bu muazzam eserde Ackroyd Londra’yı coğrafi bölgelerine bakarak, bir insan gövdesine benzetiyor ve kitabına da London: A Biography (Londra: Bir Biografi) adını veriyor ve Londra’yı tarihi edebiyatı, fotoğrafları, yaşamı, gelmiş geçmiş önemli kişileri ile adeta yeniden yaratıyor. Orhan Pamuk’un İstanbul’u daha küçük çapta da olsa bir kenti herşeyi ile yeniden yaratmak açısından böylesi bir kitap. Pamuk, Ackroyd’dan farklı olarak yeniden yarattığı bu şehrin öyküsünü sürekli olarak kendi yaşam öyküsüne bağlıyor.

Kitabın “şehir” kısmının pek çok alt metni var. Orhan Pamuk bunları bize kendisi de açık seçik gösteriyor, Melling’in İstanbul manzaraları, Baudelaire, Delacroix, Gerar de Nerval, Theophile Gautier,  Flaubert gibi “hüzün” sanatçılarının anıları, “Dört Hüzünlü Yazar” bölümündeki Yahya Kemal, Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşat Ekrem Koçu gibi yazarların eserleri; Ara Güler ile Selahattin Giz’in fotoğrafları. Bir kent’in çeşitli sanatçılar tarafından farklı şekillerde yeniden yaratılması ve ifade edilmesi şüphesiz o kent’in tanımlanmasına zenginlik katar. Eserde İstanbul’u anlatan bu sanatçıların çoğunun bakışlarının Orhan Pamuk’un kent’e bakışına yakın durduğu izleniyor ve bir yerde belki de onun ikinci  dünyasının “korkunçluğu tuhaflığı ve uygunsuzluğu”nu estetik bakışa, estetik algılanmaya döndürülmesinde bu yazar ve sanatçıların etkileri olduğu anlaşılıyor.

İstanbul’u yazar daha küçüklüğünden başlayarak bir “Hüzün” şehri olarak görür. Bunda kendi ailesinin içine düştüğü maddi sıkıntılar, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler, sürekli ev değiştirmeleri, yalnızlığı etkindir, ancak, yazısında da çeşitli türleri ve farklı tanımları ile dile getirdiği “Hüzün” çocukluğu üzerine bir gölge  gibi düşen “melankoli” den farklıdır.

                        Şimdi hüznü melankoliden ayıran şeye geliyoruz. Tek bir
                        kişinin duyduğu melankoliye değil, milyonlarca kişinin
                        ortaklaşa hissettiği o kara duyguya hüzne yaklaşıyoruz.
                        Bütün bir şehrin, İstanbul’un hüznünden söz etmeye çalışıyorum. (94)

Pamuk’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nun eski payitahtının imparatorluğun çöküşünden sonraki halinin kente ve insanlara yansımasını tümü ile tanımlayan en güçlü sözcüktür “Hüzün”. “İstanbul’un hüznünün kaynağı yoksulluk, yenilgi ve bir kayıp duygusu’dur (104). İmparatorluktan arta kalan büyük anıtlar bu yoksulluktan payını alırlar. Onların arasında sadece yaşanır, korunmaz, sergilenmezler. Bu kalıntılar;

                        ...şehrin duyargaları hassas sakinleri için geçmişin gücünün
 ve zenginliğinin o kültürle birlikte çekip gittiği, bugünün
geçmişle kıyaslanamayacak kadar yoksul ve kafası karışık
olduğunu hatırlatır. (102)

Şehrin yalnız büyük anıtları değil, kenarda köşede kalmış küçük eski kalıntıları da aralarında “yaşayan milyonlarca kişiye bir büyük imparatorluktan arta kalmış olduklarını acıyla duyurur” (102) Pamuk’un ailesi de miras kavgaları ile iflaslarla küçülürken Osmanlı’nın çöküşünden payını alır.

Osmanlı Devleti’nin yıkımının İstanbul’a verdiği eziklik
Kayıp ve hüzün duygusu bir başka bahaneyle ve biraz gecikmiş
de olsa, en sonunda bizleri de bulmuştu. (24)

Kent’in hüznünün ayrılmaz bir parçası da kent’in siyah beyaz dokusudur. Aynı bölümdeki fotoğraflarla da yansıtılır bu doku ve Pamuk da İstanbul’u siyah-beyaz hüzünlü fotoğraflar gibi görür.

Pamuk İstanbul hakkında yazılmış en büyük roman olarak gördüğü Huzur’un kahramanlarının da bir yerde belki kendi ailesi gibi “şehrin tarihinin, yıkım ve kayıp duygusunun kendilerine verdiği hüzün” (106) yüzünden yenilgiye mahkum olduklarını yazar. Her ne kadar yazar Tanpınar’ın Huzur romanı ile İstanbul’un hüznü arasında bağlar kuruyorsa da, kanımca kendi eserinin yer yer de olsa asıl alt-metni Tanpınar’ın Beş Şehir (1969) adlı eserinin “İstanbul” bölümüdür. Tanpınar İstanbul’un yaşamakta olduğu değişimin salt imparatorluğun çöküşünden değil, “Bir medeniyetten öbürüne” geçişten yani Batılılaşma sürecinden kaynaklandığını ileriye sürer, Tanpınar’a göre bu geçişte kaybolan şeyler kadar “zamana hükmeden saltanatlar” (160) vardır. Ona göre:

İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir;
yani her haline, her hususiyetine çıldırarak. (1969:62)

Pamuk’da önce nefret ettiği kent’e, bütün o hüznüne rağmen ve belkide o hüzünlü haline aşk’a yakın bir sevgi ile  bağlanır sonunda. Tanpınar da Pamuk kadar değişimin farkındadır. İstanbul’un 1908 ile 1923 arasındaki onbeş yılda o eski hüviyetinden tamamiyle çıktığını (146) kabul eder ancak bu değişim ona göre daha çok Batılılaşma sürecine geçiş sancıları ile ilgilidir ve bu süreç onda “daussıla” diye tanımladığı bir duygu yaratır, bu “dausıla” Pamuk’un “hüznü”ne benzer ve kentin kendisinden kaynaklanır. “İstanbul’un bugün bizde yaşayan asıl çehresini bu dausıla verir. Onu bizde en basit hususiyetleriyle şehrin kendisi besler” (141) der. Kaybolmuş tüm güzelliklerin acılı hasretidir bu, tıpkı Orhan Pamuk’un eserindeki hüznün kaynağı gibi.

Tanpınar da geriye dönerek İstanbul’un eski ihtişamını sanat eserlerinden başlayarak ve bir tarihçinin titiz detaycılığı ile onları yaratan Sinan gibi sanatçıları II Beyazıt, Sultan Süleyman gibi padişahları ve bu güzellikleri dile getiren Yahya Kemal gibi şairleri ile birlikte yeniden canlandırır. İstanbul’u, geçmişten günümüze getirirken onu yaşatan ve ifade eden sanatçıların pek çoğu Tanpınar’ın eserinde de yer alırlar. “İstanbul kahvelerinde Nerval yahut Gautier” (205)’ e Şehzade başında “Baudelaire’in Verlaine’in Yahya Kemal’in, Haşim’in, Nedim ve Şeyh Galip’in” (211) hayranlarına rastlamak olasıdır. Lale Devri şairi Nedim, İstanbul ressamı Melling, III. Selim’in besteleri, Dede Efendi, boğaz hayranı Lamartine hepsi İstanbul’un bir parçası olarak İstanbul’un öyküsünde yer alırlar. Ve Tanpınar’a göre bütün bu uzun bölümlerin, İstanbul’un öyküsünün bu kişilerin bakışlarından anlatmasının gerekçesi şudur:

Yahya Kemalsiz, Mallarmesiz, Debussy ve Prouste’sız bir
Süleymaniye veya Kanuni Mersiyesi, hatta onlara o kadar
yakın olan Neşati ve Nedim’in, Hafız Post ile Dedenin
arasından seçerek kendilerine varamıyacağımız bir Sinan
ve Baki tahmin edebileceğimizden daha çıplaktır (257).

Orhan Pamuk da şüphesiz Tanpınar’a yakın düşünmektedir ancak doğal olarak Pamuk Tanpınar’dan farklı bir neslin çocuğudur ve Batılı’ların her yazdıklarını kazanç olarak görmez; “Batılı Gözler Altında” başlıklı 25.inci bölümde Pamuk Tanpınar’ın Beş Şehir’ kitabının İstanbul kısmına değinerek Tanpınar’ın Nerval, Gautier ve Lamartine’in İstanbul ve Osmanlı kültürü ile ilgili olumsuz bakışlarını hoş görmesini  bunların Batılı okurun beklentilerine cevap vermek için yazılmış olabileceklerini ileri sürmesini pek de hoş karşılamaz; ona göre Batılı yazarın olumsuz yargıları Türk aydınlarının içindeki ikilemi körükler. “Çoğu zaman beklenmedik kalp kırıklıklarına ve milliyetci tepkiilere yol açar” (223) der ve Tanpınar’ın bu sözleri ile, Batılı yazarla Türk aydını arasındaki “aşk ve nefret” ,ilişkisine parmak bastığına işaret eder. Pamuk’la Batılı gözlemci-gezgin yazar arasında bu aşk ve nefret ilişkisi hep vardır.

Pamuk “Yıkıntıların Hüznü, Tanpınar ile Yahya Kemal Kenar Mahallelerde” bölümünde Tanpınarın da Yahya Kemal ile çıktığı gezintilerde hep yangın yerlerinde, harabelerde, yıkık duvarlarda, kenar mahallelerde gezindiklerini ve özellikle Tanpınar’ın orada gördüğü “hüznü” eserlerinde, tıpkı İstanbul gibi, yansıttığını savunur.

Nerval ve Gautier okuyarak şehrin ücra mahallelerinden,
yıkıntılarından, izbelerden ve şehir surlarının çarpıcı
görüntüsünden öğrendiği melankoliyi, Tanpınar yerli bir
hüzne çevirir ve bu hüznü yerli bir manzaraya ve çalışan
modern kadının hayatına ustalıkla taşır (233). der

Burada bir konuya hemen açıklık getirmek gerekir. Bir eseri başka bir yazarın alt metin olarak kullanması, Batı edebiyatında son otuz yıldır kullanılan, yaygın bir biçem stratejisidir. Bu kullanım yazar’a eski metin’lere yeni bir gözle bakma ve alt metin olarak kullandığı eserin yazarı ile bir tartışma ortamı yaratarak önceden ileri sürülen değerleri saptırma veya eseri parodi ve pastiş olarak da kullanma olanağı verir. Pamuk da burada hem Tanpınar’ın İstanbul ile ilgili araştırmalarından yararlanıyor hem de sürekli bir tartışma ortamı yaratıyor, ancak saptırma (subversion) yapmıyor, metni parodi ve pastiş olarak da kullanmıyor.

Pamuk’un Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının İstanbul bölümünü en çarpıcı bir şekilde alt metin olarak kullandığı yer “eski İstanbul yangınlar”ından bahsettiği bölümdür. Tanpınar eski İstanbul yangınlarının İstanbul’un o çok çabuk değişimindeki önemli yerini vurgular, bu büyük yangınlarda sadece büyük konaklar, yalılar kaybolmaz, bu yanan köşk ve konakların bütün bir kültür mirası ile birlikte yok olduklarını söyler ve bir yandan da tulumbacıların renkli yaşamlarını anektodlarla dile getirir, bu yangınlarla ilgili bir de ilginç saptama yapar.

Ne gariptir ki hayatımızı o kadar çıplak bırakan yangın
Tanzimat’tan sonra İstanbul’da şehirli arasında bayağı bir
çeşit zevk yarattı. Kırmızı ceketli, yarı çıplak, ellerindeki
kargı kadar ince köşklüler koşarak bağırdıkları o korkunç
“yangın var!” sesi duyulur duyulmaz bu işin amatörü olan
                        insanlar, tanınmış beyler ve paşalar yangın seyrine çıkarlardı (199).

Orhan Pamuk da hem kendi yaşamı süresince hem de okuduğu yazarlardan örnekliyerek eski ve yeni İstanbul yangınlarından söz eder kitabında. Özellikle 1950 den sonra çıkan son Osmanlı köşklerinin yangınlarından. Örneğin, güzel sanatlar akademisinin ahşap binasının Sedat Hakkı Eldem’in bütün kolleksiyonları ile yanışını ve yok oluşunu Tanpınar’ın ifadesine yakın acı bir dil ile anlatır. Tanpınar’ın kitabına da değinerek onun yangın seyrinden hem zevk aldığını hem de suçluluk duyduğunu itiraf ettiğini ileriye sürer.

...Tanpınar bile eski ahşap konakların yanışını seyretmekten
zevk aldığını Beş Şehir adlı kitabının “İstanbul” kısmında
(o da Gautier gibi bu zevki Neron’un aldığı zevke benzeterek)
itiraf eder (198).

ve bu yangın seyrinin 1950-60 lı yıllarda da İstanbul’da hala benzer şekilde yaşandığını ekler ve  kendisinin de Tanpınar gibi bu zevki paylaştığını gizlemez:

İlk gençlik yıllarımda, böyle bir boğaz yangını patlak verdiğinde
arkadaşlar birbirine telefon eder, arabalara doluşulur takımlar
halinde, mesela Emirgana gidilir, burada deniz kıyısına yanyana
park eden arabalarda yeni moda olan teypten Creedans Clearwater
Revival dinlenirken, yandaki çayhaneden gelen kaşarlı tostları yer,
çay ve bira içerken karşıyakada, Asya’da yanan yalının esrarengiz
alevleri seyredilirdi (201).

Yine de kitaptaki İstanbul, Melling’in Nerval’in Gautier’in, Puşkin’in Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in değil Orhan Pamuk’un İstanbuludur, sokağa çıktığında yada pencereden baktığında gördüğü İstanbul. Ona göre, “güzel İstanbul” imgesi İstanbul’un hüzünlü yıkıntılı havasından çok şey taşır ve onbeş yaşında kendini şehri resimlerken bulan Orhan Pamuk’u “bu hüzünün sonuçları” zorlamaya başlar (248).

Kentin hüznü yazarın kendine özgü bir miktar karamsar ve fantastik hayal gücü ile örtüşür aslında, çünkü karanlık sokak aralarında, havasız arka sokaklarda, çarpık çurpuk apartımanlarda, baca dumanlarında, trafikte, yağmurda, karda koşuşan yalnız kalabalıklarda, reklam panolarında,  neon lambalarında kısaca kentin karmaşasında bulduğu bir güzellik imgesi vardır. Pamuk’un estetiği “romantizm”in doğanın güzelliğinin mistizimle karıştığı “güzel” tanımı ile ifade edilen estetiği değildir. Picasso’nun T.S.Eliot’un estetiği gibi çirkinden ve karmaşadan beslenen, kent’in karanlık ve umutsuz yanlarından çıkartılan bir estetikdir. Örneğin yazar “güneşin birden bütün gücünle ortaya çıktığı, şehrin yoksul, düzensiz ve başarısız yanlarını acımasızca aydınlattığı bahar öğleden sonralarını sevmem” (299) der. İstanbul’u İstanbul yapan bütün o düzensizlik, Orhan Pamuk’u kent’e bağlayan, ama zaman zaman da ondan uzaklaştıran şeydir. Ancak şehri saf olduğu için değil, karmakarışık bir yer, yarım kalmış ve yıkıntılaşmış bir yapılar yığını olduğu için sevdiğinin de bilincindedir, çünkü o bir sanatçıdır.

Orhan Pamuk İstanbul’la tıpkı İstanbul’u yazan yabancı yazarlarla yaşadığı aşk ve nefret ilişkisine benzer bir ilişki yaşar. Gençliğinin duygusal iniş çıkışları içinde kendi duygularını kent’e yansıtarak zaman zaman nefret ettiği, zaman zaman değiştirmek istediği, zaman zaman delice sevdiği bu şehirle ilgili duygularını yapıtın sonunda bambaşka gözlerle bakan bir olgun insan olarak yeniden değerlendirir.

...bir şehrin genel nitelikleri, ruhu yada özüne ilişkin her söz
kendi hayatımız hakkında, daha çok da kendi ruhsal durumumuz
hakkında dolaylı olarak konuşmaya dönüşür. Şehrin bizim kendimizden
başka bir merkezi yoktur (327).

Böylece eserin sonunda, yazarın hatıralarından oluşan yaşam öyküsü ile İstanbul’un portresi biraraya gelir, bir bütün oluşturur, çünkü

Çoğu zaman da tıpkı şikayet etmemem gerektiğine inandığım
gövdem (biraz daha kalın kemikli ve yakışıklı olsaydım) ve  
cinsiyetim (acaba kadın olsaydım cinsellik daha küçük bir dert mi
olurdu?) gibi doğduğum ve bütün hayatımı geçirdiğim İstanbul’un
da benim için tartışılmaz bir kader olduğunu anlarım (15).

Beş Şehir’de Tanpınar en büyük meselemizin “mazi ile nerde ve nasıl” bağlanacağımızı (251) çözebilmemiz olduğunu yazar. İşte bu kitapda Pamuk bu meseleyi çözüyor, bir de ileri’ye geleceğe doğru da bakıyor. Kitabın son sayfasında annesine yazar olmaya karar verdiğini söylemeye hazırlanan genç-yazar-adam, tıpkı Joyce gibi belki de İstanbul’u tekrar tekrar yazmak için kaderi olan bu kent’i de bir gün mutlaka arkasında bırakacaktır.

Kaynakça:

 

Joyce, James. (çev. Murat Belge) Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi. Birikim Yayınları, İstanbul, 1983.

Pamuk, Orhan . İstanbul: Hatıralar ve Şehir. Yapı Kredi yayınları

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Beş Şehir. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969.