Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Piyasa Ekonomisinin Dinamikleri, Küresel Kriz ve Paradigma Sorunu,
Prof. Dr. Sinan Sönmez

 

PhD. Development Economics, Université de Paris-X-Nanterre, 1978

İlgi alanları: Kamu ekonomisi / kamu finansmanı, maliye politikası, refah iktisadı, küreselleşme ve yükselen piyasalar

Piyasa Ekonomisinin Dinamikleri, Küresel Kriz ve Paradigma Sorunu

Prof. Dr. Sinan SÖNMEZ
Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi
İktisat Bölüm Başkanı

Piyasa Ekonomisinin Dinamikleri Küresel Kriz ve Paradigma sunumu aslında iktisat tarihi kapılarını aralayan bir başlık olarak kabul edilmelidir. Ancak iktisat tarihinin zengin göz kamaştırıcı ve bir o kadar da karmaşık olan alanlarına girmeksizin konu başlığı çerçevesinde oldukça kısa bir gezintiye sizleri davet ediyorum. Bu gezintide gayet tabii piyasanın nasıl oluştuğuna, kent ekonomisine ve ekonomizmden kapitalizme geçiş süreçlerine değinmeyeceğim. Mevcut piyasa ekonomisini veri olarak ele alacağım. Aslında kapitalizmle örtüşen piyasa ekonomisi tarihsel süreç içinde özelliklerine göre değişik sıfatlar almıştır, değişik biçimlerde ifade edilmiştir. Örneğin çok iyi bildiğimiz serbest piyasa ekonomisi güncel bir kavram ama geçmişte kalan karma ekonomi kavramı, sosyal piyasa ekonomisi yine II. Dünya Savaşı sonrasında çok gündeme geldi. Özellikle diğer bir tanımla devlet kapitalizmi ve tekelci devlet kapitalizmi bütün bunlar, bütün bu tabirler aslında piyasa ekonomisiyle değişik biçimleri olarak düşünülebilir. Özellikle de Kamu Ekonomisinde devletin piyasa içindeki rolü ekonomi içindeki rolüne göre değişik sıfatların verildiğini piyasa ekonomisinde görüyoruz. Geçmişe bakacak olursak tam serbestliği savunan Adam Smith’in öncülük yaptığı İngiliz Okulu devletin ekonomiye müdahalesini teoriye dökmüştür teorize etmiştir. Bunun yanı sıra devletin ekonomi dersi teorisinde Keynes ve günümüzdeki Neoliberal dalga en bilinen köşe taşlarıdır. Fakat bütün bu ekoller ve yazarlar Piyasa Ekonomisi kavramı çerçevesinde gayet tabii kapitalizmin analizini yapmaktadırlar. Özellikle de son akım olan Neoliberalizme baktığımız zaman Neoliberalizmi çok ciddi bir farklılığı var diğer akımlara göre.

Buradan sadece tam serbestliği düşünmenin ötesinde aynı zamanda geriye dönmeyi engelleyici yani devletin ekonomiye müdahalesini engelleyici Kamu Ekonomisinin sınırlarını genişletici bilinçli müdahaleye artık bir kenara bıraktırıcı, hukuksal ve kurumsal düzenlemelerin yapıldığını ve bu alanda da hızlı adımların atılmış olduğunu görüyoruz. En azından şimdiye kadar geçen süreçte bu alanlar karşımıza çıkıyor. Yaklaşımlara göre gayet tabii devlete verilen rol farklılaşmaktadır. Sosyal yaşamda devletin yeri farklılaşmaktadır ve piyasa ekonomisinin sosyal boyutu da değişebilmektedir. Ancak dikkat edilmesi gerekli olan nokta Piyasa Ekonomisi çerçevesinde bütün yorumların yer alması ve kapitalist sistemin içinde kalınmasıdır. Piyasa Ekonomisinin dolayısıyla kapitalizmin dinamiklerinin çözümlenmesi ekonomik gelişmelere krizleri geçmiş dönemlerdeki tarihsel olguları anlamamızı olanaklı kılacağı gibi geleceği ön görmek açısından da önem taşımaktadır. Nitekim Prof. Hobsbawn son derece yetkin bir tarihçi XIX. ve XX. yüzyıl tarihini anlayabilmek için kapitalizmin dinamiklerinin incelenmesi gerektiği belirtilmektedir. Hobsbawn’ın düşüncesi yerindedir. XIX. ve XX. yüzyıllarındaki tarihsel gelişmelere kapitalizm damgasını vurmuştur. Gayet tabii bu arada sosyalist 1917 devrimi ve onun açılımları etkileri kuşkusuz dikkate alınmalıdır. Ancak tabii ki kapitalizmin ön planda olduğunu görüyoruz. Peki, bu çerçevede piyasa ekonomisiyle örtüşen kapitalizmin dinamikleri nelerdir? Kapitalizmin dinamikleri esas olarak sermaye birikimi ve sermayenin değerleme ihtiyacı olarak karşımıza çıkıyor. Yani bu eksende piyasa ekonomisi ve bu bağlamda kapitalizmin dinamikleri kurulmuştur. Birikim ve değerleme ihtiyacı krizlerin oluşmasına da yol açmaktadır. Kapitalist sistemdeki krizlerin biyolojik kökenleri bir benzetme yapacak olursak sermaye birikimi ve değerleme ihtiyacında yatmaktadır, diyebiliriz. Ancak aynı zamanda krizler çelişkili olarak sonuç olmanın yanı sıra aynı zamanda bir araçtır. Yani sorunların kaba şekilde çözülmesini sağlayan tasfiye sürecini başlatan ve sistemin yeniden yapılanmasına yol açan bir araç olarak da kabul edilmelidir. Gayet tabii bu yönelimler yani sermaye birikimi modeli de rejimleri ve değerleme düzenleme tarzı aynı zamanda değerleme ihtiyacı ve kapitalizmi düzenleme tarzı zaman içinde değişik biçimler almıştır. Tarihe baktığımız zaman bu labirentlerde dolaşmaksızın birinci paylaşım süreci dediğimiz süreçten kabataslak Adam Smith’in politik iktisadi bir bilim haline sokan meşhur uluslararası zenginliği yapıtının okurla buluşmuş olduğu XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren I. II. Dünya Savaşı’na kadar olan çok geniş bir zaman dilimine bakacak olursak birinci paylaşım sürecinde zamanlara göre yeni zaman dilimine göre farklılaşmakla birlikte yaygın bir birikim modelini görüyoruz.

Bu çerçevede de esas dikkati çeken şey özellikle iktisatçıların çok iyi bildiği dediği şudur: Bırakınız yapsınlar. Bırakınız gitsinler ilkesi ön plandadır. Yani tam serbestliğe de dayalı bir düzenin ön görüldüğünü görüyoruz bu geniş zaman dilimi içinde. Ancak bu zaman diliminde de çok büyük çalkantılar vardır ve üstelik bu tam serbestliği ilkesi çok kısa bir zaman aralığı dışında uygulanamamıştır. Büyük Britanya 1860–1875 kesitinde büyük ölçüde tam rekabeti uygulamıştır ve Adam Smith’in yazmış olduğu kitap çok önemli belge bir başyapıt gibidir. Ancak aynı zamanda bu tam serbestlik endüstriyel kapitalizmin ilk defa filizlendiği İngiltere’deki hakim olan çevrelerin çıkarlarına son derece uygun bir ideolojik yaklaşımı temsil etmektedir. Yani Büyük Britanya’nın çıkarları doğrultusunda tam serbestlik düşüncesi ortaya konmuştur ve savunulmuştur. Dolayısıyla kapitalizmin ve piyasa ekonomisinin analizi yapılırken hiç kuşkusuz o dönemdeki bir toplumdaki sosyal katmanları ve aynı zamanda da dünya ekonomisindeki ilişkileri güç dengelerini mutlaka dikkate almak gerekiyor. Birinci sınıfa girişte okuttuğumuz ders kitaplarındaki o tam ve mükemmel rekabet ilkelerini açıklayan sayfalar tarihe döndüğümüz zaman çok somutlaşmıyor.

Mutlaka farklı aktörleri sosyal grupları dünya genelindeki uluslararası planları güç dengesini mutlaka dikkate almak ve bu şekilde bir çözümleme yapmamız gerekiyor. Bu çerçevede ele alındığı zaman haliyle krizler yani XVIII. yüzyılın sonlarından II. Dünya Savaşı’na kadar da krizler kapitalist sistemde ortaya çıkmıştır. Bu krizlere baktığımız zaman da özellikle 1873 krizi bütün krizlere göre son derece önemli bir krizdir. Çünkü tekelciliğe geçiş eşiğini oluşturmaktadır. Tam serbestlik ilkesinden, tam rekabetten uygulanabilir rekabet kavramına geçilmiş bu politika uygulanmaya çalışırken 1873’teki krizle birlikte aslında tekelciliğe doğru bir görevinin ortaya çıktığını görmekteyiz. Tabii haliyle kapitalizmin genişlemeler, durgunluklar, krizler birbirini izler ve buna baktığımız zaman da XX. yüzyılın başlarına kadar en azından 1895’ten 1914’e kadar genişlemenin sürdüğünü ve özellikle de I. yüzyılın başındaki veya XVIII. yüzyılın başlarından sonra XIX. yüzyılın sonlarında ikinci sanayi devriminde itici bir rol oynadığını görmekteyiz. Fakat 1914’ten I. ve II. Dünya Savaşı’na kadar olan bir kaos dönemiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yani ekonomik istikrarsızlık ve siyasal istikrarsızlık iki tane savaşın yaşandığı bir dönem ve meşhur 1929–30 krizini ki buna bunalım demek kriz sözcüğü yeterince güçlü gelmiyor. Bunalım sözcüğünü Türkçe’de kullanmak belki daha uygundur. Gerçekten bu kapitalizmin yaşadığı en büyük bunalımdır en büyük krizdir. Dolayısıyla bunalım olarak nitelendirmek daha uygun olur diye düşünüyorum. Şimdi 1929-30’dan sonra gayet tabii müdahaleci bir kapitalizm anlayışının yerleştiğini görüyoruz. Adam Smith’le başlayan bir liberal paradigma tam serbestliğe dayalı bireysel çıkarını ön plana alan küt edici faydasının maksimize edilmesini üreticinin kâr peşinde koştuğunu ve görünmez bir el gibi tam serbestliğin piyasalarda dengeyi sağlayacağını ileriye süren bu paradigmanın 30 kriziyle birlikte değiştiğini görüyoruz. Çünkü artık kapitalizm kabuk değiştirmiş ve bir müdahalecilik ön plana çıkmıştır. Buna Keynesçi kapitalizm de deniliyor. Çünkü Keynes müdahaleyi 36’daki meşhur genel olarak yazmış olduğu teorize eden ve kabul eden çok büyük bir iktisatçıdır. Buna baktığımız zaman müdahalecilik çok önemli önce pragmatik bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nde başlıyor sonra Avrupa’ya aktarılıyor bu süreç ve artık devletin ekonomi de müdahalesine giden yollar açılıyor. Anayasa itibariyle ikinci paylaşım süreci dediğimiz II. Dünya Savaşı’nda 60’lı yılların sonları, 70’lerin başına kadar aşağı yukarı devam eden ikinci paylaşım sürecinde müdahaleci kapitalizmin yerleştiğini görüyoruz. Müdahalecilik ve bu çerçevede de en önemli olan nokta şu yani merkez dediğimiz gelişmiş sanayileşmiş ekonomilerde ve ülkelerde sosyal devlet anlayışının geliştiğini refah devlet anlayışının yerleştiğini ve dolayısıyla toplumların kitlelerin refahlarında bir artış olduğunu gözlemlemek mümkündür. Dolayısıyla devlet müdahalesi yatırım alanından sosyal alana kadar genişleyen oldukça geniş bir yelpazede yer alan karışımcılık düzenleme ve müdahale demek ki olağan üstü bir tarihsel koşullarda olumlu bir sonuç vermiştir. Fakat tabii burada da şuna bakmak lazım: Toplumlar homojen midir ve dünya ekonomisi bir bütün müdür parçaları yok mudur? Kuşkusuz dünya ekonomisinde de merkez ülkeler olduğu gibi çevre ve yarı çevre ülkeler vardır. Yani az gelişmiş ülkeler vardır veya gelişmekte olan ülkeler vardır. Bu Keynesçi yaklaşımın müdahaleci kapitalizmin ve paradigma Keynesyen paradigmanın acaba aynı şekilde sonuçlandığını söylemek mümkün müdür? Örneğin Türkiye’deki sürece bakacak olursanız 1950’lere 60’lara bakacak olursanız. 60’lardaki planlamaya dayalı kalkınma sürecini dikkate alacak olursanız, kuşkusuz yatırım bir genişleme döneminin yaşandığını biliyoruz.

Ancak bunu tamamen merkez ülkelerdeki durumla karşılaştırma Türkiye’yi de katarak Latin Amerika’yı da katarak mümkün değil, çünkü eksik olan bir üye var. Nasıl Adam Smith sömürgeciliği dikkate almadıysa Keynes’in çalışmalarında da dış piyasalar dış pazarlar buradan da yeni sömürgecilik dikkate alınmamaktadır. Yani dolayısıyla eksik kalmaktadır. Oysaki burada ciddi şekilde bir yönlendirme yabancı sermayeden ithal ikameciliğe sanayileşme ve yeni pazar oluşturma sürecinin ikinci paylaşım sürecinde kabataslak yaşandığını görüyoruz. Haliyle nereden baktığınıza bağlı olarak ekonomide ve iktisat politikalarında nereden baktığımıza göre bazı gerçekler değişebilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri açısından baktığımız zaman II. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreç hızlı birikim süreci buna birikimin altın yılları denilir, literatürde baktığımız zaman Avrupa’dan baktığınız zaman son derece önemlidir. Ama diğer bazı gelişmekte olan ülkeler açısından baktığınız zaman aynı tabloyu, aynı boyutları yakalamak kolay olmamaktadır. Bu birikim süreci global olarak aldığımız ikinci paylaşım sürecinde birikim sürecini 60’lı yılların sonlarına kadar genelde sorunsuz olduğunu da vurgulamak istiyorum. Bu 60’lı yılların sonundan itibaren tabii ki sistemde bazı ciddi tıkanıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştır ve yeni sürece yani küreselleşme dediğimiz yeni liberal neoliberalizme geçişin köprüleri atılmış bulunmaktadır. Birbiriyle bağlantılı, birbirini etkileyen çok sayıda etkene yol açtığı zincirleme olumsuzluklar sonucunda kriz ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz sermayenin aşırı yoğunlaşması sonucunda sermaye değerlemesinde sınıra ulaşılması bu bağlamda yeni teknolojilerin uygulamaya konulmasındaki gecikmeler ve üretkenlikte gerekli artışların sağlanamaması belirleyici etkenlerin başında yer almaktadır. Üretim güçlerin gelişmesi ve üretim ilişkiler arasındaki çelişkiler de ikinci grup etkeni oluşturmaktadır. Diğer etkenler arasında ekonomideki sektörler arasındaki dengesizlik Amerika’nın hegemonyasındaki sarsıntı Vietnam Savaşı sonuçları ve Japonya ile dönemin federal Almanya’sının yeni güç merkezleri olarak silinmesi ve uluslararası para sistemindeki çöküntü, doların konverti bir para olmaktan çıkması kuşkusuz tek konverti para olmaktan çıkması kuşkusuz yer almaktadır. İkinci paylaşım sürecinin mirası nedir diye bir soru soracak olursak; merkez ülkelerde gelişmiş ülkelerde görev olarak sosyal dengeye dayalı ve çalışan kesimlerin kazanımlar elde ettiği endüstriyel rejimden yarar sağlayan sermayenin artık sınıra ulaştığını görüyoruz. Büyük sermaye bu rejimden sonra da avantajlar hızla azalmaya başladığı için yeni bir arayışa girmiştir. Bunun anlamı artık yeni bir birikim rejiminin ortaya konulması gerekliliğidir. Yani üretim süreçlerini pazarın esnekleştirilmesi ve ticari finansal serbestleşmenin sağlanmasıdır. Nitekim sermaye birikimindeki tıkanıklık ve sanayi ile ticari sektöründeki kâr haddinin düşmesi ve düşme eğilimine girmesi sermaye kütlesel olarak finansal spekülasyon yaratmaya başlamıştır. Dolayısıyla olay şudur: Neoliberalizm gayet tabii kendi paradigmasını yarattı. Fakat Neoliberalizm yeni keşfedilmiş bir ideoloji de değil, neoliberal düşünce gayet tabii vardır bu yönde politikalar vardır. Bu yöndeki politikaları savunanlar vardır. Önemli iktisatçılar vardır. Fakat özellikle bu müdahaleci kapitalizmi Keynesçi kapitalizmin çökmesiyle birlikte başarısızlığa sürüklenmesiyle birlikte artık yeni bir arayışa girilmiştir. Bu da nedir? Kapitalizmin yasası. Aşırı sermaye birikimi olduğu zaman ortalama kâr aktif düşme eğilimine giriyor ve dolayısıyla bunu engellemek için de artık yeni açılımlar lazım. Nerede bulunabilir bu reel sektörde mi, üretken sektörde mi, finansal sektörde mi? Kuşkusuz çare finansal sektöre yönelmekle bulunmuştur. Yani artık yeni bir çağ vardır. Bu yeniçağda çok ihtişamlı çok görkemli bazı kavramlar ve cezbedici kavram ortaya çıkmıştır.

Halen bizlerinde kullandığı bazı kavramlar var. Ama küresel yönetişim, iyi yönetişim, küresel yönetişim, yönetişim ve kurumsal yönetişim bunlar da bu parlak kavramlardan bazılarıdır. Kurumsal küresel yönetişim dediğimiz zaman demek ki bazı kuralların ortaya konulması söz konusu yeni liberal düzende. İşte serbestlik ticaret alanında dış doğrudan yatırımlarda finansal sektörde serbestlik ticarileştirme, özelleştirme, deregülasyon ve bunların kalıcı olması için de gerekli hukuksal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması idare hukukunun yerine giderek ticaret hukukunun gelişmesi ön plana çıkması, dolayısıyla bütün bunlar hızlı bir şekilde yapılmaya başlandı ve çok ciddi adımların atıldığını görüyoruz bu anlamda. Fakat bir iktisatçı olarak gayet tabii önemsediğim şahsen bir nokta şudur; bu neoliberal politikaların, neoliberal uygulamaların yeni bir düzen yaratmış olması. Dünya ekonomisinde yeni bir düzen yaratmış olmasıdır. Finansal piyasalar genişledikçe, finansal sermaye veya finans kapitalin gücü arttıkça artık yeni bir sistemin kapitalizmin şekillenmeye başladığını görüyoruz ve bunun artık bir realite olduğu sarsılmaz olduğu konusunda da ideolojik tabii ki açılımlar sağlanmış ve onlar buna yapılmıştır. Bu çerçevede bakacak olursak yani Amerika Birleşik Devletleri’nde finansal sektörün genişlemeye başlaması da Ronald Reagen döneminde filizlenmiştir. Yani Ronald Reagen ve Fed Başkanı yani Birleşik Devletler Merkez Bankası Başkanı Volcker’ın bu finansal piyasalara açılım sağlayan serbestlik politikanın uygulamaya koymalarıyla başlanmıştır. O kadar anlamlıdır ki daha önce vermiş olduğum diğer yerlerde bir rakamı vermek istiyorum. 1955’de Amerika Birleşik Devletleri’nde finans dışı kesimin kâr oranı %10’dur. %10 olarak belirlenmiştir ortalama. 1980’de %5’e düşmüştür. Bakınız kâr haddinin giderek reel sektörde azalması söz konusu bunun yerine konması lazım bu kârın. Dolayısıyla bu azalışta devam etmiştir. 83’te %3’e düşmüştür. Ama bu sıkışıklığın aşılması için finansal piyasalara yüklenmek gerekiyor. Yeni türev araçlar bulunması lazımdı ve bu da bir açılım oldu. Nitekim reel sektörün reel sektörde çalışan firmaların da bu yönde anlaşmaya girmeleriyle 1995’te kâr haddi %7’ye, 2001’de %3’e, 2007’de %9’a–10’na yükselmiştir. Bu demek ki bir sıkışıklık kriz karşısında neoliberal uygulamalara gidildiğini göstermektedir. Gene bir rakam veriyorum somutluğunu ortaya koymak için. 1980 yılında kaba taslak dünyadaki toplam hasıla 10 trilyon dolardır. Mali varlıkların tutarı 12 trilyon dolara eşittir. Dünya hasılasından daha fazla ama bir parça üstünde banka mevduatları hisse senetleri ve kamuya özel borçlanma senetlerini anlıyoruz. 2007’ye geldiğimiz zaman bir patlama görüyorsunuz. Gerçi dünya hasılası 10 trilyon dolardan 55 trilyon dolara çıkmıştır ama mali stok, mali varlıklar toplamı 12 trilyondan 200 trilyon dolara çıkmıştır. Dolayısıyla demek ki bire birin biraz üzerinde olan ilişki bire dört olmuştur yaklaşık olarak. Bu kadar çok mali varlık vardır. Peki, bu durumda acaba daha güncel olan konuya geldiğimiz zaman, yaşanan küresel krize geldiğimiz zaman bu durumda küresel krizin neden çıktığı konusu model olarak ele aldığınız zaman belirli bir noktaya geldikten sonra bu finansal şişkinliğin artık birtakım çatlamalara yol açtığını görüyorsunuz. Çünkü bu finansal birikimin karşılığı yok reel sektörde böyle birşey yok.

Öyle bir sistem oluşturulmuş ki Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi iki açığa sahip; bütçe açığı, cari dış ticaret açığına sahip ve bunu aşırı borçlanmayla karşılıyor, finanse ediyor. Bu şekilde bir dünya döngüsü kurulmuş vaziyette bu bağlamda son derece ilginç olan bir noktayla değineyim. Amerika’da ekonomik büyümenin %70’i tüketici talebi tarafından körüklenmektedir. Bu tüketici talebi de dış talebi de, dış tasarrufla finanse ediliyor. Sistem krize kadar böyleydi. Dolayısıyla da 2000–2006–2007 sürecinde ekonomik dünya ekonomisinde büyüme hızının %70’i yakınını da Amerika Birleşik Devletleri kendisi sağlıyordu. Bakın dünyadaki toplam büyüme hızının %70’e yakını ABD ekonomisi sağlıyor. Fakat Amerika’daki ekonomik bölümün %70’i de tüketici talebine dayalı tüketici talebi de dış tasarruflarla finanse ediliyor, Amerika’ya borç veren, hazineye borç veren, borsasına giremeyiz zamanda yabancı sermayeyle Çin başta olmak üzere Latin Amerika’da da dahil buradan tasarruflarla ilgili böyle bir sistem neoliberal düzenle özdeştir. Ne kadar parlak bazı sözcükler kullanılırsa kullanılsın böyle bir sistemin yürüyemeyeceğini de bir yerde tıkanacağı da son derece belirgin.

Burada şunu sorgulamakta fayda görüyorum. Meşhur 1929 bunalımıyla aynı özelliklere mi sahip? Çok ciddi bir bunalımla karşı karşıyayız. İkincisi bu kriz sürecinde devlet müdahalesi var. Acaba birçok kişinin sorgulayarak tartışmalara yol açan Keynesçi Müdahaleci Ekonomiye dönüş mü var ve buradan ne çıkar ne çıkarabiliriz? Bir defa şunu söylemekte yarar görüyorum. Bu kriz 29 krizinden farklı bir kriz tabii ki genel olarak baktığımız zaman neden kapitalist sistemde krizler böyle periyodik olarak çıkar bazıları çok büyüktür buhran diyoruz buna. Neden çıkar? Temel olarak şu vurguyu yapmakta fayda görüyorum doğru olduğuna inanıyorum. Aşırı sermaye birikimi ve değerleme ihtiyacından dolayı bu krizler ortaya çıkıyor ve dolayısıyla bir ülkede aşırı üretime bağlı ama 29 krizindeki ortamlar farklıdır. 1929-30’a döndüğünüz zaman orada ne vardı? Orada 1929 krizi bir şekilde gelmekte olan Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasına yol açan krizdir. Yani ABD’nin giderek ön plana çıkan II. Dünya Savaşı’na perçinleşen hegemonyasına adeta öngören bir krizdir. Çünkü imparatorluğu sallanmış ve bitmiş olan İngiltere eski gücünü kaybetti. Almanya Nazizm altında bir imparatorluk kurmaya çalıştı bunu kaybetti ve bu çerçevede belki de 1929–30 büyük bunalımını ufukta beliren süper güç olan Amerika’nın bir krizi diyebiliriz. Ama ABD bu krizden başarılı çıktı. Nasıl çıktı? Devlet müdahalesine başvurarak çıktı, bu ekonomik olarak başarılıydı. Keynes daha sonra teorize etti ve aynı zamanda moral ve politik olarak da Amerika Birleşik Devletleri halkı iyi bir şekilde çıktı krizden çok acılar çekmesine rağmen. Yani moral olarak ve politik olarak da güçlü bir şekilde çıktı ve bu da II. Dünya Savaşı’ndaki Amerika’nın savaşa girmesinden sonra kazandığı başarıyla da perçinleşmiş oldu. 29 krizinde diğer bir nokta Merkez Bankaları temel olarak Büyük Britanya veya ABD Merkez Bankaları işbirliğine gitmemişlerdir. Bir işbirliğinin olmadığını görüyoruz. Birlikte müdahale yok onu göremiyoruz. Dolayısıyla demek ki burada ilk önde gelen diğer alanlara girmeksizin farklılıklar vardır. Oysaki günümüzdeki krizin küresel krize geldiğiniz zaman bu küresel krizde Merkez Bankaları birlikte hareket ettiler. ABD Avrupa Merkez Bankası İngiltere, Japonya Merkez Bankalarına baktığımız zaman aynı şekilde çalıştıklarını görüyorsunuz. Çok büyük bir farkı da var krize karşı yapılan müdahalelerde çok ciddi farklılıklar olduğunu görüyoruz. Keynesçi kapitalizm yani müdahaleci kapitalizm yatırım yaparak istihdam yaratarak krizi aşma çabasına girmiştir. Devlet müdahalesi demek ki reel sektöre olumlu müdahalelerle somutlaşmıştır. Bu çerçevede kalıcı etkiler ortaya çıkmıştır. Günümüzdeki krize bakacak olursanız finansal sektörle patlak veren reel sektörü etkisine alan krize baktığımız zaman burada ise durum farklıdır. Neden farklıdır? Çünkü finansal sektörü ve bankacılık sektörü kurtarılmıştır öncelikle. 29 krizinde bankacılık sektörünün kurtarılması söz konusu değildir, küresel olmuştur. Burada ise bankacılık sektörü finansal sektöre el uzatılmıştır. Kurtarma operasyonları demek ki finansal sektörün kurtarılmasıyla özdeşleşmektedir. Büyük miktarda destek verilmiştir günümüzde devam eden bu kriz sürecine. Yani bu çerçevede öncelikle şunu söylemek lazım: Yeni bir Keynesyen müdahaleci kapitalizm mi? Hayır yok yeni bir Keynes’çilik müdahalesi değil bu. Aslında neoliberal paradigmanın çökmesi neoliberal paradigmanın öngördüğü düzenlemelerin çökmesi ekonomik sistemin çok büyük yara alması söz konusu bu ciddi bir sorun. Ama tümüyle acaba neoliberal paradigma bitmiştir diyebilir miyiz? Sistemleşmiş diyebiliriz. Bakın şurada bir risk var. Bu risk de halen o kadar büyük çaplı kurtarma operasyonları oldu ki bu büyük çaplı kurtarma operasyonları finansal sektöre aslında finans kapitalin ya da finansal sermayenin merkezileşmesine yoğunlaşmasına yol açabilecek niteliktedir. Yani bunların sırayla finansal spekülasyona giden yolları tıkanmadığını görüyoruz. Henüz bununla bir hesaplaşmanın yapılmadığını görüyoruz.

Dolayısıyla 29 krizinden sonra olan oranlarla günümüzdeki oranlar çok farklı ve dolayısıyla da 29 30’lu yıllardan farklı olarak istihdam yaratıcı sonuçlar veremiyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde de görevi düzelme olarak nitelendirilen yaklaşımlar, bazı iktisatçılar tarafından böyle nitelendirilmektedir. Acaba artık bitti mi gibi gözüktü mü? O kadar büyük o kadar yüksek miktarda finansal araç piyasası var ki ama türev araçlarının olduğu piyasalar var ki yani dünya hasılasının dört katına yakın bir finansal stok var ve bu kurtarma operasyonlarıyla bir kısmı erozyona uğrasa da bu süreçte şunu gördüm ki yeniden bir finansal merkezileşme ve yoğunlaşmanın olması tehlikesi çok büyüktür. Dolayısıyla son söz olarak şunu söylemek lazım: Bu çok geniş konuda gayet tabii bilinçli olarak da bazıları bilinçsiz olarak da bazı eksiklikler açıklıklar bıraktım. Bırakmış bulunuyorum daha doğrusu. Fakat şunu söylemek gerekiyor son söz olarak. Kriz kapitalizmin doğal bir parçasıdır, ayrılmaz bir parçasıdır ve krize hangi açıdan baktığınıza da bağlıdır. Marquez’in bir sözünü hatırlıyorum. Onu da tam tamına söylemeyebilirim aklımın yettiği kadar. Marquez geçmiş nedir dendiği zaman şöyle diyor yaklaşık olarak: Geçmiş ne yaşadığınız değil, o yaşadığınızı nasıl hatırladığınız ve algıladığınızdır. Krizde böyle bir şey yani sizin nasıl yaşadığınız önemli.