Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Hilmi Çelik, Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi Müdürü

Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi Müdürü Hilmi Çelik,1 Temmuz itibariyle emekli oluyor. Girişimci, yenilikçi ve  evrensel niteliklere sahip değerli arkadaşımız arkasında başarılarla dolu bir çalışma yaşamı bırakıyor.  Değerli meslektaşımıza  sağlık, huzur ve mutluluk dolu bir hayat diliyoruz. Her şey gönlünce olsun.

Sayın Çelik,  “HÜZÜNLERİ TAŞIDIM SEVİNÇLERİ YAŞADIM; 2007” başlıklı kitabında Mesleğe ilk adım atışını ve yaşamla mücadelesini şu cümlelerle dile getiriyor; 

 

 

  “…sonrasında bir gün bir arkadaşımın ısrarıyla ziyaretine gittiğim Profesör Osman Ersoy Bey, kendisinin öğretim üyeliği yaptığı  mesleği öyle bir anlattı ki, başka hiçbir okula bakmayı bile düşünmedim. Kararımı verdim ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümüne kayıt yaptırdım…”

 “…Osman Bey beni yanına çağırdı yeniden. Durumumu sordu, lisanı münasiple meteliğe kurşun atmak üzere olduğumu söyleyince, birisini telefonla aradı. Karşıdaki ses, tamam demiş olmalı ki, -Aşağıda Türk Tarih Kurumu (TTK) Kütüphanesi var. Oraya git. Müdür seninle görüşecek- dedi…Sözün özü, 25 kuruşa kart yazarak yurt aidatımı ödüyor, adam gibi karnımı doyuruyor ve hatta hafta sonları Gençlik Parkı’na gidecek ve naylon gömlek alacak kadar para kazanıyordum…”

Yarım asra yakın bir zaman dilimine yıllarını vermiş değerli meslektaşımızla,  Kütüphanecilik eğitimi, Üniversitelerde kütüphane kullanma alışkanlığı ve toplumumuzda okuma alışkanlığı konularında bir sohbet gerçekleştirdik.

Zevkle okunacağını umuyoruz. 

 

 

“...Bölümler, programlarına göre eğitimlerini mutlaka en iyi şekilde yapıyorlardır. Burada laf söylemek bize düşmez. Ancak, pazarın istediği ürün, o programa göre yetiştirilenler midir, işte bu kısım tartışılabilir. Hatta daha fazla gecikilmeden, bu kısım tartışılmalıdır. Yine aynı cümleyi tekrarlayacağım, kazara daha öncekileri okuyanlar kusura bakmasınlar, sahibi olduğumuzu düşündüğümüz kocaman bir pasta olan bilgi, dilimler halinde elimizden gidiyor...”

---------------------

“...Birinci Ligdeki bir kaçı, hadi diyelim 10-15’i bir yana koyarsak, acınacak halde buluyorum. Yine aynı konu, bilginin eğitimdeki yeri  belli değilse ve eğitim-araştırma ilişkisini yönetenlerin öncelikli gündemlerinde bilgi diye bir şey yoksa, gemiyi kurtarmak çok zor. O yüzden sözünü ettiğim söyleşide dile getirdiğim gibi, bir gecede 30 üniversite kurarsak, halimiz acınacak olmayı da aşıyor ve ömrünü bu mesleğe adamış bir kişi olarak yüreğim sızlıyor. Tabela, masa, sandalye, raf, kitap, görevli. Kütüphaneniz hayırlı olsun. Hayır, bu kadarını da hak etmiyor bu meslek...”

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

1964’te DTCF Kütüphanecilik Bölümünü bitirdim. 1971’de Florida State University’de aynı alanda yüksek lisans yaptım. 1961’de ODTÜ Kütüphanesi’nde gece vardiyasında çalışmaya başladım. 1978’de Müdür Yardımcısı iken ayrıldım ve TBMM Kütüphane Müdürlüğüne atandım. 1997 Ocak’ta emekli oldum,  Haziran 1997’de Sabancı Üniversitesi’nin kuruluş çalışmalarına katıldım. 2009 Temmuz itibariyle ayrılıyorum. Emekliliğin keyfini çıkarmak niyetindeyim ama Tanrı neler yazmış kaderime bilemiyorum.

 

Günümüz kütüphaneci profili nasıl olmalı?

Bu konudaki düşüncelerimi geçen ay yapılan bir söyleşide anlattım. Kısaca söylemek gerekirse, benim penceremdeki görüntüye göre, istenilen profilin oluşumu için iki temel unsura gereksinim var. Birincisi, toplumda saygı duyulur bir meslek mensubu olma, ikincisi ise, çağdaş bir yaşamı sürdürecek kadar ekonomik güce sahip olma. Gerisi detay. İkincisi, birinciye bağlı, birinciyse ikinciye. Tam bir keşmekeş, tam bir Arap saçı. Ama artık her iki unsurdan da kütüphanecinin sınıfta kaldığını anlamamız gerek.   Oturup konuşmak, bir strateji hazırlayarak, geçen yıllarda yitirdiklerimizi geri alamasak da, daha fazla kaybetmememin yollarını bulmamız gerekiyor. Nasıl mı? Sanıldığı kadar zor değil. Ah bir, birbirimizi dinleyip el ele verebilsek. O zaman, toplum için ne denli önemli işlerin adamı olduğumuzu anlarız. Tabii, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesinden kurtulmak ister isek.

Kütüphanecilik Bölümlerinin yetiştirdiği kütüphanecileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bölümler, programlarına göre eğitimlerini mutlaka en iyi şekilde yapıyorlardır. Burada laf söylemek bize düşmez. Ancak, pazarın istediği ürün, o programa göre yetiştirilenler midir, işte bu kısım tartışılabilir. Hatta daha fazla gecikilmeden, bu kısım tartışılmalıdır. Yine aynı cümleyi tekrarlayacağım, kazara daha öncekileri okuyanlar kusura bakmasınlar, sahibi olduğumuzu düşündüğümüz kocaman bir pasta olan bilgi, dilimler halinde elimizden gidiyor. Hem de açık bir şekilde. Burada biz kütüphanecilerin iki yolu var. Birincisi pastaya sahip çıkmak, ikincisi ise elimizde kalanlara şükretmek. Ne güzel özdeyişlerimiz var, “ne kadar köfte o kadar ekmek” ya da “ne ekersen onu biçersin.” Herkes pastasından mutluysa, başkalarına düşecek söz kalmasa gerek.

 Üniversitelerde öğretim sistemiyle kütüphane kullanımı ilişkisini değerlendirir misiniz?

“...Gerçek anlamda eğitim sistemini zorlamak ve insanların alışkanlıklarını değiştirmek elbette zor. Hoca ister mi değiştirmek alışkanlığını? Belki de hoca ister mi başını derde sokmak ve sessiz sedasız kendini dinleyenlerin soru sorabileceği bir sisteme geçmek?  Öğrenci ister mi elindeki kitabı okuyup işi bitirmek varken, araştırma yapacağım diye öteyi beriyi kurcalamak. Aslında bugün, çoğunlukla, bu halde oluşumuzun nedeni de bu olsa gerek...”

Okumayan toplum, araştırmaya gerek duymayan ders kitabı ya da ders notu odaklı eğitim sistemi. Durum böyle olunca, gerçek anlamda sağlıklı ilişki elbette zor. O yüzden adına kütüphane dediğimiz kurumlarımızla biz, araştırma ortamı ya da merkezi olmak yerine çoğunlukla “okuma salonu” görevi yapıyoruz. Bence kütüphanecilik, işte tam bu noktada başlıyor. Ortada bir sorun olduğuna göre, duvarda ünvanları yazılı levhaları ve kullanım oranları son derece düşük kitapların doldurduğu rafları beklemek yerine, oturup düşünmek ve bir çözüm üretmek gerekiyor. Konumu ve alışkanlıkları bu olan bir kurumun bireylerine, nasıl hizmet verilebiliri bulmak arayışı esas olmalı. Epeydir “bilgi okuryazarlığı” olarak ortalıkta gezen ifadenin üniversite ayağı, aslında kütüphanecinin yapması gereken en sıradan görevlerden biri.

Gerçek anlamda eğitim sistemini zorlamak ve insanların alışkanlıklarını değiştirmek elbette zor. Hoca ister mi değiştirmek alışkanlığını? Belki de hoca ister mi başını derde sokmak ve sessiz sedasız kendini dinleyenlerin soru sorabileceği bir sisteme geçmek?  Öğrenci ister mi elindeki kitabı okuyup işi bitirmek varken, araştırma yapacağım diye öteyi beriyi kurcalamak. Aslında bugün, çoğunlukla, bu halde oluşumuzun nedeni de bu olsa gerek.

Bence sorunuzun yanıtı; kütüphaneci hem kendi için, hem mesleği için, hem kurumu için, hem de ülkesi için, bilgiyi aktaranlarla, bilgiyi almaya çalışanların arasına girmeli ve bir tarafı araştırmanın gereğine inandırmalı yani balık tutmaya alıştırmalı; öbür tarafı da yapacağı araştırmalar sırasında yalnız bırakmamalı. Yöntem mi? Tabi ki sorun akşamdan sabaha çözülecek bir sorun değil ama çözüm elbette vardır. Yeter ki insan istesin.

Genelde Üniversite kütüphanelerinin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Birinci Ligdeki bir kaçı, hadi diyelim 10-15’i bir yana koyarsak, acınacak halde buluyorum. Yine aynı konu, bilginin eğitimdeki yeri  belli değilse ve eğitim-araştırma ilişkisini yönetenlerin öncelikli gündemlerinde bilgi diye bir şey yoksa, gemiyi kurtarmak çok zor. O yüzden sözünü ettiğim söyleşide dile getirdiğim gibi, bir gecede 30 üniversite kurarsak, halimiz acınacak olmayı da aşıyor ve ömrünü bu mesleğe adamış bir kişi olarak yüreğim sızlıyor. Tabela, masa, sandalye, raf, kitap, görevli. Kütüphaneniz hayırlı olsun. Hayır, bu kadarını da hak etmiyor bu meslek.

Sizce başarı nedir ve başarılı olmanın (hayatta ve iş yaşamında) koşulları nelerdir?

Başarı, hedefe ulaşmaktır.  Ama hangi hedef? Bireyin ya da toplumun koyduğu hedef. Siz eğitiminiz için “lise bana yeter” demiş iseniz, o hedefi yakalamış iseniz ve bulunduğunuz noktadaki toplumsal ve ekonomik tatmin sizin için yeterli ise, amacınıza ulaşmışsınız demektir. Her zaman herkesin hedefini yenileme şansı vardır. Yeni hedefler bireyleri yeniliklere ve yeni mutluluklara taşır. Elbette ki hedef belirlemek ve hedefe ulaşmak, sözcüklerle anlatıldığı kadar basit değildir. Bir yığın unsur vardır, onu etkileyen ve yönlendiren. Ama burada da olmazsa olmazlar vardır. Bunların ilki, kendini tanımak ve neyi niye  istediğinin bilincinde olmak, ikincisi ise başkalarının hedeflerine ve bu hedeflere varmak için gösterdikleri çabalara saygılı olmak.

Mesleki alanda ne gibi hedefleriniz vardı, bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bir kütüphanenin, iyi işleyen bir kütüphanenin , yöneticisi olabilmekti hedefim. Örneğin ODTÜ Kütüphanesi yöneticiliği, benim ve benim gibi pek çok insanın hayalinden bile zevk aldığı bir kurumdu. Tanrıya şükürler olsun, hem olaylara ve şartlara karşı hazırlıklı olmayı öğretti bana, hem de pek çok güzel kurumda hayallerimin gerçekleşmesine izin verdi. Örneğin, hiç gündemimde yokken TBMM Kütüphane Müdürü olmam, ODTÜ Kütüphanesinde  çalışmam ve ODTÜ olanaklarıyla kendimi geliştirmemin sonucudur. Devlete kızıp ayrıldıktan sonraki Sabancı Üniversitesi macerası  ise, yıların profesyonel ve bireysel ilişki yatırımının taçlandırılmasıdır.

Toplumumuzda okuma alışkanlığı çok düşük düzeyde. Bu düzeyi yükseltmek için ulusal anlamda neler yapılabilir?

Bu soru beni aşar. 48 yıllık mesleki yaşamımda, herhangi bir toplumsal ya da mesleki sorunun çözümü için bir araya gelen “samimi” on beş, yirmi kişiyi göremedim, daha doğrusu ayakları yere değen üç beş projeden başkasına şahit olamadım. Adında “ulusal” ve “okuma alışkanlığı” sözcükleri olan, geniş paydaşlı bir konuda susup dua etmekten başka söyleyebilecek bir şeyim yok.

İki Derneğimiz var ama bu alanda herhangibir çaba gosterdiklerini gormedim. Kütüphane haftalarında kendimiz konuşuyor kendimiz dinliyoruz. Dernekler topluma açılmıyor. Bu düşünceye katılıyor musunuz ya da sizin düşünceleriniz nedir?

Evet size katılıyorum, derneklerimizin çabaları yetersiz. Derneklerimiz daha aktif olmalı, mesleği daha öne çıkaracak atılımlarda bulunmalı. Ancak bir şeyi de unutmamak gerek. Kulakları çınlasın Berin Hocamın, Hocam derdi ki “mesleği meslek yapan unsurlardan birisi, mesleğe bağlı bir grubun olmasıdır”. Bence sorun burada başlıyor. Gerçekten her iki derneğin de yeterince samimi destekçisi olan kaç üyesi var? Kaç üye gerçekten küçücük rakamlardan oluşan üyelik aidatını ödüyor ve derneğe faaliyetlerinde yardımcı olmaya çalışıyor? Bizler niye daha iyisini beklemekle geçiriyoruz ömrümüzü, daha iyisini yapmak için görev almak ya da el vermek yerine. Sanırım bu biraz bizim genlerimizden gelen özelliğimiz. Ne elimizi taşın altına koymaya yanaşıyoruz, ne de taşın altındaki eller acımasın diye azıcık olsun taşı kaldırmaya çalışıyoruz. “Bana ne başkası yapsın” mantığımız, hem emeğe saygıyı öldürüyor, hem de istenilen sonuca varılmasına olanak vermiyor. Ben de 1973 yılında bir derneğin yöneticiliğini yaptım. Aidatlarını toplamak için, toplanacak aidatların iki katı kadar taksi parası verdim. Bir yeni yayın planladık ve çıkarmaya başladık. Çevredeki herkese yayın hakkında bilgi verdik ve yazı yazmalarını rica ettik. Çok az insan yazdı, onlar da rica minnet. Ama biz çaresiz, dergi çıkmasını sürdürsün diye, habire bir şeyler  yazmaya çalıştık. Sonra nemi oldu? Bir kısım yazmayan, yazamayan, yazacak kadar yüreği ve becerisi olmayan ya da bu dergideki yazının kendine yarar sağlamayacağını düşünen meslektaş, “ne olacak, adamlar yazıları yayınlamak için dergi çıkarıyorlar” demeye kadar vardırdılar, önemli söylemlerini. Bu yüzden, çok az şey de yapsalar, bize göre yeterince başarılı olmayan işler de yapmasalar, derneklerdeki arkadaşlara yine de teşekkür borçluyuz diye düşünüyoruz. Ta ki “bu işler öyle yapılmaz kardeşim, çekilin kenara ben yapacağım” diyecek gücü kendimizde bulana kadar.

Emekli oluyorsunuz  ama sizi tanıdığım kadarıyla boş durmazsınız.  Neler yapmayı planlıyorsunuz?

Briç ve okey oynamak. Okumaya çalışmak. Ve şaka bir yana, heyheylerimi yakalayabilirsem, yazmaya çalışmak. Koleksiyonunuzda bulunan iki anı kitabımdan sonra sanırım çok kısa bir süre içinde bir de şiir kitabım yayınlanacak. 350 sayfa civarındaki öykülerimi ise, nasıl, ne zaman ve nerede bastırırım açıkçası henüz bilmiyorum.  Uzunca zamandır göçlerle ilgili okuyorum, 93 Harbi ve 1914 sonrasının Kafkasya ayağıyla ilgiliyim çünkü içinde ailem de var. Eğer yazabilirsem, bu öyküde ya da romanda, 93 harbini, hem de 1915 olaylarını belirli bir tema etrafında işleyerek, genç nesillere gerçek tarihi, gerçek göçleri ve gerçek aşkları anlatmaya çalışacağım.

 

Size emeklilik yaşamınızda sağlıklı ve huzurlu günler dileriz.

Teşekkürler, umarım daha güzelleri size ve tüm meslektaşlarıma nasip olur.