Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Gücün Değişim Çağı

ALVIN TOFFLER; YENİ GÜÇLER YENİ ŞOKLAR
Altın Kitaplar: 1992
 

GÜCÜN DEĞİŞİM ÇAĞI

Bu kitap, XXI. yüzyılın eşiğinde gücün durumuyla ilgilidir. Şiddeti, serveti, bilgiyi ve bunların hayatımızda oynadığı rolü ele almaktadır. Kargaşa içindeki bir dünyada güce giden yeni yollar hakkındadır.

Güç denilen şey, nice kere kötüye kullanılmış olması nedeniyle üzerine yapışıp kalmış olan kötü kokuya rağmen, aslında ne iyi, ne de kötüdür. Her insani ilişkinin ayrılmaz bir yönüdür ve cinsel ilişkilerimizden çalıştığımız işe, kullandığımız arabalara, seyrettiğimiz televizyona, beslediğimiz umutlara kadar her şeyi etkilemektedir. Bizler, çoğumuzun sandığından daha büyük ölçüde, gücün ürünleriyiz.

Bununla birlikte hayatlarımızın tüm yönleri arasında en az anlaşılanı ve en önemli olanı yine güçtür; böyle olması da özellikle bizim kuşağımız için geçerlidir.

Çünkü bugün, Gücün Değişim Çağı’nın şafağı sökmektedir. Dünyayı bir bütün halinde tutmuş olan tüm güç yapısının şimdi çözülmekte olduğu zamanı yaşıyoruz. Yapısında radikal farklılık bulunan bir başka güç biçimlenmekte ve bu, insan toplumunun her düzeyinde yer almaktadır.

Ofiste, süpermarkette, bankada, yönetim kurulu odasında, kiliselerde, hastanelerde, okullarda ve evlerde, eski güç oluşumları yepyeni çizgiler yaratırcasına çatlıyor. Berkeley’den Roma’ya, Taipeh’e kadar tüm üniversiteler dalgalanıyor, patlamaya hazırlanıyor. Etnik ve ırk çalışmaları çoğalıyor.

İş dünyasında dev şirketlerin çözülüp başka birleşimler oluşturduğunu, en üst düzey yöneticilerinin çoğunlukla atıldığını, binlerce personelin de işten çıkarıldığını görüyoruz. Bir genel müdürün düşerken yumuşak iniş yapmasını sağlayan <<altın paraşüt>> ya da para paketi işe ketin jet uçağı, limuzin arabası, şatafatlı golf merkezlerinde düzenlenen konferanslar, hepsinden önemlisi de, birçoğuna gücü kullanmanın verdiği o gizli zevk uçup gitmiş oluyor.

Güç yalnız şirket yaşamının doruk noktalarında el değiştirmekle de kalmıyor. Ofis müdürü de, fabrikanın alt katındaki ustabaşı da, işçilerin artık emirleri eskisi gibi körükörüne dinlemediğini görüyorlar. İşçiler soru soruyor ve cevap bekliyor. Ordudaki subaylar da askerlerinde aynı şeyi gözlemliyorlar. Polis komiserlerinin memurlarında farkettikleri de yine bu. Öğretmenler de aynı şeye öğrencileri arasında giderek daha sık tanık oluyorlar.

Eski model otoritenin ve gücün, gerek iş hayatında, gerekse gündelik hayatta böyle çatlaması giderek hız kazanırken, aynı anda küresel güç yapıları da çözülüyor.

İkinci Dünya Savaşının sonundan bu yana, dünyayı iki süper güç paylaşmış gibiydi. Her ikisinin de müttefikleri, uyduları ve alkışçı kesimi vardı. Her biri diğeriyle roket rokete, tank tanka, casus casusa boy ölçüşüyordu. Bugün tabii bu dengeleme ve boy ölçüşme gösterisi de sona erdi.

Sonuç olarak, dünya sisteminde birtakım <<kara delikler>> açılmaya başladı, kocaman emici hava boşlukları oluştu. Örneğin, Doğu Abu durum, ülkeleri ve halkları çok farklı, yeni (ama bir bakıma belki de eski) ittifaklara ve çalışmalara sürükleyebilir. Güç öyle şaşırtıcı bir hızla el değiştiriyor ki, dünya liderleri olayları düzene sokacakları yerde, o olayların etkisinde sürüklendiklerini görüyorlar.

Şu anda dünyayı sarsmakta olan güç kaymasının tüm insan sistemlerini sarsacağını, giderek daha yoğunlaşacağını, ilerki yıllarda daha da çarpıklaşacağını düşünmek için önemli nedenler var.

Güç ilişkilerinin, tıpkı depremlerden önce tektonik tabakaların kaymasına veya uğuldamasına benzeyen bu yeniden yapılanışından ortaya insanlık tarihinin en ender rastlanan olaylarından biri çıkacak: Gücün kendi yapısında bir devrim.

<<Gücün değişimi>> yalnızca gücü bir yerden öbürüne geçirmekle kalmıyor, aynı zamanda onu kendi yapısını da dönüştürüyor.

İMPARATORLUĞUN SONU

Doğu Avrupa’daki Sovyet gücüne temellendirilmiş yarım yüzyıllık imparatorluğun birdenbire 1989 yılında çözülüvermesini bütün dünya dehşet içinde izledi. Paslı ekonomisini enerjiye kavuşturmak için Batı teknolojisine şiddetle ihtiyaç duyan Sovyetler Birliği’nin kendisi de, kaosa çok yakın bir değişim dönemine daldı.

Dünyanın diğer süper gücü de, daha yavaş ve daha az çarpıcı biçimde, yine görece bir inişe geçmişti. Amerika’nın küresel gücünden bir hayli kaybettiği yolunda öyle çok şey yazıldı ve söylendi ki, artık burada tekrar etmeye gerek bile yok. Ama hepsinden daha çarpıcı olanı, Amerika’nın bir zamanlar çok egemen durumda olan yurt için kuruluşlarının pek çoğunda yer alan güç kaymaları.

Yirmi yıl önce General Motors dünyanın bir numaralı imalat şirketi olarak görülürdü. Dünyanın her ülkesindeki yöneticilere pırıl pırıl bir model sunarken, bir yandan da Washington’da bir siyasal güç merkezi olmayı sürdürürdü. Bugün, yüksek düzeyli bir GM yetkilisi, <<Canımızı kurtarmak için koşuyoruz,>> diyor. Önümüzdeki yıllarda GM’nın gerçek anlamda dağılıp parçalandığını görebiliriz.

Yirmi yıl önce IBM’ın karşısında pek zayıf bir rekabet vardı ve ABD’deki bilgisayarların sayısı herhalde dünyanın başka yerlerindeki tüm bilgisayarların toplamından fazlaydı. Bugün bilgisayar gücü dünyanın her yanına hızla yayılmış durumdadır ve ABD’nin bütünün içindeki payı da böylelikle azalmıştır; ayrıca IBM artık katı bir rekabetle mücadele etmek zorunda kalmakta, Japonya’dan NEC, Hitachi ve Fujitsu, Fransa’dan Grup Bell, İngiltere’den ICL ve daha pek çok şirketle yarışmaktadır. Sanayi analistleri yavaş yavaş IBM sonrası dönemi düşünmektedirler.

Bunların hepsi yabancı rekabetin sonucu da değildir. Yirmi yıl önce ABC, CBS ve NBC diye bildiğimiz üç televizyon kuruluşu ABD’nın tüm yayın dalgalarına hükmederdi. Karşılarına hiçbir yabancı rekabet de çıkmamıştı. Ama bugün her biri öyle bir hızla küçülüyor ki, devam edip etmeyecekleri bile kuşku konusu.

Bir başka tür örnek seçmek istersek, yirmi yıl önce ABD’de doktorlar beyaz gömlek giymiş tanrılar sayılırdı. Hastalar onların ağzından çıkanı kanun sayardı. Doktorlar hemen hemen tüm Amerikan sağlık sistemini kontrol edebilmekteydiler. Siyasal güçleri de korkunçtu.

Bugün ise tam tersine, Amerikalı doktorlar bir kuşatma altındadır. Hastalar onlara cevap vermeye başlamış, yanlış tedavi davaları açıp duruyorlar. Hemşireler sorumluluk ve saygı istemektedir. İlaç şirketlerinin doktorlara gösterdiği saygı da azalmıştır. Amerikan sağlık sistemini yönetenler, artık doktorlar değil, sigorta şirketleri, <<organize bakım grupları>> ve hükümettir.

Demek ki, genel olarak baktığımızda, Amerika’nın dış gücünün diğer uluslara oranla azaldığı yirmi yılın içinde, en güçlü ulusun en güçlü kurum ve meslekleri bile, hükmetme olanaklarının azaldığını gözlemlemektedirler.

Belki güç dağılımındaki bu sarsıntılar ilk bakışta yaşlanan süper güçlere özgü bir hastalık sanılabilir, ama başka yörelere bir göz atmak bunun hiç de böyle olmadığını göstermektedir.

ABD’nın ekonomik gücü solarken, Japonya’nınki roket gibi fırlamıştır. Ne var ki, başarı da bazı önemli güç değişimlerini başlatabilmektedir. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, Japonya’nın da en güçlü İkinci Dalga sanayilerinin önemli azalırken Üçüncü Dalga sanayilerinin önemi artmaktadır. Japonya’nın ekonomik gücü artıyor olsa bile, bu büyümenin belki en büyük rehberi olan üç kuruluş, kendi güçlerinin azalmaya başladığını görmekteler. Bunların birincisi, Liberal Demokrat Parti (LDP). İkincisi Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (MITI); bu bakanlığın Japon ekonomik mucizesinin arkasındaki beyin olduğun (tartışılabilir bir konu olsa bile) ileri sürülebilir. Üçüncüsü de Keidanren, yani Japonya’da en büyük siyasal güce sahip iş federasyonudur.

Bugün LDP geri çekiliş içindedir, yaşlıca erkek liderleri türlü mali ya da seks skandallarının utancını yaşamaktadır. Karşılarına ilk kez, gücenik ama giderek daha etkin olan kadın seçmenlerle tüketiciler, vergi mükellefleri ve daha önce bu partiyi desteklemiş olan çitfçiler de dikilmektedir. 1955’ten beri sürdürmekte olduğu gücü elden çıkarmamak için, parti tabanını kırsal seçmenlerden kentsel seçmenlere kaydırmak zorunda kalacak, eskisine göre çok daha ayrı türden bir nüfus kitlesiyle uğraşacaktır. Japonya da diğer yüksek teknoloji ulusları gibi, türdeş toplum olmaktan uzaklaşmakta, siyasal sahneye pek çok yeni oyuncu çıkmaktadır. LDP’nin bu uzun dönemli değişimi başarıp başaramayacağı tartışmalıdır. Tartışmalı olmayan tek gerçek, LDP’nin gücünün önemli bir bölümünü elinden kaçırmakta olduğudur.

MITI’ye gelince, bugün bile pek çok Amerikalı profesör ve politikacı, ABD’nin de MITI tipi bir planlama modelini benimsemesi gerektiğini ileri sürüyor. Ama bugün MITI’nin de başı derttedir. Japonya’nın en büyük şirket ve holdingleri, bir zamanlar MITI bürokratlarının önünde secdeye varır, isteyerek veya istemeyerek MITI’nin <<rehberliğine>> uyarken, bugün MITI’nın gücü hızla düşmekte, şirketlerin gücü yükselmekte, bu şirketler artık MITI’ye nanik yapabilmektedirler. Japonya dış dünyaya karşı yine ekonomik bakımdan güçlü kalabiliyor, ama yurt içinde siyasal bakımdan zayıflamıştır. Koskoca ekonomik güç, titrek bir siyasal tabanın çevresinde dönmektedir.

Keidanren’in gücünün azalışı daha bile belirgindir ve federasyon hala, hızla gerileyen dumanlı baca sanayilerindeki eskiden kalma patronlarının egemenliği altındadır.

Japon mali gücünün zırhlıları sayıları Japonya Bankasıyla Maliye Bakanlığı, Japonya’ya o çarpıcı büyüme döneminde, petrol krizi, borsa çöküşü ve yen’in yükselmesi sırasında rehber olmuş bu iki güçlü kurum bile, şimdi ekonomik istikrarı bozan sarsıcı piyasa güçleri karşısında kendilerini çaresiz durumda bulmaktadırlar.

Batı Avrupa’nın çehresini değiştiren güç değişimleri daha da çarpıcıdır. Güç odakları Londra, Paris ve Roma’dan uzaklaşırken, hepsini süpüren Alman ekonomisi büyümüştür. Bugün Doğu ve Batı Almanya ekonomilerini aşamalı olarak birleştirirken, tüm Avrupa bir kere daha kıtanın Alman tahakkümü altına girmesinden korkmaktadır.

Fransa ve Batı Avrupa’nın İngiltere dışında diğer ülkeleri kendilerini koruyabilmek için, Avrupa Topluluğunu hem siyasal, hem de ekonomik açıdan hızla entegre etmeye uğraşıyorlar. Ne var ki, bu yolda ne kadar başarılı olurlarsa, ulusal güçleri de Brüksel’de üslenmiş Avrupa Topluluğunun damarlarına o kadar hızla kaymakta, egemenliklerinin giderek daha büyük dilimlerinden olmaktadırlar.

Batı Avrupa ülkeleri böylece bir yanda Bonn ve Berlin’in, öte yanda Brüksel’in arasına sıkışmış durumdadırlar. Burada da güç yine hızla eski merkezlerden uzağa kaymaktadır.

Bu tür küresel veya ülke için güç değişimlerinin listesi çok daha fazla uzatılabilir. Barış döneminin bu kadar kısa bir süresi için bunlar dikkate değer değişimleri temsil etmektedir. Kuşkusuz, gücün zaman zaman bir elden diğer bir ele geçmesini normal karşılamak gerekir.

Yine de dünyaya yayılmış bir güç sisteminin bu şekilde parçalanıp çökmesi de pek sık rastlanan bir olay değildir. Hele güç oyununun tüm kurallarının bir anda değişmesi ve gücün kendi yapısının devrim geçirmesi, tarihte daha da ender karşımıza çıkmış bir olaydır.

Oysa bugün yer alan budur. Bizi bireyler ve uluslar olarak tanımlayan şey diye nitelendirebileceğimiz güç; şimdi kendisi de yeniden tanımlanma dönemine girmiştir.

BEYAZ GÖMLEKLİ TANRI

Bu yeniden tanımlanma olayının bir belirtisi de, görünüşte birbirinden kopuk ve bağımsız bağımsız değişimlerin yukardaki listesine biraz daha dikkatli baktığımız zaman ortaya çıkıyor. Olay ister Japonya’nın meteor gibi yükselmesi, ister GM’in utanç verici inişi, ister Amerikalı doktorların saygınlıktan kaybetmesi olsun, bunların hepsini birbirine bağlayan tek bir ortak bağ vardır.

<<Beyaz Gömlekli Tanrı>>nın o delinen gücünü ele alalım.

Amerika’daki doktor egemenliği günlerinde, doktorlar tıbbi bilgileri kendi ellerinde smısıkı tutarlardı. Reçeteler Latince yazılır, böylelikle mesleğe yarı gizli bir şifre sağlanır, hastaların çoğu cahil durumda tutulurdu. Tıp dergileri ve yazıları yalnızca profesyonel okuyucuların tekelindeydi. Tıp konferansları dışardan insanlara kapalıydı. Tıp fakültelerinin müfredatını da, buraya kimlerin gireceğini de hep doktorlar kontrol ederdi.

Şimdi bunu bugünkü durumla karşılaştırın. Artık hastaların tıbbi bilgilere ulaşabilme olanağı şaşırtıcı düzeylere yükselmiştir. Önüne bir bilgisayarla bir <<modem>> (bilgi-işlem) alan her insan, kendi evinden Tıp Endeksi (Index Medicus) gibi veri tabanlarına girebilmekte, Addison hastalığından zigomikoz’a kadar her konuda bilgi içeren bilimsel raporları okuyabilmekte, hatta belli bir hastalıkta ya da tedaviyle ilgili olarak, normalde bir doktorun okumaya vakit bulamayacağı kadar çok bilgiyi edinebilmektedir.

Kısaca PDR olarak bilinen, asıl adı Physicial’s Desk Reference (Doktorun Masaüstü Başvuru Kitabı) olan 2354 sayfalık kitabı da isteyen satın alabilir. Kablolu yayında, haftada bir kez doktorları eğitmeye yönelik, çok yüksek düzeyde teknik bir televizyon programını herkes kesintisiz on iki saat boyunca seyredebilir. Bu tür programların çoğu << bu malzemenin bir kısmı genel dinleyici kitlesine uygun olmayabilir>> biçiminde uyarılarla verilmekteyse de, bunun son kararı yine seyreden kişiye aittir.

Haftanın geri kalan günlerinde de, Amerika’da yayına giren hemen her haber programında bir de tıp konusu veya olayı mutlaka yer almaktadır. Amerikan Tıp Dernegi Dergisi’nin videoya alınmış malzemesi perşembe akşamları üç yüz istasyondan yayınlanıyor ve insanların açtığı yanlış tedavi davalarını basın sürekli olarak duyuruyor. Ucuza satılan cep kitapları herkese, ilaçlarda hangi yan etkiler konusunda uyanık olmak gerektiğini, hangi ilacı hangisiyle birlikte almanın uygun olmayacağını, kolesterol düzeyinin perhizle nasıl düşürülebilebileceğini anlatıyor.

Bunlara ek olarak, tıp alanında yeni atılan büyük adımlar da, ilk önce tıp dergilerine yayınlansa bile, daha o dergi postadan doktorun evine ulaşamadan, televizyonun akşam haberlerinde herkese duyurulmaktadır.

Kısacası, tıp mesleğinin bilgi tekeli tümüyle yerle bir olmuş durumdadır. Doktor da artık bir tanrı değildir. Ama doktorun tahtından indirilmesi olayı, yüksek teknoloji ülkelerinde gözlemlediğimiz, bilgiyle güç arasındaki ilişkilerin çok daha genel olan değişim süreci içinde yalnızca bir tek küçük örnektir.

Birçok başka alanda da, eskiden sımsıkı tutulan uzmanlık bilgileri kontrolden çıkıp sıradan vatandaşlara ulaşmıştır. Aynı şekilde, büyük şirketlerin içinde de personel artık bir zamanlar yönetimin tekelinde olan bilgiye ulaşma şansına sahiptir. Bilgi böyle yeniden dağılınca, ona dayalı olan güç de yeniden dağılıma girmektedir.

GELECEĞİN BOMBARDIMANI ALTINDA

Ancak bilgideki değişikliklerin çok büyük güç kaymalarına yol açmasının ya da katkıda bulunmasının daha geniş bir türü daha vardır. Bizim ömür süremizin en önemli ekonomik gelişmesi, eskisi gibi kaslara değil de akla dayalı olan yeni bir servet yaratma sisteminin doğmasıdır. California Üniversitesinden tarihçi Mark Poster’in görüşüne göre, <<ileri bir ekonomide emek artık ‘bir şeylerin’ üzerinde çalışmaktan oluşmamakta, insanların diğer insanlara ya da insanların bilgiye veya bilginin insanlara etki yapmasından oluşmaktadır.>>

Bilgi ya da enformasyonun böylelikle kaba emeğin yerini alması, aslında General Motors’un sorunlarının ve Japonya’nın yükselişinin altında yatan nedendir. GM uzun süre hep dünyanın dümdüz olduğuna inanmayı sürdürdü; oysa o arada Japonlar çoktan dünyanın dört bucağını yoklamaya ve durumun hiç de öyle olmadığını görebilmeye başlamışlardı.

Daha 1970 yılında, Amerikan iş dünyasının liderleri egemenlikleri altındaki fabrika bacalarının güvende olduğuna hala inanırken, Japon iş dünyasının liderleri, hatta genel kamuoyu bile, yeni <<enformasyon çağı>>nın gelişini alkışlayan, ilgilerini XXI. yüzyıla yoğunlaştıran kitapların, gazete yazılarının, televizyon programlarının bombardımanı altına girmişti. Sanayi çağının sonu kavramına ABD’de herkes omuz silkip geçerken, bu kavram Japon iş dünyasının, siyasal yaşamının ve kitle iletişim ağının karar yetkilileri tarafından hoş karşılanmış ve çabucak kucaklanmıştı. Vardıkları sonuç, XXI. yüzyılda bilginini ekonomik büyüme anahtarı olacağı yolundaydı.

Bu nedenle, ABD’nin daha erken bilgisayarlaşmaya başlamış olmasına karşın, Japonya’nın, Üçüncü Dalga’yla gelen bilgiye dayalı teknolojilerini, İkinci Dalga’ya ait kaba kuvvet teknolojilerinin yerine daha erken geçirebilmesine şaşmamak gerekir.

Robotlar gelişti. Bilgisayarlara ve enformasyona büyük ölçüde dayalı çok ileri üretim yöntemleri, dünya pazarlarında kalitesine ulaşması zor ürünler üretmeye koyuldu. Ayrıca Japonya o eski, duman çıkaran fabrika bacalarına dayalı sanayinin eninde sonunda silineceğini görebildi; yeni bir çağa geçişi kolaylaştıracak ve böyle bir stratejinin getirebileceği sarsıntılara karşı kendine tampon sağlayacak önlemler aldı. Genel Motors’la ve ABD’nin genel politikasıyla arada beliren fark, bundan daha çarpıcı olamazdı.

Yukarda sayılan diğer güç kaymalarının birçoğuna yakından baktığımızda, oralarda da bilginin değişen rolünün, yeni servet yaratma sisteminin doğuşunun, ya nedeni oluşturduğunu ya da bu güç kaymalarına katkıda bulunduğunu görüyoruz.

Bu yeni bilgi ekonomisinin yayılması, ileri ekonomileri acı bir küresel rekabete sokan, sosyalist ülkelerin o umutsuz modası geçmişliklerini görmelerine yol açan, <<gelişmekte olan>> ülkelerin birçoğunu geleneksel ekonomik stratejilerini silip atmaya zorlayan, şimdi ne hem kişisel, hem de kamusal düzeylerde güç dengelerini, güç ilişkilerini derinden derine değiştiren o yeni bombanın ta kendisidir.

Bir zamanlar Winston Churchill, <<Geleceğin imparatorlukları, zihinlerin imparatorluğun olacaktır.>> demişti. Bugün bu gözlem doğru çıktı. Henüz tam olarak anlaşılamayan şey, önümüzdeki on yıllarda <<zihnin>> yeni rolü sonucu ham ve ilkel gücün hem birey, hem de imparatorluk düzeyinde ne derece değişeceğidir.

FAKİR EŞRAFIN OLUŞUMU

Devrimsel sayılabilecek yeni bir servet yaratma sistemi, hiç kuşkusuz kişisel, siyasal ve uluslararası çalışmalar yaratmaksızın yayılamazdı. Servetin edinilmesi yolunu değiştirdiğiniz anda, gücünü eski servet sistemiyle kazanmış ve çoktan tüm siperlere yerleşmiş olanların çıkarlarıyla hemen çalışırsınız. Taraflar geleceğin kontrolunu ele geçirmek için savaş verirken elbette acı çalışmalar olacaktır.

Bugün dünyaya yayılmakta olan bu çalışma, şimdiki güç kaymalarını da açıklamaya yardımcı olmaktadır. O halde ilerde bizleri nelerin beklediğini anlayabilmek için, başımızı bir anlığına geriye çevirip, bir önceki bu tür küresel çatışmada neler olduğuna bakmak işe yarayabilir.

Üç yüz yıl önce sanayi devrimi de yeni bir servet kazanma biçimini doğurmuştu. Bir zamanlar ekilen alanlarda fabrika bacaları çoğalıp yükselerek göklere uzandı. Bu <<Karanlık Şeytan Değirmenleri>>, beraberlerinde yepyeni bir hayat biçimi getirdiler… bir de yeni güç sistemi.

Toprağa bağlı esir durumundan kurtulan köylüler, kentli işçi durumuna geldi, özel veya kamu kesiminde işlere girdiler. Bu değişiklikle birlikte, evlerin içinde bile güç değişiklikleri olmaya başladı. Tarımla geçinen ailelerde, birkaç kuşak aynı evde oturur, tümüne sakallı bir aile reisi hükmederdi.

Bu aileler yerlerini küçük nüfuslu çekirdek ailelere bırakmak zorunda kaldı, bu çekirdek ailelerde yaşlılar ya çabucak uzaklaştırılır ya da saygınlık ve nüfuz kaybeder oldular. Ailenin kendisi de, müessese olarak, sosyal gücünün büyük bölümünü kaybetti, işlevlerinin pek çoğunu başka kurumlara devretti; örneğin, eğitim işinin okullara devredilmesi gibi.

Eninde sonunda, buhar makineleri ve fabrika bacalarının yaygınlaştığı her yerde çok büyük siyasal değişiklikler birbirini izlemeye başladı. Krallıklar çöktü… ya da turistik gösteri haline indirgendi. Yeni siyasal biçimler ortaya çıktı.

Kırsal alanlarda, bir zamanlar kendi bölgelerinde büyük ölçüde söz sahibi olan toprak sahipleri, eğer yeterince ileri görüşlüyseler, kentlere taşındılar, genişleyen sanayi dalgasına sıçramaya çalıştılar, oğulları ya borsa simsarı ya da sanayici oldu. Bu eşraftan kendi bölgesinde kalmayı yeğleyenler, fakir eşraf durumuna düştü, koca koca evleri sonunda ya müze haline getirildi ya da para kazanmak için aslan yetiştirilen parklara dönüştürüldü.

Ama onların sönen gücünün yerine, yeni seçkinler çıktı ortaya. Holding yöneticileri, bürokratlar, basın kralları. Kitle üretimi, kitle dağıtımı, kitle eğitimi ve kitle ilertişiminin yanına, kitle demokrasisi ya da demokratik olduğunu iddia eden diktatörlükler katıldı.

Bu iç değişikliklere, küresel düzeydeki dev değişiklikler eşlik etti; sanayi ülkeleri sömürgeler edindi, fetihlerde bulundu ya da dünyanın geri kalanına tahakküm ederek bugün bazı bölgelerde hala hükmünü sürdüren bir hiyerarşi oluşturdular.

Kısacası, yeni bir servet kazanma sisteminin ortaya çıkması, eski güç sisteminin yapısındaki her direği yerle bir etti, sonunda aile hayatını, iş hayatını, politikayı ulus-devleti ve küresel gücün yapısını değiştirmeyi başardı.

Geleceğin kontrolunu kazanmak için mücadele edenler, şiddeti, serveti ve bilgiyi kullandılar. Bugün de buna benzer, ama çok daha hızlı bir kaynama başlamış bulunmaktadır. Son zamanlarda iş hayatında, ekonomide, politikada ve küresel düzeyde gözlemlediğimiz bu değişiklikler, yaklaşan daha büyük bir güç mücadelesinin yalnızca ön habercileridir. Çünkü bizler insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük güç dengeleri değişiminin eşiğinde bulunmaktayız.

KABA KUVVET, PARA VE AKIL

Masmavi bir gök. Uzakta dağlar. Nal sesleri duyuluyor. Tek başına bir atlı, mahmuzlarında güneşin ışıklarını yansıtarak yaklaşıyor…

Çocukluğunda karanlık sinemalarda oturup kovboy filmi seyretmişliği olan herkes, gücün altıpatlar bir tüfeğin namlusundan çıkan şey olduğunu bilir. Hollywood’un nice filminde, tek başına bir kovboy, bilinmeyen bir yerlerden çıkagelir, kötü adamla düello eder, tabancasını gerisin geri kılıfına sokar, bir kere daha sisli ufuklara dogru yola koyulur. Gücün şiddetten doğduğunu biz daha çocukken öğrenmişizdir.

Ama bu filmlerin pek çoğunda, ikinci planda bir tip daha vardır. İyi giyinmiş, şişkince biri. Kocaman bir tahta masanın başında oturur. Genellikle mertlikten yoksun, açgözlü bir kimse olarak tanıtılır. İşte bu adam da güç kullanır. Ya demiryolunu o finanse etmiştir, ya kendine ait olmayan toprakları kapmış bir sığır yetiştiricisidir ya da başka kötü güçlere komuta etmektedir. Kovboy kahraman nasıl şiddetin gücünü temsil ediyorsa, o da (çoğu zaman bankacıdır zaten) paranın gücünü temsil ediyordur.

Birçok kovboy filminde üçüncü bir tip daha bulunur. O da ya oradan geçmekte olan bir gazeteci, ya bir öğretmen, ya bir papaz ya da <<Doğu>>dan gelme, iyi eğitim almış bir kadındır. Önce ateş edip soruları sonra soran kabasaba erkeklerin dünyasında, bu kişi yalnız kötülükte savaşta gerekli olan manevi <<iyiliği>> temsil etmekte kalmaz, aynı zamanda kültürden, dış dünyayı bilmekten kaynaklanan gücü de temsil eder. Bu kişi genellikle sonunda zaferi kazanan kişi olur, ama o zaferi silah patlatan kahramanla işbirliği yaptığı için ya da birdenbire başına devlet kuşu konduğu için kazanır… ya nehirde altın bulmuştur ya da beklemedik bir mirasa konmuştur.

Francis Bacon’un da bize söylediği gibi, bilgi bir güçtür. Ama bilginin kovboy filmlerinde zaferi kazanabilmesi, ancak kaba kuvvetle ya da parayla anlaşma yapması sayesinde olur.

Tabii gündelik hayatta karşımıza çıkan tek güç kaynakları para, kültür ve şiddet olmadığı gibi, gücün kendisine iyi de, kötü de denemez. Hemen tüm insan ilişkilerinin bir boyutudur o. Aslında arzunun karşılığıdır, insan arzuları da çeşitlilik bakımından sonsuz biçimlerde ortaya çıktığına göre, bir başka kişinin arzusunu tatmin edecek her şey, potansiyel bir güç kaynağıdır. Uyuşturucu dağıtıcısı eğer o tozu vermeyebiliyorsa, esrarkeşin üzerinde bir gücü var demektir. Politikacı oy istiyorsa, oyu verecek kişilerin bir gücü vardır.

Ama sayısız olanakların arasında, kovboy filmlerinde ortaya konan üç güç kaynağı, yani şiddet, servet ve bilgi, yine de en önemli olanlardır. Güç savaşında bunların her biri türlü biçimlere girer. Örneğin, şiddetin gerçek haliyle ortaya çıkması şart değildir. Onun kullanılması tehdidi genellikle karşıdakinin boyun eğmesini sağlamaya yeter. Şiddet tehdidi yasanın ardına da gizlenebilir. (Bu sayfalarda şiddet sözü gerçek anlamından çok mecaz anlamında kullanılmakta, ruhsal baskıyı da, fiziksel zorlamayı da içermektedir.)

Gerçekten de, yalnız modern filmler değil, eski efsaneler de şiddet, servet ve bilginin temel sosyal güç kaynakları olduğunu desteklemektedir. Japon destanlarından birinde büyük güneş tanrıçası Amaterasu-omi-kami’ye üç kutsal şey verilir. Bunlar buğüne kadar hala imparatorluk gücünün simgeleridir. Biri kılıç, biri mücevher, biri de aynadır.

Kılıçla mücevherin güç anlamı taşımasının nedeni çok bellidir. Ama Amaterasu-omi-kami’nin bakınca kendi yüzünü gördüğü ayna da, ona kendini tanıtmış olduğu için, yine gücü simgelemektedir. Bu ayna onun ilahiliğinin simgesi olmuştur ama onu bir hayalin simgesi olarak görmek yetmez, aynı zamanda bilincin ve bilginin simgesi olarak görmek gerekir.

Aslına bakılırsa, kılıç ya da kaba kuvvet, mücevher ya da para, ayna ya da zihin biraraya gelerek, öğellerinin arasında karşılıklı etkileşimin bulunduğu bir tek sistem oluşturur. Belli koşullar altında bunların her biri biçim değiştirip diğerlerine dönüşebilmektedir. Silah size para getirebilir ya da birinin ağzından gizli bilgiler koparmanızı sağlayabilir. Para size enformasyon satın alabilir… ya da tabanca satın alabilir. Enformasyon da (lvan Boeskyn’in bildiğin gibi), hem elinizdeki parayı arttırmaya, hem de (Klaus Fuchs’un nükleer sırları çalmasının nedeni) emriniz altındaki güçleri çoğaltmaya yarayabilir.

Daha da önemlisi, her üçü de sosyal hayatın hemen her düzeyinde, evin içinde de, siyasal arenada da kullanılabilmektedir.

Özel alanda, bir anne ya da baba çocuğunu tokatlayabilir (yani güç kullanır), onun harçlığını kesebilir ya da ona bir dolarlık bir rüşvetle istediğini yaptırmaya kalkabilir (yani güç yerine parayı kullanır) ya da (en etkilisi) çocuğun değerlerini yoğurarak onun kendi isteğiyle söz dinlemesini sağlayabilir. Politikada, bir hükümet muhaliflerini hapsedebilir, onlara işkence uygulayabilir, kendini eleştirenlere parasal ceza, tutanlara parasal destek verir, gerçeği evirip çevirerek tasdik ve onay sağlayabilir.

Tıpkı makine yapan takım-tezgahlar gibi, kaba kuvvet, servet ve bilgi de, gerektiği gibi kullanıldıklarında, insana çok daha başka, çok daha farklı güç kaynakları sağlayabilir. Böyle olunca, diğer güç araçları yönetici seçkinlerce ve kişilerin özel hayatı içinde ne türlü sömürülürse sömürülsün, kaba kuvvet, servet ve bilgi yine de temel kaldıraçlardır. Bunlar güç sacayağını oluşturmaktadır.

Bütün el değiştirmelerin ya da kaymaların nedeni elbette ki mutlaka bu araçların kullanımından kaynaklanıyor değildir. Nice doğal olayların sonucunda güç el değiştirebilir. XIV. yüzyılda Avrupa’yı silip süpüren Kara Ölüm (veba salgını), güçsüzlerin yanısıra güçlüleri de mezara yollamış, sağ kalanların arasında seçkinler dünyasında birtakım <<münhal>> yerler açmıştır.

Toplumda gücün dağılımına şans da etki yapar. Ama insanların bilinçli hareketlerine biraz daha dikkatle bakıp tüm toplumların bu <<güçlülerin>> isteğine boyun eğdiğini araştırdığımız zaman, karşımıza yine aynı üçleme çıkmaktadır: kaba kuvvet, para ve akıl.

Mümkün olduğunca basit bir ifadeyle anlatmaya çalışacaksak, biz bu sayfalarda güç sözcüğünü insanların insanlar üzerinde bilerek güç kullanması anlamında yorumlamalıyız. Bu tanım, doğaya ve eşyaya karşı kullanılan gücü safdışı bırakır, ama bir annenin, çocuğunu yaklaşan arabanın önüne fırlamaktan alıkoyma çabasını kapsayacak kadar da geniştir.

Tabii IBM’ın karını arttırma çabasını, Marcos ya da Noriega gibi bir diktatörün ailesini ve yakınlarını zengin etme çabasını, Katolik kilisesinin kürtaja karşı politikacılardan kendine bir cephe oluşturma çabasını ve Çin askeri gücünün öğrenci hareketlerini bastırmasını da kapsamına almaktadır.

En çıplak haliyle güç, şiddetin, servetin ve (geniş anlamda) bilginin, insanları belli bir biçimde davranmaya itmek için kullanılması demektir.

Bu üçlemenin gidip gücü bu şekilde tanımlamak bize gücü yepyeni bir biçimde analiz etme olanağını verir; bu analizin sonunda da belki doğumdan ölüme dek tüm davranışlarımızın kontrolü için nasıl güç kullanıldığın eskisinden daha açık seçik görebiliriz. Geleceğimizi tehdit eden o modası geçmiş güç yapılarını ancak bunu iyice anladıktan sonra belirleyebiliriz.

YÜKSEK KALİTEDE GÜÇ

Güçle ilgili en yerleşmiş varsayımlar (en azından Batı kültüründe), gücün bir <<miktar>> olduğu, yani nicelik meselesi olduğu yolunda sezgiler uyandırır. Bir kısmımızdaki güç kesinlikle ötekilere göre daha az olmakla birlikte, bu yaklaşım herhalde en önemli etkeni gözden kaçırıyor olabilir ki, o da gücün niteliği, yani kalitesidir.

Güç çeşitli derecelerde ortaya çıkar. Bazı güçler kesinlikle düşük oktanlıdır. Yakında okullarımıza, hastanelerimize, iş dünyamıza, sendikalarımıza ve hükümetlerimize yayılacak olan yoğun mücadelerde, <<kalite>>yi anlayabilenler stratejik avantaja sahip olacaklardır.

Sokak soyguncusunun sustalısında ya da nükleer bir füzede varolan şiddetin korkunç sonuçlar yaratabileceğinde hiç kimse kuşku duymaz. Şiddetin ya da gücün gölgesi, yasaların içinde sandviç olmuş durumda, hükümetin her hareketinin arkasındadır ve sonunda her hükümet kendi istediğini yaptırabilmek için askerine ve polisine dayanır. Toplumda her zaman varolan ve varolması gereken bu resmi şiddet, sistemin işlemesini sağlar, iş anlaşmalarını geçerli kılar, suç oranını azaltır, anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi için gerekli mekanizmayı sunar. Buradaki çelişki bize, günlük yaşamın şiddetten uzak olabilmesinin, işte bu gizli şiddet tehdidiyle sağlanabildiğini gösterir.

Ama genelde şiddetin önemli sakıncaları vardır. Bir kere, çantamızda gözyaşı gazı taşımamıza, herkes için tehlike oluşturan silahlanma yarışlarına girişmemize yol açar, iyi işlediği zaman bile karşı tarafta direnme yaratan bir şeydir şiddet. Bundan zarar görenler ilk fırsatta öç almaya hazırlanırlar.

Ama kaba kuvvetin ya da şiddetin başlıca zayıf yanı, hiç esnekliği olmamasıdır. Yalnızca cezalandırmak için kullanılabilir. Kısacası, böyle bir güç düşük kaliteli güçtür.

Buna karşılık servet çok daha iyi bir güç aracıdır. Dolgun bir cüzdan daha çok her biçime girebilen bir şeydir.

Tehdit savurmak ya da ceza vermek yerine, incelikle derecelendirilmiş ödüller sunabilmekte, para veya avanta dağıtabilmekte, bunları ayni ya da nakdi biçimde yapabilmektedir. Servet hem olumlu, hem de olumsuz biçimde kullanılabilir. Bu nedenle kaba kuvvetlen çok daha esnektir. Servet orta kalitede bir gücün kaynağıdır.

En yüksek kalite güç, bilginin kullanılmasından ortaya çıkar. Aktör Sean Connery, Batista döneminde Küba’da geçen bir filmde, İngiliz bir tüccarı oynuyordu. Hiç hatırlardan çıkmayan bir sahne vardı o filmde. Dikkatörün askeri komutanı, <<Binbaşı,>>diyordu. <<En çok tercih ettiğiniz silahı söyleyin, size hemen bulayım.>> Connery de, <<Akıl,>> diye karşılık veriyordu.

Yüksek kaliteli güç, yalnızca nüfuz demek değildir. Yalnızca insanin istediğini yapması değil, başkalarına da, istemiyor olsalar bile, sizin istediğinizi yaptırmaktır. Yüksek kalite sözünün daha geniş anlamları da vardır. Bir kere, <<randıman>> kavramını da kapsar. Yani bir amaca ulaşmak için mümkün olan en az güç kaynaklarını harekete geçirmek demektir. Bilgi çoğu zaman karşı tarafın sizin istediğiniz biçimde hareket etmekten hoşlanmasını sağlar. Hatta karşı tarafı bunun kendi buluşu olduğuna bile inandırabilir. Sosyal kontrolun bu kök halindeki üç kaynağı arasında en esnek olanı bilgidir. Hem cezalandırmak, hem ödüllendirmek, hem ikna etmek için kullanılabildiği gibi, değiştirmek için bile kullanılabilir. Düşmanı müttefik haline getirebilir. Hepsinden iyisi de, gerekli bilgiyi elinde bilgiyi elinde bulunduran insan zaten tatsız durumlardan kaçınabileceği için, şiddet veya servet kullanılmasına hiç ihtiyaç kalmayabilir.

Bilgi aynı zamanda serveti ve kaba kuvveti arttırıcı bir etken olarak da işe yarar. Eldeki kaba kuvveti veya serveti çoğaltmak için kullanılabilir ya da bir amaca ulaşmak için harcanması gereken servet veya kaba kuvveti azaltabilir. Her iki durumda da randımanı arttırmakta, kişinin herhangi bir çalışmada daha az çaba harcamasını mümkün kılmaktadır.

En büyük güce sahip olanlar, hiç kuşkusuz, bu araçların üçünü birden, zekice bir bağlantı içinde kullanılabilenlerdir. Bunlar hem ceza tehdidini, hem ödül vaadini, ikna ve zeka eşliğinde sunabilirler. Güçle oynayanların becerikli olanları, ya içgüdüsel olarak ya da eğitimle, ellerindeki güç kaynaklarını nasıl bir bağdaştırmayla kullanmaları gerektiğini bilirler.

Savaşta olsun, pazarlıkta olsun, bir güç çatışmasındaki tarafları değerlendirirken, hangisinin bu temel güç araçlarından birine ya da birkaçına sahip olduğunu araştırmak çok iyi bir yoldur.

Bilgi, şiddet ve servet, aralarındaki ilişkilerle birlikte, toplumda gücü tanımlayan etkenlerdir. Francis Bacon bilgiyi güçle eşit görmüş, öyle tanımlamıştı. Ama bunu yapaken kalitesine de, sosyal gücün diğer kaynaklarıyla olan önemli bağlantılarına da hiç bakmamıştı. Bu üçlünün arasındaki ilişkilerde günümüzde yaşanan devrimsel değişiklikleri ise, hiç kimse şu ana kadar öngöremedi.

BİR MİLYON SONUÇ

Bugünün Bacon sonrası dünyasında bir devrim hüküm sürmektedir. Gelmiş geçmiş dahilerin hiçbiri, bugün gücün yapısının nasıl kökten değişeceğini bilemezdi… ne Son-Tzu, ne Machiavelli, ne de Bacon’ın kendisi. Günün birinde kaba kuvvetin ve servetin bu değişiklik sonucu bilgiye bağımlı duruma düşeceğini nasıl bilebilirlerdi?

Son zamanlara kadar askeri güçler, zihinsel olmayan yumruğun bir uzantısı olmakla kalmıştı. Bugün artık neredeyse tümüyle <<somutlaşmış zihin>>e bağımlıdır, silahlarda ve denetim teknolojilerinde görmülü bilginin elindedir. Uydulardan denizaltılara kadar tüm modem silahlar, bilgi yoğun elektronik bileşenlerden oluşmaktadır. Bugünün savaş uçağı, uçan bir bilgisayardan başka bir şey değildir. Günümüzde <<aptal>> silahlar bile süper akıllı bilgisayarların ya da elektronik çiplerin yardımıyla üretilmektedir.

Bir örnek seçmek gerekirse, askerlik sektörü artık füze savunmasında bilgisayarlaşmış bilgi kullanmakta, yani <<uzman sistemler>>den yararlanmaktadır. Füzeler saniyede 1000 fit gidebildiğinden bu yana, etkili savunma sistemlerinin 10 milisaniyede tepki göstermesi gerekir. Ama uzman sistemler, insan uzmanlardan öğrenilmiş 10.000’den 100.000’e kadar kuralı içerebilmektedirler. Bilgisayar bir tehdide nasıl cevap vermesi gerektiğini düşünürken bütün bu kuralları taramalı, tartmalı ve birbiriyle ilişkilendirmelidir. İşte bu yüzden de, Savunma Bilimi (Defense Science) adlı derginin dediğine göre, Pentagon Savunma ileri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA: Defense Advanced Research Projecis Agency) kendine uzun dönemli bir amaç edinmiş, <<saniyede bir milyon mantıksal sonuç çıkarma>> yapabilen bir sistem geliştirmeye koyulmuştur. Mantık, sonuç çıkarma, bilgi kuramı… yani kısacası, hep beyin işi. Ya insan beyni ya da makine beyni. Işte günümüzde askeri gücün ön koşulu budur artık.

Yine aynı şekilde, servetin de giderek beyin gücüne daha fazla bağımlı hale geldiğini söylemek artık kalıplaşmaktadır. İleri ekonomi, bilgisayarlar olmasa otuz saniye bile işleyemezdi. Üretimin yeni karmaşıklıkları, türlü türlü (habire de değişen) teknolojilerin entegrasyonu, piyasaların giderek artan çeşitliliği, sistemin servet yaratabilmesi için gerekli enformasyonun nicelik ve niteliğini koca adımlarla genişletmektedir. Üstelik biz bu <<enformasyonalizasyon>> sürecinin henüz başındayız. En iyi bilgisayarlarımızla CAD-CAM sistemlerimiz henüz taşla balta kadar ilkel.

O halde bilginin kendisi, yalnız en yüksek kalitedeki gücün kaynağı olmakta kalmamakta, kaba kuvvetle servetin de en önemli girdisi haline gelmektedir. Başka bir deyişle, bilgi artık para gücüyle kas gücünün eki olmaktan çıkmış, bunların ruhu ve çekirdeği haline gelmiştir. Aslında ana amplifikatör durumundadır. Işte yaklaşan güç değişimini anahtarı burada yatmakta, bu durum bilgiyi ve iletişim araçlarını kontrol mücadelesinin neden dünyanın her yanında bu kadar kızıştığını da açıklamaktadır.

VERİLER, YALANLAR VE DOĞRULAR

Bilgi ve iletişim sistemleri antiseptik olmadıkları gibi, güç açısından nötr de değillerdir. İş hayatında olsun, siyasal hayatta ya da gündelik insan ilişkilerinde olsun, hemen her <<veri>> diğer olaylardan ya da daha önce varolan güç yapısına dayanarak bilerek veya bilmeyerek biçimlendirilmiş varsayımlardan türemektedir. Bu yüzden her <<veri>>nin bir güç tarihi ve gelecekteki güç dağılımı üzerinde büyük ya da küçük bir etkisi bulunmaktadır.

Gerçek olmayan veya tartışmalı olan veriler de yine toplumdaki güç çatışmasının ürünü ve silahlarıdır. Yanlış verilerle yalanlar, <<doğru>> veriler, bilimsel <<yasalar>> ve kabul edilmiş dinsel <<gerçekler>>, sürüp giden güç oyununun cephanesini oluşturmakta, kendileri de, burada nitelendirildikleri gibi, birer bilgi biçiminde ortaya çıkmaktadırlar.

Elbette ki, kendini bilgili sayan kaç kişi varsa, bilginin o kadar değişik tanımı vardır. İşaret, simge ve imge gibi sözcüklere çok teknik anlamlar verildikçe durum daha da beter olmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, enformasyon biliminin kurulmasında yardımcı olan Claude Shannon ve Warren Weaver’ın o ünlü enformasyon tanımının, teknolojik amaçlar açısından yararlı olmakla birlikte, aslında iletişimin anlamıyla da, içeriğiyle de ilgisi bulunmaması, bu karmaşıklığı daha da arttırmaktadır.

Genelde bu kitabın daha sonraki sayfalarında veri (data) sözcüğü aşağı yukarı, birbiriyle bağlantısı olmayan <<olaylar>> anlamında kullanılırken, enformasyon sözcüğü de bir sınıflandırmaya sokulup kategorilere ayrılmış bir düzene yerleştirilmiş olan veriler için kullanılacaktır. Bilgi sözcüğü ise, daha da rafine hale getirilmiş ve genel ifadelere dönüştürülmüş enformasyon anlamına gelecektir. Ama can sıkıcı tekrarlardan kaçınmak için, bu sözcüklerin üçü de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilecektir.

İşleri basitleştirmek ve bu tanımsal kargaşadan kurtulabilmek için, ileri sayfalarda bilgi sözcüğüne daha da geniş bir anlam verilecektir. Bu durumda bilgi, enformasyonu, verileri, imgeleri ve imgelemeyi, ayrıca tavır ve tutumları, değerleri ve toplumun diğer simgesel ürünlerini, <<doğru>>, <<yaklaşık>> ve <<yanlış>> da olsalar kapsayacaktır.

Bunların hepsi güç tutkunların tarafında kullanılmaktadır ve her zaman da kullanılmıştır. Bilgi aktarmakta kullanılan kitle iletişimi için de aynı şey geçerlidir: İletişim araçları da kendilerinden geçen mesajları biçimlendirmektedir. Demek ki, bilgi sözcüğü bütün bunları içine alan bir anlamda kullanılmalıdır.

DEMOKRATİK FARK

Büyük bir esnekliğe sahip olmasının yanısıra, bilgi, kendisini yarının dünyasındaki daha küçük güç kaynaklarından yapı olarak ayıran birtakım önemli niteliklere de sahiptir.

Böyle bakıldığında, kaba kuvvetin pratikte sınırlı olduğu görülür. Ele geçirmek ya da savunmak istediğimiz şeyi mahvetmeksizin kullanabileceğimiz kaba kuvvet sınırlıdır. Aynı şey servet için de geçerlidir. Para her şeyi satın alamaz ve bir noktada en şişkin cüzdan bile boşalır.

Buna karşılık bilgi bitmez. Her zaman daha fazlasını oluşturabiliriz.

Yunan filozoflarından Zeno, eğer bir yolcu varacağı yere kadar olan yolun bir gün yarısını, ertesi gün de bir gün öncekinin yarsını alarak ulaşmaya çalışırsa, hiçbir zaman gideceği yere varamaz, demiştir. Her akşam, daha gideceği bir yarım yol daha olduğunu görecektir. Aynı şekilde, bizler de bilginin sonuna asla varamayız. Ama her olguyu kavrama noktasına bir adım daha yaklaşabiliriz. Bilgi, en azından ilke olarak, her zaman ve sonsuza kadar genişletilebilir.

Bilgi aynı zamanda kaba kuvvetten de, paradan da çok farklıdır, çünkü kural olarak, eğer ben bir silah kullanırsam, siz de aynı anda aynı silahı kullanamazsınız. Size bir dolar harcarken, ben aynı anda aynı doları harcayamam.

Oysa ikimiz de aynı bilgiyi, birbirimize yararlı ya da birbirimize karşı kullanabiliriz… ve bu süreç içinde daha yeni bilgiler de üretebiliriz. Mermilerden ve bütçelerden farklı olarak, bilginin kendisi kullanıldıkça bitmez. Yalnız bu bile bize, bilgi-güç oyununun kurallarının diğer ikisinden farklı olduğunu göstermeye yeter.

Ama son ve daha önemli bir farkı da belirtmek gerekir. Şiddet de, servet de, tanımları itibariyle güçlülerin ve zenginlerin elindedir. Bilginin en devrimsel özelliği ise, zayıfların ve yoksulların da sahip olabileceği bir şey olmasıdır.

Bilgi bütün güç kaynaklarının arasında en demokrafik olandır.

Bu da onu güçlülere karşı sürüp giden bir tehdit haline getirmektedir… bir yandan onlar da kendi güçlerini arttırmak için bilgiyi kullansalar bile! Ayrıca gücü elinde tutan herkesin, bir aile reisinden bir şirket başkanına, bir başbakana kadar herkesin neden bilginin nicelik, nitelik ve dağıtımının kontrolunu elinde tutmak istediğini bu durum açıklamaktadır.

Güç sacayağı kavramı çok dikkate değer bir kara mizah örneği sergilemektedir.

En azından son üç yüz yıl boyunca, tüm sanayileşmiş ülkelerde en temel siyasal mücadele servetin dağılımı üzerinde olmuş, kim neyi alacak konusu tartışılmıştır. Sol ve sağ gibi, kapitalist ve sosyalist gibi terimler hep bu temel sorunun yarattığı terimlerdir.

Ancak servet ne kadar kötü dağıtılmış olursa olsun, zenginlerle yoksullar arasında acı biçimde bölünmüş olan dünyada, servet yine de, diğer iki güç kaynağına göre nispeten en adil dağıtılmış olanıdır. Zengini yoksuldan nasıl bir uçurum ayırıyor olursa olsun, silahlıyı silahsızdan ve cahili eğitimliden ayıran uçurum kesinlikle daha büyüktür.

Bugün hızla değişmekte olan zengin ülkelerde, tüm gelir ve servet eşitsizliklerine rağmen, yaklaşan güç mücadelesi bilginin dağılımıyla ve bilgiye ulaşabilmekle ilgili olacaktır.

İşte bu nedenle, bilginin nasıl ve kimlere doğru akmakta olduğunu kavrayamazsak, ne kendimizi gücün haksız kullanımına karşı koruyabiliriz, ne de yarının teknolojilerinin vaat ettiği daha demokratik toplumu kurabiliriz.

Bilginin kontrolü, yarının tüm kurumlarında yer alacak dünya çapındaki güç mücadelesinin özünü oluşturmaktadır.

Bundan sonraki bölümlerde, gücün kendi yapısındaki bu değişikliklerin iş dünyasındaki ilişkileri nasıl değiştirdiğini göreceğiz. Sermayenin biçim değiştirmesinden, <<kibirli>> ve <<aşağılık>> işlere, elektronik süpermarketten, aile işletmelerinin doğuşuna ve şaşırtıcı yeni örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkışına kadar, gücün yeni doğrultusunu izleyeceğiz. İş dünyasında ve ekonomide yer alan bu derin değişimlere, siyasette, kitle iletişiminde ve küresel casusluk sanayiinde yer alan değişimler de eşlik etmektedir. En son olarak bugünün çatırdayan dev güç değişiminin yoksul ülkelere, geri kalan sosyalist ülkelere ve ABD’nin, Avrupa’nın, Japonya’nın geleceğine ne gibi etkiler yapacağını ele alacağız. Çünkü bugünkü gücün yapısal değişimi hepsini dönüştürecektir.