Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Özgürlük ve Kadın

Yrd. Doç. Dr. Fatma Ülkü Selçuk

Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi
İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

1972’de Ankara’da doğdu.  ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden  1995 yılında mezun oldu.  Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. 1999 yılında Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde ders vermeye, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde ise doktora çalışmalarına başladı. 2007/2008 Güz ve Bahar dönemlerinde Ahmet İnam’ın ODTܒdeki felsefe derslerine katıldı.  Yine bu dönemde Uğur Mumcu Vakfı’nda düzenlenen felsefe seminerlerine dinleyici olarak devam etti.  

 

 

Özgürlük ve Kadın

Kadına yönelik şiddetin kol gezdiği dünyamızda, bir Dünya Kadınlar Günü’nü daha geride bırakıyoruz. Kadının çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirme doğrultusunda alınan yolda, feminist hareketin payı büyük olmuştur. Pek çok erkeğin ve kadının ‘erkek düşmanlığı’ olarak addettiği feminizm, aslında hem kadının hem de erkeğin özgürleşmesini, kurtuluşunu getirecek politikalar sunmuştur. Feminizmin ön şartı, ‘kadınlar, erkek-egemen kurallar, uygulamalar nedeniyle ezilmektedir’ saptamasında bulunmaktır. Öte yandan, bu cümle, yeter şart değildir zira cümleye iki türlü devam etmek mümkündür. Birinci seçenek; ‘erkeğin, doğası gereği üstün olduğu’ gerekçesiyle ‘bu egemenlik-tâbiiyet ilişkisinde problemli bir yan olmadığını’ ileri sürmektir ki bu anlayış erkek-egemenliği perçinleyen bir anlayıştır. İkinci seçenek ise ‘erkek-egemen tahakküme karşı kadının özgürleşmesi ve kurtuluşu yönünde mücadele etmek gerektiğini’ öne sürmektir ki bu yol da feminizme giden yoldur. Kadının tâbiiyetinin ardındaki nedenler ve izlenecek yol ile ilgili ayrımlar feminizmi türdeşlikten uzaklaştırmışsa da ‘kadının özgürleşmesi ve kurtuluşu’, feminist hareketin temel hedeflerinden olmaya devam etmiştir.

Öte yandan ‘özgürlük’, etkili olmakla beraber anlam kargaşasına da meydan veren bir kavramdır. Temel iki özgürlük kavramsallaştırmasından bahsetmek mümkündür: ‘Negatif özgürlük’ ve ‘pozitif özgürlük’. Negatif özgürlük kavramsallaştırmasını benimseyen Isaiah Berlin’e göre; “Normal olarak, hiç kimsenin ya da hiçbir grubun eylemlerime karışmadığı oranda özgür sayılırım. Bu anlamda siyasi özgürlük, kişinin başkaları tarafından engellenmeden içinde hareket edebildiği alandır.”[1] Isaiah Berlin’e göre negatif ve pozitif özgürlük kavramları benziyor görünse de farklı tarihsel gelişimlere sahiptir ve birbirlerine tamamen zıttır. Pozitif özgürlükçülere göre farkında olmasa ve hatta yapıp ettikleri çelişse dahi insanın ‘gerçek benliği’ olan bir ‘öz’ü vardır. Pozitif özgürlük yaklaşımına göre insan, istemese de kendini gerçekleştirmek doğrultusunda özgürleşmeye zorlanmalıdır. Bu nedenle Berlin’e göre pozitif özgürlük yaklaşımı tehlikelidir, bireyin dokunulmaz olması gereken özel alanına müdahaleyi yerinde ve haklı görür, baskıcı rejimlere çanak tutar.[2]

Pozitif özgürlük yaklaşımını savunan Charles Taylor ise negatif özgürlük kuramını eleştirerek özgürlük kavramsallaştırmasında ‘daha az kısıtlanmış olmanın’ yeterli bir ölçüt sayılamayacağını ve motivasyonlar arasında ayrım yapmak gerektiğini ileri sürmüştür. Taylor, bazı amaçları ve duyguları, diğerlerinden hangi nedenle daha anlamlı bulduğumuzun sorgulanması gerektiğini; bunun ise özgürlüğü bir fırsat kavramı olarak gören negatif özgürlük kuramını çıkmaza sokacağını vurgulamıştır. Zira bu soruya niceliksel bir cevap vererek daha anlamlı olan amaçların daha çok istediğimiz amaçlar olduğunu iddia etmek boş ve yanlıştır. Taylor’a göre, insanların hata yapabileceği açıktır. Anlamlılık farkları da bundan kaynaklanır. Özgürlüğün, salt dış engellerin bulunmaması durumu olarak tarif edilmesi hatalıdır. Bireyin, amaçlarının ve reddetmek istediği şeylerin ne olduğu konusunda yanılması mümkündür. Dolayısıyla birey her zaman farkında olmasa da önünde iç engeller de bulunabilir. Bu ise özgürlüğün tam anlamıyla o birey için söz konusu olmadığını gösterir.[3]

Pozitif özgürlük yaklaşımını izleyecek olursak, kadının da bir özü olduğunu, aksi yönde arzulasa veya eylese de kendini gerçekleştirmesi yönünde zorlanması gerektiğini iddia etmek mümkündür. Hakikaten de kadın, bin yıllardır duvarlar arasına hapsolmuştur. Tutsaklığı, hem içsel hem dışsal duvarların sonucudur. İçsel duvarlar, ‘öteki’nin engelleyici bakışının içselleştirilmesi ile yükselir. Kadın için ‘öteki’, çoğu kez, erkeğin veya erkek-egemen kuralları içselleştiren kadının bakışıdır. ‘Öteki’ne hoş görünmek için kimi kadın boyanın, kimisi ise kara çarşafın esiri olur. ‘Öteki’nin engelleyici bakışını içselleştirmiş kadın; erkeğin taleplerini gerçekleştirirken, bunu, o istediği için değil de ‘kendi istediği’ ve ‘doğru olduğu’ için yaptığını sanır. Kadın, kendini erkeğin gözünden görür, erkeğin isteği, onun ‘norm’u, ‘normal’i olur. Erkeğin beğenisine koşut, bıçak altına yatarak estetik operasyonların, sağlığını tehdit ettiği noktaya sürüklenir. Erkeğin isteğine koşut, örtü, saç tellerini hapseder ve iffetinin koruyucusunun, başındaki kumaş parçası olduğunu zanneder. İçsel duvarlara meydan okuyan kadınların karşısına ise dışsal duvarlar çoktan dikilmiştir: Ev içinde ve dışında kadına yönelik şiddet.

Kadına yönelik şiddet maalesef ürkütücü boyutlardadır. Üstelik istatistiksel veriler, gerçekliğin ancak kısmi bir resmini sunmaktadır. Uluslararası Af Örgütü’nün de belirttiği gibi “(b)irçok kadın, uğradığı şiddeti rapor etmemektedir – utanmakta, kendilerine şüpheyle yaklaşılmasından, inanılmamasından veya daha fazla şiddete maruz kalmaktan korkmaktadırlar.”[4] Yine de özet niteliğindeki bazı istatistiklere yer vermekte fayda vardır. Birleşmiş Milletlerin, Dünya Sağlık Örgütünün, hükümetlerin ve hükümet dışı örgütlerin verilerine dayanan Uluslararası Af Örgütü, dünyanın 1000 kişilik bir köy olması halinde 167 kadının, tüm hayatlarının bir noktasında dayak yemiş veya bir başka şiddet türüne maruz kalmış olacağını, 100 kadının ise tecavüz veya tecavüze teşebbüs kurbanı olacağını bildirmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre ise kadınların beşte biri tecavüze veya tecavüz girişimine maruz kalmaktadır. Pencap’ta yapılan bir araştırmanın sonuçları ise kadınların şiddet karşısında hissettikleri açısından çarpıcı niteliktedir. Araştırma bulgularına göre, şiddete karşı %19’u direnmiş ve %4’ü harekete geçmiş ise de Pakistan’daki bu kadınların %42’si şiddeti kader olarak görmekte, %33’ü ise şiddete karşı koyma noktasında kendilerini çok çaresiz hissetmektedir.[5]

Şiddet kültürü tüm dünyaya yayılmış durumdadır. Kadınlar ise şiddetin baş kurbanları arasında yer almaktadır. Kadına yönelik şiddetin çoğu kez ev gibi yalıtılmış mekânlarda gerçekleşmesi, bu tür şiddetin önlenmesini güçleştirmektedir. Ancak kadına yönelik şiddetin, evle sınırlı olmadığı açıktır. Milyonlarca kadın, yolda, okulda, işyerinde, Amerika’dan Afganistan’a kadar dünyanın her köşesinde şiddete maruz kalmaktadır. Diğerleri tarafından suçlu olarak görülme korkusunun yanında soruşturma ve yargı süreçlerinin yıpratıcı etkisi gibi etkenler de kadınların sesini çıkarmasını zorlaştırmakta, hapsoldukları duvarları iyiden iyiye kalınlaştırmaktadır. Bu korku da yersiz değildir. Kadını mahkum eden zihniyet, 2007’yi 2008’e bağlayan yılbaşında, İstanbul-Taksim’de, tüm engelleme çabalarına rağmen utanması sıkılması olmayan kimi erkeklerin Avustralyalı turistleri taciz etmesi ile kameralara yansımıştır. Tacizcilerin bakış açısı şudur: “Kadın bu saatte mademki sokaktadır, o zaman müstahaktır.” Bu zihniyet, yeryüzünün sokaklarını, kadına yasaklamaktadır. Söz konusu olan yasal bir yasaklama değil ise de erkek bakış açısıyla örülmüş duvarlar, kadınların adım atma özgürlüğünü kısıtlamakta, haremlik selamlık uygulamalarına çanak tutmaktadır. Erkek-egemen kültürün bencil duvarları, kafaları esir almakta, birçok masumun zarara görmesine, ölümüne yol açmaktadır. Bu mantık, bazı dini metinlere de yansımıştır. Şöyle yazmıştır Rousseau:

Tesniye’de bir emir vardır: bu emre göre, bir kızın ırzına geçilmişse ve bu olay bir kentte olmuşsa, hem kız hem de onu baştan çıkaran cezalandırılırdı; ama olay kırsal alanda veya gözden ırak yerlerde gerçekleşmişse sadece erkek cezalandırılırdı. ‘Çünkü’ der emir, ‘kız yardım istemiş ama çığlıklarını kimse duymamıştır.’ Emrin bu merhametli yorumu, kızlara kalabalık yerlerde bu duruma maruz kalmamayı öğretti.[6]

Görüldüğü gibi zarar veren erkek de olsa çoğu kez mağdur olan kadın suçlu görülmektedir. Bu zihniyet, erkeğin, kendisini kontrol etmesini sağlayacağı tedbirler yerine, kadını duvarlar ardına hapseden tedbirleri salık vermekte, töre cinayetlerine zemin oluşturmaktadır. Ülkemizde ‘Türkiye Malezya olur mu’ tartışmalarının yaşandığı bir dönemde, Malezya’da kadını korumak iddiasıyla onu örtülere hapseden zihniyet sorgulanıyordu. 7 Ekim 2000’de, toplumun beklentileriyle uyum içinde örtünmüş 24 yaşındaki bilgisayar mühendisi Malezyalı Noor Suzaily Mocktar, Kuala Lumpur’da bir otobüs şoförünün tecavüzüne uğrayarak cinayet kurbanı olmuştur. Bu olay, cinsel suçlar ve tecavüz durumlarında, yeterli düzeyde örtünmeyerek erkeğin kontrolsüz arzularını uyandırdığı gerekçesiyle kadını suçlayan Malezya’da bir bomba etkisi yapmıştır. Yine de türban takmayanlara yönelik toplumsal baskı ve başı açık olana tacizde bulunmayı meşru gören zihniyet nedeniyle Malezya’da birçok kadın, tesettüre zorlanmaya devam etmektedir.[7] Türkiye’de bu toplumsal baskının benzeri, Şerif Mardin’in ‘mahalle baskısı’ olarak nitelendirdiği tabloda da, Binnaz Toprak ve arkadaşlarının yürüttüğü ‘Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ başlıklı araştırmada da resmedilmiştir.

Kadını mahkum eden, bastıran, dışlayan zihniyet, asırlar boyu kendini yeniden üretmiş olan düşünsel bir mirastan beslenmektedir. Örneğin, fikirleriyle Fransız Devrimi’ne ilham veren Jean-Jacques Rousseau’nun (1712–1778) kadın ve erkek doğası konusundaki düşünceleri eleştirel olmaktan hayli uzaktır. Rousseau’ya göre kadın ve erkek hem benzer hem de farklı yaratılmıştır. Kadın ve erkek, ortak bir hedefe farklı şekillerde katkıda bulunur. Ayrıca ahlaki boyutta da farklılık söz konusudur. Rousseau, erkeğin güçlü, iradeli ve etken olması; kadının ise zayıf ve edilgen olması gerektiğini yazmıştır. Erkeğin aklı, kadının ise iffeti arzularını dizginler. Rousseau’ya göre kadın, erkeğin gözünde hoş görünmek için yaratılmıştır. Rousseau, erkeğin erdeminin onun gücünde yattığını, kadının gücünün ise onun çekiciliğinde yattığını ileri sürmüş, bu doğa yasası gereği ise kadının egemen olduğunu iddia etmiştir.[8] Yani Rousseau, kadını, ‘aklı olmayan’ bir varlık olarak resmederek geleneksel erkek bakış açısının yeniden üreticisi olmuş, kadının asli görevini, erkeğe hoş görünmek olarak addetmiştir. Antik Yunan filozoflarından Aristoteles’in de kadının geleneksel rollerini pek sorgulamadığı anlaşılmaktadır. Zira Aristoteles’e (M.Ö. 384–322) göre erkek, kadına göre yönetmeye daha yatkındır, daima erkek yöneten kadın ise yönetilendir. Aristoteles, ev idaresinde ise erkeğin görevinin getirmek, kadınınkinin ise korumak olduğunu ileri sürmüştür.[9]

Kuşkusuz Rousseau ve Aristoteles gibi düşünürlerin, dönemlerinin bakış açısından bağımsız düşünemeyecekleri ve savlarını bu çerçevede değerlendirmek gerektiği yönünde bir itiraz yükselebilir. Bu itirazda haklılık payı olsa da biri Rousseau’dan bir kuşak sonra, diğeri de Aristoteles’ten bir kuşak önce yaşamış olan iki filozofun görüşleri, kadın konusunda o dönemde de nispeten eleştirel bir duruşun olanaklı olduğuna işaret eder. Bu filozoflardan birisi, Aristoteles’in de hocası olan Platon’dur (M.Ö. 427–347). Platon, erkeğin üstün olduğunu iddia etmişse de kadınlara bazı işlerin yasak edilmemesi gerektiğini vurgulamış; kadın veya erkek olduğuna bakılmaksızın aynı özelliklere sahip olanların aynı işlerde çalışması gerektiğini ileri sürmüştür. Platon’a göre “genelde erkekler, kadınlardan her konuda çok daha iyidir. Ama birçok kadın, birçok konuda, birçok erkekten daha iyidir.”[10] İnsan doğasının dış etkilere duyarlı olduğunu ve son derece değişken olduğunu vurgulayan İngiliz liberali John Stuart Mill’e (1806–1873) göre ise kadınla erkek arasındaki mevcut ahlaki ve düşünsel farklılıkların doğuştan gelen doğal farklılıklar olduğu yönündeki sav en azından bugün için dayanaksızdır ve ancak psikolojinin karakter oluşumu konusundaki bulguları doğrultusunda bu konuda makul tahminlerde bulunmak mümkündür. Mill, erkekleri kayıran ve onların çıkarına olan düzenlemelerin kaldırılması gerektiğini savunmuş, kadına yönelik ayrımcılığın ‘toplum çıkarı’ gerekçe gösterilerek haklı çıkarılmaya çalışıldığını, bunun ise aslında ‘erkeğin çıkarı’ olduğunu vurgulamıştır.[11]

Hakikaten de toplumsal çıkarlar olarak formüle edilen kimi ahlak ve hukuk kuralları esas olarak erkeğin çıkarlarını temsil etmektedir. Kimi kadın, pek çok kısıtlayıcı değer yargısının ördüğü duvarlar nedeniyle bu durumun farkına varamaz. Kimi kadınsa erkek-egemen normlara karşı durur ama zorluklar bir türlü yakasını bırakmaz. Kimi zaman kadın hareketinin baskısı sayesinde, kimi zaman ise kadınların mücadelesini haklı gören erkek siyasetçiler sayesinde yasal alanda kadınlar lehine pek çok kazanım söz konusu olmuştur. Birçok ülkede kadına yönelik destek, kadının, kendini geliştirmesine ve kamusal alanda kendini ifade etmesine katkı sağlamıştır. Yasal düzenlemeler, kuşkusuz, ahlaki normları da etkilemiştir. Öte yandan kadını kozmetik dünyasının ve kara çarşafın esiri haline getiren erkek-egemen bakış açısı bin yıllara kök salmış olduğu için hayli dirençli çıkmış ve kadının kendini gerçekleştirmesinin, yani özgürleşmesinin önündeki en önemli engel olmaya devam etmiştir. Ev içinde ve dışında şiddete maruz kalan milyonlarca kadının ruhsal ve fiziksel sağlığını koruyucu önlemler alınmalı, kadını hapseden duvarlara darbe vuran reformlar ileriye götürülmelidir. Kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar artırılmalı, devlet görevlileri konuyla ilgili eğitilmeli, kadın sığınma evleri yaygınlaştırılmalıdır. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ zihniyeti yıkılmalıdır. Kadına, maruz kaldığı şiddetin ve baskının sorumlusunun kendisi olmadığı anlatılmalı, buna karşı durabilmesi için gerekli donanımı elde etmesi sağlanmalıdır. Erkek, can’a zarar vermemesi gerektiğini bellemediği müddetçe kadın kendini görünmez de kılsa Malezya’da ve Taksim’de yaşanan türden olaylar, yaşanmaya devam edecektir. Dünyada ve Türkiye’de şiddete karşı kat edilmesi gereken mesafe daha çok uzundur. Özgürlüğe giden yol ise zorlu engellerle doludur.

NOTLAR


[1] Isaiah Berlin (2006), “İki Farklı Özgürlük Tanımı”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 175.

[2] Isaiah Berlin (2006), “İki Farklı Özgürlük Tanımı”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 175-180.

[3] Charles Taylor (2006), “Pozitif Özgürlüğün Savunusu”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 180-183.

[4] Uluslararası Af Örgütü – Türkiye (2004), Kadına Yönelik Şiddet Sayacı – İstatistiki Bilgiler – Özet, Erişim Tarihi: 9 Şubat 2009, http://www.amnesty.org.tr/yeni/index.php?view=article&catid=60&id=241&option=com_content

[5] İstatistikler için bakınız Uluslararası Af Örgütü – Türkiye (2004), Kadına Yönelik Şiddet Sayacı – İstatistiki Bilgiler – Özet, Erişim Tarihi: 9 Şubat 2009, http://www.amnesty.org.tr/yeni/index.php?view=article&catid=60&id=241&option=com_content

[6] Jean-Jacques Rousseau (2006), “Cinsiyetlerin Benzerlikleri ve Benzemezlikleri”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 59-61.

[7] Malezya örneği için bakınız Audrey E. Mouser (2007), “Defining ‘Modern’ Womanhood and the Coexistent Messages of the Veil”, Religion, vol. 37,  p. 169.

[8] Jean-Jacques Rousseau (2006), “Cinsiyetlerin Benzerlikleri ve Benzemezlikleri”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 59-62.

[9] Aristoteles (2006), “Farklı Alanlar”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 58, 59.

[10] Platon (2006), “Zayıf Eş Olarak Kadın”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 56.

[11] John Stuart Mill (2006), “Kadınların Ezilmesi”. M. Rosen ve J. Wolff (der.). Siyasal Düşünce. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları içinde, s. 64-68.