Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Yrd. Doç. Dr. Fatma Ülkü SELÇUK,  İşletme Fakültesi

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

1972'de Ankara'da doğdum. Lise yıllarımda bende merak ve hayret uyandıran büyük ölçüde beşer idi. Siyaset bilimi okumaya karar verdim, şanslıydım belki de. Hakikaten de 1995 yılında mezun olduğum ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü ile devam ettim okul hayatıma. Bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra akademik çalışmalara döndüm, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde yüksek lisansımı yaptım. 1999 yılında Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde ders vermeye, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde ise doktora çalışmalarıma başladım. 2007/2008 Güz ve Bahar dönemlerinde Ahmet İnam’ın ODTܒdeki felsefe derslerine katıldım, Ahmet Hoca’yı dinledim, anlamaya çalıştım. Yine bu dönemde Uğur Mumcu Vakfı’nda düzenlenen felsefe seminerlerine dinleyici olarak katıldım. Önce ‘Felsefeye Giriş, Felsefe Yazın İlişkisi Semineri’, daha sonra ise ‘Tarih Felsefesi Semineri’. Bu dönem ise ‘Dil ve Anlam Semineri’ne devam ediyorum.

Felsefeye olan ilginiz nereden geliyor?

Söylenen odur ki, kimi zaman çocuk soruları felsefi bir boyut içerir. Hakikaten de filozoflardaki hayret duygusu çocuklarda da var gibi görünüyor. Biz yetişkinlerin veri kabul ettiği, sormayı unuttuğu birçok meseleyi sorgular çocuk “Bu ne? O ne demek? Neden?” gibi soruları ardı arkasına sıralarken. Bu tür soruların ardında yatan ile felsefi ve bilimsel sorgulamanın ardında yatan merak ve şaşırma hali akrabadır. Belki de felsefe ve bilim insanları, zihinsel yetenekleri gelişmiş ama çocuk kalmış insanlardır bu anlamda. Evren ve varoluş karşısında benim hissettiğim merak ve hayret de hatırladığım kadarıyla ilkokul yıllarıma dayanır.

Söylenen odur ki, kimi zaman çocuk soruları felsefi bir boyut içerir. Hakikaten de filozoflardaki hayret duygusu çocuklarda da var gibi görünüyor. Biz yetişkinlerin veri kabul ettiği, sormayı unuttuğu birçok meseleyi sorgular çocuk “Bu ne? O ne demek? Neden?” gibi soruları ardı arkasına sıralarken. Bu tür soruların ardında yatan ile felsefi ve bilimsel sorgulamanın ardında yatan merak ve şaşırma hali akrabadır. Belki de felsefe ve bilim insanları, zihinsel yetenekleri gelişmiş ama çocuk kalmış insanlardır bu anlamda. Evren ve varoluş karşısında benim hissettiğim merak ve hayret de hatırladığım kadarıyla ilkokul yıllarıma dayanır. Ama o zamanlar astronomi bilgini olmak isterdim, bir yandan da tek hücreliler karşısında hayrete düşerdim. Büyüdükçe ilgim giderek toplumsal olana doğru kaydı. Doktora tezimin son yılıydı, o yıl içinde teorinin tadına öyle bir vardım ki alışılageldik türden sosyolojik araştırmalar bana yetmez oldu. Bir an önce daha fazla teorisyen öğrenmek, tanımak istiyor; felsefe ve bilim insanlarının evren ve varoluş konusundaki düşüncelerini merak ediyordum. Fizik okumak için çok geçti, felsefeyle devam edebilirdim ama. Bir de daha fazla psikoloji öğrenmek isterdim. Liseden beri geçen yıllar benim için insanı keşif yılları oldu ki insan karşısında hâlâ hayrete düşüyorum. Anlamak için çabalıyorum, felsefe uğraşım tam da bu noktada bana farklı nokta-i nazarlar sunuyor.

Üniversitemizde Felsefe Atölyesi kurdunuz. Amacınız nedir, niye kurdunuz? Neyi hedefliyorsunuz?

Felsefe Atölyesi’ni başlatırken, kendi adıma, ‘anlama’ çabamı sistematik metin okumaları ve tartışmaları ile desteklemeyi amaçlıyordum. İnsan, tek başınayken metin okuyup üstüne düşünebiliyor ama metni çözümlerken ve metin hakkında fikir yürütürken farklı bakış açılarına da ihtiyaç duyabiliyor. Çoğu zaman, insan, kendi savını çürütecek doğrultuda hareket etme noktasında gönülsüz kalıyor. Ama fikri ilerleme, tam da böyle içsel ve/veya dışsal bir tartışma sürecinin ürünü bana sorarsanız; bunun için düşüncelerinize, savlarınıza meydan okuyan duruş noktalarını gerektiriyor.

Felsefeye Giriş Semineri’ne katıldığım akşamlardan biriydi. Bir gün Ahmet Hoca, ders arasında şöyle bir fikir verdi sınıfa: Çay kahve içilip sohbet edilen zamanın bir kısmında felsefe metinleri okunup tartışılabilir... İlk olarak felsefe atölyesi fikri aklıma o zaman geldi. Birinci dönem bitmişti, bu düşüncemi, üniversitemizde Aziz Şeren Hoca’ya açtım. Aziz Hoca’ya teşekkür borçluyum, felsefe atölyesi fikrini destekledi, bu konuda beni teşvik etti. Felsefe Atölyesi’ni başlatırken, kendi adıma, ‘anlama’ çabamı sistematik metin okumaları ve tartışmaları ile desteklemeyi amaçlıyordum. İnsan, tek başınayken metin okuyup üstüne düşünebiliyor ama metni çözümlerken ve metin hakkında fikir yürütürken farklı bakış açılarına da ihtiyaç duyabiliyor. Çoğu zaman, insan, kendi savını çürütecek doğrultuda hareket etme noktasında gönülsüz kalıyor. Ama fikri ilerleme, tam da böyle içsel ve/veya dışsal bir tartışma sürecinin ürünü bana sorarsanız; bunun için düşüncelerinize, savlarınıza meydan okuyan duruş noktaları gerekiyor. Atölye çalışması ile klasikleşmiş felsefe metinleri üzerinden farklı nokta-i nazarları öğrenmeyi, bu metinleri tartışmayı istiyordum. Metinleri, haftada bir yapılacak toplantılar eşliğinde çözümlemeye çalışmak, sistematik okumayı ve düşünmeyi teşvik edici nitelikteydi. İlk çalışma, en azından benim açımdan çok faydalı oldu. Merak ve hayret duygularını kaybetmeyenlerle bir arada anlama çabası içinde olmak mutluluk verici. Felsefe bir seyir etkinliği, duyumsadıklarınızı yorumlayarak anlamlandırmaya, böylelikle yol açmaya ve açtığınız yolda ilerlemeye çabalıyorsunuz; yani bir anlamda ‘seyrediyorsunuz’. Atölye katılımcıları ise bu seyir etkinliğindeki yol arkadaşları oluyor birbiri için galiba. Her birinin açtığı yol, yolun rotası farklılaşsa bile.

Atölyenizde ne tür çalışmalar yapacaksınız?

2007/2008 Bahar dönemiydi ilk atölye çalışması başladığında. İlk atölyenin konusu etikle bağlantılıydı, başlık, takip ettiğimiz kitabın ilgili sayfalarını özetliyordu: ‘Ahlak, Sorumluluk ve Yaptırımlar’. Gündelik yaşamımızdan siyasi tercihlerimize kadar aldığımız kararların, yapıp ettiklerimizin ahlaki duruşumuzla bağlantılı olduğunu fark etmiştim sanırım. Tabii, bu büyük bir keşif değil, ama belki de ‘olması gerekenin ne olduğu, nasıl gerekçelendirilebileceği’ sorularına odaklandığım bir dönemdi. Bu çaba, doğal olarak, insanı da daha iyi anlamayı gerektiriyor. Belki bunun da etkisiyle, atölyede, bu dönem yine Armand Cuvillier’in derlediği ‘Felsefe Yazarlarından Seçilmiş Metinler’ kitabını takip etmeye, ama bu sefer ‘Psikoloji’ ile ilgili kısımdan başlamaya karar verdik. Bu ana başlık altında okumayı hedeflediğimiz sayfa sayısı 400 kadar. Bu nedenle bu kısmı birkaç döneme yayarak tamamlamayı hedefliyoruz. Bu başlığın kitaptaki alt başlıkları şöyle: ‘Psikoloji ve Felsefe’; ‘Psikolojinin Çeşitli Kuramları’; ‘Fizyoloji, Sosyoloji, Psikoloji’; ‘Davranış Düzeyleri ve Bilinç Düzlemleri’; ‘Duyarlı Algı ve Nesne Fikri’; ‘Uzam’; ‘Ben’in Derinliği’; ‘Başkasının (Ötekinin) Deneyimi’; ‘Bellek’; ‘Tasarım ve Buluş’; ‘Zaman’; ‘Basit Zeka ve Fikirlerin Çağrışımı’; ‘Muhakeme ve İnanç’; ‘Kavram ve Fikir’; ‘Dil ve İmler’; ‘Usavurma ve Usavurmaya Dayanan Zeka’; ‘Eğilimler’; ‘Zevk ve Acı’; ‘Sevinç, Üzüntü, Heyecanlar’; ‘Duygular ve Tutkular’; ‘İçgüdü ve Alışkanlık’; ‘İstenç’; ‘Akıl’; ‘Kişilik ve Karakter’; ‘Sosyal Psikoloji’; ‘Estetik’. Her bir başlık altında farklı duruş noktalarını yansıtan kısa metinler var kitapta. Geçtiğimiz dönem tamamlamış olduğumuz atölye çalışmasındaki alt başlıklar ise şöyleydi: ‘Gelenekler ve Bilinç’; ‘Ahlakın Yöntemleri’; ‘Değer, Ödev ve İyilik’; ‘Ahlaksal Doktrinler’; ‘Ahlaksal Deney’; ‘Hukuk’; ‘Sorumluluk ve Yaptırımlar’; ‘Adalet, İyilikseverlik, Dayanışma, Topluluk’; ‘Ahlakın Temeli’; ‘Kişisel Ahlak’; ‘Aile’; ‘Çalışma ve Mülkiyet’; ‘Devlet, Ulus, Vatan’; ‘Uygarlık ve Gelişme’.

Felsefe konusu gerek orta dereceli okullarda gerekse üniversitelerde hep ihmal edilmiş, bir kenara itilmiştir. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda söz söyleyecek kadar yeterli hissetmiyorum kendimi. Ama sadece şunu söyleyebilirim: Keşke ilkokuldan itibaren farklı felsefi duruş noktalarını derslerde öğrenmeye başlayabilseydim. Bilim tarihi için de bu durum geçerli. Ama sanırım artık ilkokul öğrencilerinin bile okuyabileceği güzel kitaplar yayınlanıyor bu konularda. Belki derslerinde de okutuluyordur veya okutulacaktır bir gün.

Üniversitelerde eğitim ve öğretim sisteminde nasıl bir model uygulanmalı?

Üniversiteler, merak ve hayret duygusunu kaybetmemiş; bilme, anlama yönünde hareket eden insanların sayısını artıracak biçimde şekillenmeli. Bu hedef üniversitenin hem çalışanları hem de öğrencileri için geçerli olmalı bence. Doğası gereği her duruş, her kurum nispi duraklamayı, oturmuşluğu, yani tutma durumunu, tutuculuğu beraberinde getirir. Kaçınılmaz olan bu durumun, yani belirsiz süreli nispi sabitleniş durumunun ise iki hedef gözeterek ‘iyi’ye doğru çözülmesi gerektiğini düşünüyorum

Doğrusu bu konuda gönlümden geçenlerin ne kadarı bugünün dünyasında uygulanabilir bilemiyorum. Ama belki şunu söyleyebilirim: Üniversiteler, merak ve hayret duygusunu kaybetmemiş; bilme, anlama yönünde hareket eden insanların sayısını artıracak biçimde şekillenmeli. Bu hedef üniversitenin hem çalışanları hem de öğrencileri için geçerli olmalı bence. Doğası gereği her duruş, her kurum nispi duraklamayı, oturmuşluğu, yani tutma durumunu, tutuculuğu beraberinde getirir. Kaçınılmaz olan bu durumun, yani belirsiz süreli nispi sabitleniş durumunun ise iki hedef gözeterek ‘iyi’ye doğru çözülmesi gerektiğini düşünüyorum: Can’a saygı ve insanlık yararı. Olumlu yönde ilerleme; yani nispi kararlılık durumunun, yeni fakat daha iyi olan bir kararlılık durumuna doğru harekete geçmesi böyle mümkün olabilir sanırım. Öyle sanıyorum ki üniversiteler açısından böyle bir dinamik, merak ve hayret duygularıyla beslenmeye devam eden bilimsel ve felsefi soruşturmalara denk düşer bir ölçüde.

Akıl nedir ve aklın her şeyi araştırmak, tanımak ve açıklamak hakkı var mıdır?

Öte yandan bunların tamamı eninde sonunda bireyin belirli bir zaman dilimindeki bilinçli ve/veya bilinçsiz akıl yürütmesine dayanır. Yani bu anlamıyla aklın herhangi hakkı olması bir yana, zaten eylem içindedir, ölçüp biçme ve karar sürecinin içindedir. Kimi zaman araştırmaktan keyif alması veya araştırmanın sonucunda ortaya çıkacağını düşündükleri, bu yöndeki beklentileri insanı sorgulama eylemine iterken; kimi zaman insan, rahatlığı, sorgulamadan kaçmakta bulur. Bu ikinci duruma ben, beyin konformizmi diyorum. Ortalama her insanda beyin konformizminin, derecesi değişse de, olduğunu düşünüyorum. Ama araştıralım, açıklamaya çalışalım veya verili açıklamalarla, durumla yetinelim, hiç fark etmez, bana göre, en nihayetinde insanın her kararının ardında tatmin edilen veya edilmesi beklenen bir itki vardır ve bu yönde atılacak adımın ne olması gerektiğini karara bağlayan varoluş usudur.

Bildiğim kadarıyla “Akıl nedir” sorusunun tek bir yanıtı yok. Yani farklı akıl tanımlamaları var, farklı yaklaşımlar söz konusu. Aydınlanma döneminden itibaren ise aklın doğası konusunda baskın olan iki yaklaşımdan bahsedebiliriz. Birincisi, insan zihnini boş bir kâğıt gibi görerek bilginin, doğayı kontrol etmede araçsal bir değere sahip olduğunu ileri süren deneycilerin akıl kavramsallaştırması ki bu duruşa sahip filozoflar arasında Bacon, Locke, Hume vardır. İkincisi ise daha ziyade Descartes, Leibniz, Spinoza gibi filozofların benimsediği yaklaşım. Bu nokta-i nazardan ise kendi üzerine düşünebilen ve kendini analiz edebilen bir akıl söz konusudur ki bu da evrensel ve kendinden menkul olduğu varsayılan insan davranışı ilkelerine, akılcı temeller üzerinden yükselen sezgisel bir içgörü sağlama yetisindedir. Bense duyguları ve aklı zıt kutuplara yerleştirmiyorum. Aklı, duygularımızın, arzularımızın, kimi zamansa düşünmenin hazzının hizmetinde olarak görüyorum. Bu anlamda birinci yaklaşıma daha yakınım. Aklı, salt bilinçli yanımızla özdeş olarak da görmüyorum ama. Hepimizde, varoluş usu olarak adlandırılabilecek temel bir us biçimi olduğunu düşünüyorum. Varoluş usu, bana göre, insan eylemini yönlendiren bilinçli ve/veya bilinçsiz ana hesaplayıcı, ölçüp biçici. Bu usun altında ise farklı us biçimleri var. Örneğin en temelde fiziksel us diye nitelediğim bir us biçimi. Fiziksel us, fiziksel olarak varlığını sürdürme ve fiziksel iyilik konularındaki temel ölçüp biçici. Biyolojik varlıklar olarak en temelde bu usumuz olsa da mutlak bir ayrıcalık atfetmiyorum fiziksel usa. İnsan, duyguları da olan bir varlık. Hoşlanma, hoşlanmama, nefret, öfke, dinginlik, intikam, merhamet, sevgi ve iktidar isteği gibi duyguları, itkileri var. Zihin bilinçli ve/veya bilinçsiz olarak gerilimi azaltmaya, zevk almaya ve/veya acıdan kaçmaya yönelebileceğinden belli bir eylemin ardındaki belirleyici karar, duygusal ustan da gelebilir. Tabii varoluş usu altında sadece fiziksel ve duygusal uslar vardır demiyorum, ama eylemlerimizin ardındaki temel ölçüp biçiciler arasında en azından bu iki us biçiminin olduğunu düşünüyorum. Bu uslar zorunlu olarak birbiriyle uyum içinde değildir, birbirleriyle çatışma halinde olabilirler. Ayrıca her bir usun alt parçası eş zamanlı veya kısa ve uzun dönem temelinde ve nispeten bireysel/kısmi ve nispeten toplu bir hedef gözetme temelinde de çeşitli çatışmalara maruz kalabilir. Öte yandan bunların tamamı eninde sonunda bireyin belirli bir zaman dilimindeki bilinçli ve/veya bilinçsiz akıl yürütmesine dayanır. Yani bu anlamıyla aklın herhangi hakkı olması bir yana, zaten eylem içindedir, ölçüp biçme ve karar sürecinin içindedir. Kimi zaman araştırmaktan keyif alması veya araştırmanın sonucunda ortaya çıkacağını düşündükleri, bu yöndeki beklentileri insanı sorgulama eylemine iterken; kimi zaman insan, rahatlığı, sorgulamadan kaçmakta bulur. Bu ikinci duruma ben, beyin konformizmi diyorum.  Beyin konformizminin, derecesi değişse de, ortalama her insanda olduğunu düşünüyorum. Ama araştıralım, açıklamaya çalışalım veya verili açıklamalarla, durumla yetinelim, hiç fark etmez, bana göre, en nihayetinde insanın her kararının ardında tatmin edilen veya edilmesi beklenen bir itki vardır ve bu yönde atılacak adımın ne olması gerektiğini karara bağlayan varoluş usudur.

Çocukluğumuzda büyüklerimiz elimizi ellerine alıp avucumuzu açarak ve parmaklarımızı sırasıyla ellerine alarak bize bir hikâye anlatırlardı. Buraya bir kuş konmuş, bu tutmuş, bu soymuş, bu pişirmiş, bu da yemiş. Sıra en küçük parmağa geldiğinde, küçük parmak “Hani bana hani bana” demiş, diğer dört parmak da onu dövmüşler. Şimdi bu hikâye küçüklüğümden beri bana çok saçma gelirdi, şöyle ki, herkes işin ucundan tutuyor ama en küçüğe vermiyorlar üstelik bir de dövüyorlar. Niye, katkısı yok diye mi, sen bir işe yaramıyorsun diye mi? Burada ‘akıl’ nerede devreye giriyor?

“...‘Öteki’nin can’ını, çıkarını gözetme durumunu en geniş küme olan insanlık ve belki canlı kümesinin altında, genelden özele doğru giden, halkalar, kümeler şeklinde düşünebiliriz. İnsan o kadar karmaşık bir varlık ki kimi zaman öteki olanın, olanların iyiliğine diye düşündüğü için eylemi kendine zarar verebilmekte, hatta kendini yok bile edebilmektedir. İnsan dediğiniz çoklu yönelimli bir varlık. Bazen kısa dönem tatmin yönünde kendini bile tahrip edebilir, kimi zamansa başkası ve başkaları için bunu yapar. Belli bir zamanda insan için ussal olan, bir süre sonra ussal olmayabilir. Yani rasyonellik/irrasyonellik durumu zamana ve söz konusu itkinin/ihtiyacın cinsine göre değişmektedir. Ancak ve ancak göreli rasyonellik ve irrasyonellikten bahsedebiliriz bu anlamda. Belki bulmamız gereken, insanın, nasıl da hem kendi can’ına hem de başkalarının can’ına saygı duyarak uyum içinde yaşabileceği sorusunun yanıtıdır. Fakat hâlâ henüz çözülmemiş bir bilmecedir bu çoğumuz için. Cevabı bulunabilecek mi bir gün, bilmiyorum...”

Doğrusu ya üzücü bir hikâye, küçük parmağın dövülme kısmını ise hafızamdan silmişim ya da bana o kısmını anlatmadılar çocukken. Hikâyenin üzücü olmasının nedeni, kuşaktan kuşağa aktarılan bir çocuk oyunu haline gelecek kadar yaygın bir zihniyeti yansıtması. Bu hikâyede birkaç anlayışın izini sürmek mümkün bana sorarsanız. Birincisi, “toplumda işbölümü zorunludur ama paylaşım eşitsizdir, bu ise doğaldır” anlayışı. Üç parmak işbölümü içinde çalışır, ürettiklerinden maddi bir pay almaz, dördüncüsü çalışmadan gelir yer, diğer üçü bunu normal karşılar. Varsayalım ki dördüncünün yemeğe hakikaten ihtiyacı vardı, üçü de onun için yemek hazırlamayı severek yaptı. Böyle olsa gayet insani bir yönü barındırırdı hikâye. Ama ihtiyaç sahibi minik parmak geldiğinde diğerleri bir olup onu dövüyorsa eğer, durum çok daha farklı. Burada bir de cebir devreye girmektedir. Hem de suçu olmayan bir canlıya karşı. Bir bakıma ağustos böceği ile karınca hikâyesi gibi bir hikâye ile karşı karşıyayız. Aç olduğu, belki de çalışamayacak kadar küçük olduğu için, üretemediği için bir canlı en iyi ihtimalle dövülmeyip aç bırakılmaktadır hikâyede veya daha da kötüsü dövülmektedir. Akıl devreye nerede girer peki? Her bir parmağın kendi içinde yürüttüğü bir akıl var kanımca. Muhtemelen dördüncü parmağın bir baskısı olmaksızın ilk üç parmağın onun için emek veriyor olmasının ardında duygusal us var. Sevgi, merhamet gibi duygular yatıyor olabilir eylemlerinin ardında. Veya öyle öğretilmiş olduğu için durumu içselleştirmiş de olabilirler, sorgulamadan dördüncüsü için çalışmaktadırlar. Sorgulamanın vereceği rahatsızlıktan kaçınma, yani kendileri açısından nahoş olabilecek duygulardan kaçınma da yine duygusal usa bağlı olarak değerlendirilebilir. Dördüncüsünün karnını doyurması, yani fiziksel bir ihtiyacı gidermesi ise fiziksel usla bağlantılı olarak açıklanabilir. Minik parmağa yemek vermemeleri; dövmemeleri halinde umursamazlık, yani tasa edip kendini yoracak yerde düşüncesizliğin rahatlığını yaşama; dövmeleri halinde ise iktidar hissini yaşama itkisi ile bağlantılı olarak değerlendirilebilir ki her iki durum da bana sorarsanız duygusal usla bağlantılıdır. Us, akıl, her zaman can’a saygı ve insanlık yararı temelinden hareket etmez yani. İnsanının bilinçli ve bilinçdışı süreçlerle gözettikleri kimi zaman yakın çevresinden, daha büyük bir küme olan insanlığa kadar uzanabilirken, insan, kimi zaman da kendi çıkarları, kısmi çıkarlar doğrultusunda diğer insanlara zarar verebilmekte veya kaygısız kalabilmektedir. ‘Öteki’nin can’ını, çıkarını gözetme durumunu en geniş küme olan insanlık ve belki canlı kümesinin altında, genelden özele doğru giden, halkalar, kümeler şeklinde düşünebiliriz. İnsan o kadar karmaşık bir varlık ki kimi zaman öteki olanın, olanların iyiliğine diye düşündüğü için eylemi kendine zarar verebilmekte, hatta kendini yok bile edebilmektedir. İnsan dediğiniz çoklu yönelimli bir varlık. Bazen kısa dönem tatmin yönünde kendini bile tahrip edebilir, kimi zamansa başkası ve başkaları için bunu yapar. Belli bir zamanda insan için ussal olan, bir süre sonra ussal olmayabilir. Yani rasyonellik/irrasyonellik durumu zamana ve söz konusu itkinin/ihtiyacın cinsine göre değişmektedir. Ancak ve ancak göreli rasyonellik ve irrasyonellikten bahsedebiliriz bu anlamda. Belki bulmamız gereken, insanın, nasıl da hem kendi can’ına hem de başkalarının can’ına saygı duyarak uyum içinde yaşabileceği sorusunun yanıtıdır. Fakat hâlâ henüz çözülmemiş bir bilmecedir bu çoğumuz için. Cevabı bulunabilecek mi bir gün, bilmiyorum.