Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Prof. Dr. Yüksel BİNGÖL, Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi Dekanı

“… Devlet Üniversitelerine kontenjanlarından fazla talep olduğu için, öğrencilere yeterince cazip ve rekabetçi programlar sunmuyorlar. Ben, rekabet olmayan yerde gelişme olacağını düşünemiyorum. Bu nedenle, vakıf üniversiteleri rekabet ortamı yaratmayı tetikleyebilir. Bunun için genel bütçeden vakıf üniversitelerine pay ayrılması ve geri dönüşümlü bir “Yükseköğrenim Fonu” oluşturulması zorunludur…”

Sayın Hocam, Üniversitemizin 10. yılını kutladığımız bu yılda, yoğun programınıza rağmen, bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür etmek isteriz. Öncelikle, sizi okuyucularımıza tanıtmak istiyoruz. Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Beni onurlandırdığınız için, asıl ben teşekkür ederim.

1969‘da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Eğitimi Bölümünden mezun oldum.1416 sayılı yasa uyarınca Berlin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde çevre mimarlığı öğrenimi gördüm ve 1976’da “master” yaparak mezun oldum.

Friedrich Naumann Vakfından kazandığım doktora bursu ile Hür Berlin Üniversitesinde Sanat Tarihi, İslam Bilimleri ve Eğitim Bilimleri bölümlerinde doktora öğrenimimi tamamlayarak, 1982’de doktora tezimi verdim. 1983’de Ankara’ya döndüm ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kuruluş çalışmalarına katıldım. 1985’de İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünü kurdum .1988’de Gazi Üniversitesi’nde Doçent oldum. Gazi Eğitim Fakültesi Resim İş Eğitimi Bölümü’nü yeniden yapılandırdım ve Gazi Resim Heykel Müzesini kurdum. 1999’da Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini, 2001 ‘de Serik Meslek Yüksek Okulunu kurdum. 2007’de de Atılım Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesini eğitim öğretime açtım.

Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, eğitim-öğretim faaliyetine bu yıl başladı. Fakültenizden ve geleceğe dönük hedeflerinizden söz eder misiniz?

…Ders müfredatları, üçüncü yıldan başlayarak ;“ Fırsat Eğitimi ” ilkesine dayalı “Üniversite-Sanayi İşbirliği” anlayışı içinde, sektörle bütünleşmeye olanak verebilecek, öğrencilerin kendi yetenekleri doğrultusunda gelişmesini amaçlayan bir yapıda programlanmıştır…”

 

“…Türk kültür ve sanatının tanıtılması, pazarlanması ve dünya kültürü ile bütünleşmesi için, uluslararası yaz okulları açmayı, uluslararası sanat sempozyumları, sanat gösterileri düzenlemeyi, içinde yaşadığı çevrede yapılan sanatsal ve kültürel etkinliklere yoğun olarak katılarak, öncü bir görev üstlenmeyi de amaçlamaktadır…”

Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, 2007-2008 Öğretim yılında Özel Yetenek Sınavları ile İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’ne 30, Grafik Tasarım Bölümü’ne 30, Moda ve Tekstil Tasarım Bölümü’ne 30, toplam 90 öğrenci alarak eğitim - öğretime başladı.

Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı, Moda ve Tekstil Tasarımı, Grafik Tasarımı, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Görsel İletişim Tasarımı gibi değişik sanat ve tasarım dallarında Türkiye’nin ihtiyacı olan, Türkiye’yi yurtiçinde ve yurtdışında başarı ile temsil edebilecek, endüstrileşme ve küreselleşme sürecinde kendi kültür ve sanat değerlerimizden ilham alan, sorunların çözümünü kaynağında arayabilen, dünya kültürü ile bütünleşecek çok yönlü, üretken, çağdaş sanatçı ve tasarımcılar yetiştirmeyi, çağdaş eğitim anlayışının gereği olarak verilecek akademik eğitimle sınırlı kalmayarak, Türk kültür ve sanatının tanıtılması, pazarlanması ve dünya kültürü ile bütünleşmesi için, uluslararası yaz okulları açmayı, uluslararası sanat sempozyumları, sanat gösterileri düzenlemeyi, içinde yaşadığı çevrede yapılan sanatsal ve kültürel etkinliklere yoğun olarak katılarak, öncü bir görev üstlenmeyi de amaçlamaktadır.

Ders müfredatları, üçüncü yıldan başlayarak ; “Fırsat Eğitimi” ilkesine dayalı “Üniversite-Sanayi İşbirliği” anlayışı içinde, sektörle bütünleşmeye olanak verebilecek, öğrencilerin kendi yetenekleri doğrultusunda gelişmesini amaçlayan bir yapıda programlanmıştır. Bölümlerin müfredatları, %40 oranında genel kültür ve mesleki kuramsal derslerden, %60 oranında mesleğe yönelik bilgi ve beceri kazandıran sanat ve tasarım içerikli atölye, stüdyo ve proje çalışmalarından oluşmaktadır.

Sizce sanatın Ülkemizin kalkınmasına ne gibi katkıları var? Ayrıca güzel sanatlar fakültelerinin bu katkıdaki payları nelerdir?

“…Moda ve tekstil tasarımı çok önemli bir ekonomik sektördür. Moda tasarımcısı tüketici talep yapısını önceden fark eden, ona göre bir tasarım yapan, geleceği biçimlendiren sanatlardır. Bunu yapabilenler pazarı tutabilir… Türkiye bir tekstil ülkesi diyorlar.Türkiye tekstil sektöründen yılda 12 milyar dolarlık ihracat yapıyor. İç pazarı da buna eklediğimizde, bu rakam daha da yükselmektedir. Ama tekstil sektöründe, moda tüketici talep yapısını önceden yakalayacak, ona göre tasarımı yapacak tasarımcılarımız ve sanatçılarımız çok az!

Almanya'da sanat alanında öğrenim gördüğüm1971-1983 yılları arasında Ülkemizin kalkınması için neler yapılabilir diye düşündüm ve araştırdım. Almanya’da 1919 yılında kurulmuş olan "Bauhaus" sanat okulunu inceledim ve bazı hocalarını çok yakından tanıma fırsatım buldum. Okulun yapısını, programını,hocalarını ve her şeyden önce “Bauhaus”un Alman ekonomisine katkısını araştırdım. Günümüzde sanatın çok önemli ekonomik bir sektör olduğunu öğrendim. Türkiye'nin de kesinlikle bu sanat sektörü adına dönen piyasadan pay alması gerekiyor!

Bunlardan birincisi tasarım olgusudur; çevremize baktığımızda, bütün ürünlerin mutlaka bir makineden geçtiğini, üretimde emeğin bölündüğünü görüyoruz. Ürünün herhangi bir yeri estetik olmadığında, üretim sürecine müdahale etme şansına sahip değiliz. Bu nedenle, bir ürünün estetiğinin, ergonomik işlevlerinin ve her detayının önceden tasarlanması zorunludur!

Moda ve tekstil tasarımı çok önemli  ekonomik bir sektördür. Moda tasarımcısı tüketici talep yapısını önceden fark eden, ona göre bir tasarım yapan, geleceği yönlendirendir. Bunu yapabilenler pazarı tutabilir. Fransızlar, bir malın kalitesi ve fiyatı aynı olduğunda, tasarım yönünden üstün olanın pazarı tutacağını bildikleri için, Fransız tekstilinin, İngiliz ve İspanyol tekstili karşısında daha fazla pazar ve alıcı bulması için,1462 yılında Lyon'da ilk tekstil tasarım okulunu kurmuşlardır.

Türkiye tekstil ülkesi, tekstil sektöründen yılda 12 milyar dolarlık ihracat yapılıyor. İç pazarı da buna eklediğimizde, bu rakam daha çok yükselmektedir. Ama tekstil sektöründe, tüketici talep yapısını önceden yakalayacak, ona göre tasarımı yapacak moda tasarımcılarımız ve sanatçılarımız çok az!

Türkiye, sinema sektöründen de yeterince pay alamıyor. Türk sineması yıllardır Yeşilçam'a sıkışıp kaldı, sinemanın ekonomik bir sektör olduğu düşünülmedi. Son yıllarda yavaş yavaş kıpırdanma varsa da yeterli değil. Yurtdışında büyük filmlerin bütçeleri 100 milyon dolarlardan başlıyor. “Yüzüklerin Efendisi” filminin bütçesi 270 .milyon dolardı. Bizde ilk kez; “Kurtlar Vadisi Irak” filminde 10 milyon dolar harcandı. Herkes çok büyük bütçesi var dedi. Film, öyle popüler oldu ki, bir ay içerisinde harcanan para geri alındı. Bir yıl içinde belki üç katı kadar kar etmiş olacak. Bir yılda üç katı kar edebileceğiniz başka hiç bir sektör yoktur. Bu arada sinemanın politik gücünü, diplomatik gücünü de düşünmeliyiz!

Sinema yolu ile ülkenin ve kültürünün tanıtımı, ideolojisinin sinema yolu ile empoze edilmesi gibi çok önemli özelliklerini bir kenara koyup, sinemayı ülke kalkınmasında ekonomik bir güç olarak değerlendiriyorum: 2003 rakamlarıyla "Mickey Mouse" çizgi filminin yıllık getirisi 5.8 milyar dolar, şimdilerde 6 milyar dolarların üzerinde. Düşünebiliyor musunuz, bir ürün yapmışsınız, yıllardır bu ürünü hiç değiştirmeden, büyük paralara satabiliyorsunuz! Bu ürünün tarihi geçmiyor, modası geçmiyor ve gümrüklenmesi yok, depolaması yok, hiçbir külfeti yok, sadece geliri var!!!

Sonuç olarak önümüzdeki yıllar, tasarım ve sinema ve medya tasarımı ile ilgili yeni bölümler açmayı planlıyoruz. Müzik bölümünü’de mutlaka açacağız. Bence, klasik müzik dinlemeyen bir araştırmacı bilimsel ve yaratıcı düşünemez! Klasik müzik bir üniversiteye derinlik kazandıran bir disiplindir.
Fakültemiz, Ülkemizin kalkınmasına daha fazla nasıl katkı sağlayabiliriz düşüncesiyle; 2008-2009 Öğretim Yılından itibaren, “ Y “ modeli olarak anılan bir sisteme geçmeyi, bölümlere ortak öğrenci alarak, 1. yıl yaratıcı nosyon kazandıran atölye dersleri ve yabancı dil öğreniminden sonra, bölümlere öğrencilerin istek ve yeteneklerine göre yerleştirilmesini, öğrenimin 1+4= 5 yıl veya 3+2=5 yıl yapılması, 4. ve 5. yıllarda öğrencinin ihtisaslaşmasını sağlayarak, yüksek lisans derecesi ile mezun vermeyi hedefliyor.

Ülkemizde üniversite sayısı, devlet ve vakıf üniversiteleri olmak üzere gittikçe artmaktadır. Bu bağlamda Üniversite nedir, topluma ne kazandırır?

“…Ayrıca vakıf üniversitelerin ücretleri yüksek olduğu için maddi imkanı olmayan başarılı öğrenciler devlet üniversitelerini tercih ediyorlar. Bu nedenle vakıf üniversitelerinde öğrenci ücretlerini karşılayacak geri dönüşümlü bir fon oluşturulursa, devlet üniversiteleri de öğrenci çekmek için rekabet etmek durumunda kalacaktır…”
Türkiye’de üniversite ve öğrenci sayısının artmasından gurur duyuyorum.

Üniversitelerin sorunları olabilir. Alt yapı ve akademik eleman yetersizliği olabilir. Bütün bunlara rağmen, 115 üniversitenin açılması gurur verici bir gelişme. Türkiye’nin olanakları rasyonel kullanıldığı takdirde bütün bu sorunları çözecek potansiyele sahiptir!

Daha 1960'larda Türkiye’deki üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı, Gazi Üniversitesinin öğrenci sayısı kadar değildi. Türkiye 35 yılda, yıllık 1.5 milyon öğrenciye yüksek öğrenim imkanı sağlamışsa, bu büyük bir başarıdır! Bu başarıda hepimizin katkısı var. Bu nedenle hepimiz gurur duymalıyız!

Devlet Üniversitelerine kontenjanlarından fazla talep olduğu için, öğrencilere yeterince cazip ve rekabetçi programlar sunmuyorlar. Ben, rekabet olmayan yerde gelişme olacağını düşünemiyorum. Bu nedenle, vakıf üniversiteleri rekabet ortamı yaratmayı tetikleyebilir. Bunun için genel bütçeden vakıf üniversitelerine pay ayrılması ve geri dönüşümlü bir “Yükseköğrenim Fonu” oluşturulması zorunludur.

Ayrıca vakıf üniversitelerin ücretleri yüksek olduğu için maddi imkanı olmayan başarılı öğrenciler devlet üniversitelerini tercih etmek zorunda. Bu nedenle vakıf üniversitelerinde öğrenci ücretlerini karşılayacak geri dönüşümlü bir fon oluşturulursa, devlet üniversiteleri de öğrenci çekmek için rekabet etmek durumunda kalacaktır. Devlet üniversiteleri de paralı olmalı; iki aşamalı bir uygulama ile bu sisteme geçilebilir. Birinci aşamada; vakıf üniversiteleri için oluşturulan “Yükseköğrenim Fonu” aracılığı ile 4-5 yıl içinde geri dönüşler sağlanırsa, bu fon genişletilerek devlet üniversitelerinde de geri dönüşümlü uygulanabilir.

Üniversitelerin kaynak sorunları çözülmedikçe, rekabetçi bir ortam sağlanmadıkça, gelişmesi mümkün değildir.AB’ye girdiğimiz takdirde ; diplomaları “akredite” edilmemiş bölümlerden mezun olanların uluslararası büyük şirketlerde ve devlet kurumlarında iş bulması mümkün olmayacaktır.

Üniversitelerde eğitim ve öğretim sisteminde nasıl bir model uygulanmalı?”

…Türkiye’de ihtiyaca göre 4 yıllık meslek formasyonu veren okulların sayısı artırılmalıdır. Üniversiteleri meslek adamı yetiştirme zorunluluğundan kurtarmak gerek.Üniversitelere giriş ve disiplinler arası geçişler kolaylaştırılmalıdır. Buna karşılık mezun olma kriter ve koşullarında seviye yükseltilmelidir. Üniversiteler, kabul ettiği her öğrenciye diploma verme zorunda olmamalıdır. ..”

Üniversiteler üniversal eğitim veren kurumlardır. Bu nedenle, evrensel kültürü özümsemiş, adaptasyon yeteneği ve ekip çalışma ruhu gelişmiş, teknolojiyi kullanabilen bireyler yetiştirmek zorundadır .Türkiye’deki üniversitelerin çoğu, meslek formasyonu vermeyi ön plana çıkarıyorlar. Bunun nedeni ihtiyaçtan ve nitelikli meslek formasyonu veren yükseköğretim kurumlarının yetersizliğinden kaynaklanıyor.Türkiye’de ihtiyaca göre 4 yıllık meslek formasyonu veren okulların sayısı artırılmalıdır. Üniversiteleri meslek adamı yetiştirme zorunluluğundan kurtarmak gerek.Üniversitelere giriş ve disiplinler arası geçişler kolaylaştırılmalıdır. Buna karşılık mezun olma kriter ve koşullarında kriterle ve seviye yükseltilmelidir. Üniversiteler, kabul ettiği her öğrenciye diploma verme zorunda olmamalıdır.

Disiplinler arası geçişlerde “Y” modeli uygulanabilir; ilk iki yılda temel disiplini veren ders ve seminerler yapılarak, üçüncü ve dördüncü yıllarda öğrenciye araştırma fırsatı veren, dersler ve proje çalışmaları ile bir alana yönelik uzmanlaşma olanağı verilmelidir.

Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyeleri, üniversite öğrencileri ile yaptıkları bir araştırmada, gençlerin üniversitede olaylara bakış ve sorun çözme yönünde eğilimlerinin değişmediği ve neredeyse üniversiteye geldikleri değer yargılarıyla mezun oldukları sonucuna varmışlardır. Sizce, üniversitede “eğitim ve öğretim” neyi öğretmeyi hedeflemelidir?

Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyeleri ve öğrencilerin yaptığı araştırmanın doğru olduğunu ben de her gün görüyorum ve yaşıyorum. Çünkü mevcut üniversite sistemi yükseltilmiş bir liseden farklı değil . Öğrenci ne istediğini bilmeden Üniversiteye geliyor, verilen görevleri yaparak mezun oluyor. Öğrenci, üniversitelerde sosyal gelişimini yeterince tamamlayamıyor. Üniversitelerde öğrenci merkezli olmayan bir eğitim-öğretim yapılıyor.Programlar esnek değil, sosyal aktiviteler az! Büyük kentlerde ki sosyal aktivitelere öğrenci maddi ve diğer nedenlerle yeterince katılamıyor.

Bu gün, üniversite toplumun bir parçası değil, üniversite öğrencileri de yarınların sorunlarını paylaşmaya hazır değil!

Üniversitelerin iki görevi, bilimsel araştırma ve yüksek öğretimdir. Ancak yıllardır bilimsel araştırma görevi en üst düzeyde tutulmuş, öğretim görevi her zaman ikinci bir fonksiyon gibi görülmüştür. Sizce bu görüş doğrumudur?

“…Üçüncüsü; üniversitelerin, bilgi birikimlerini kolektif bir alana dönüştürerek Ülkeyi doğru yolda yönlendirmeleri gerekir! Türkiye’de bu üçüncü konudan hiç konuşulmuyor. AB ülkelerine baktığımızda, çok sayıda bağımsız enstitü ve kuruluşlar var. Bütün bilim adamları kendi alanları ile olan gelişmeleri aylık veya üç aylık periyodlarla bu kurumlara veya doğrudan ilgili devlet kurumlarına rapor olarak yazıyorlar. Aynı konuda 30-40 veya daha fazla, bilim adamları tarafından yazılmış raporlar Devletin Anayasası ve İlkeleri doğrultusunda tek rapor olarak özetlenir ve bülten olarak yayımlanır, ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilir…”

Üniversitelerin aslında üç görevi vardır. Bunlar;

Birincisi ; Akademisyen (bilim adamı ve araştırmacı) ve menejmen ( üst düzey yönetici) yetiştirmek,

İkincisi; üniversitelerin bulundukları bölgenin ve ülkenin kalkınmasına katkı sağlayacak, katma değeri yüksek ürünlere dönüşebilecek projeler üretmek.

Üçüncüsü; üniversitelerin bilgi birikimlerini kolektif bir akla dönüştürerek, ülkeyi doğru yolda yönlendirmeleri gerekir!

Türkiye’de bu üçüncü konudan hiç konuşulmuyor. AB ülkelerine baktığımızda, çok sayıda bağımsız enstitü ve kuruluşlar var. Bütün bilim adamları kendi alanları ile olan gelişmeleri aylık veya üç aylık periyodlarla bu kurumlara veya doğrudan ilgili devlet kurumlarına rapor olarak yazıyorlar. Aynı konuda 30-40 veya daha fazla bilim adamları tarafından yazılmış raporlar Devletin Anayasası ve İlkeleri doğrultusunda tek rapor olarak özetlenir ve bülten olarak yayımlanır, ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilir.

Kollektif aklın oluşturduğu; 30 veya daha fazla bilim adamının bir konu üzerindeki ortak görüşü kesinlikle doğru bir görüştür. Son 30 yıldır Türkiye’de köklü değişiklikler oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu yapısal değişikliklerde üniversitelerin doğrudan yönlendirme görevleri olmadı! Türkiye’de üniversiteler, kökleri Avrupa’dan olan siyasi ideolojiler üretti. Bu, toplum tarafından kabul görmeyince 1970’lerden sonra üniversiteler içine kapandı.

Türkiye’de üniversitelerin daha rekabetci bir ortama çekilmesi ve ülke sorunlarına duyarlı hale getirilmesi bir zorunluluktur.

Ünlü düşünür Kant, üniversiteleri hukuk, tıp ve ilahiyat fakültelerinden oluşan üst fakülte ve felsefe fakültesinden oluşan alt fakülte olarak ikiye ayırır. Bu görüşü günümüze uyarladığımızda, üniversitelerimizin yol haritası nasıl olmalıdır.

Kant idealist bir düşünür olmasına rağmen düşünceleri ile Avrupa'yı, özellikle Alman toplumunu şekillendiren büyük bir filozoftur. Üniversiteler üniversal eğitim veren kurumlardır. Bu açıdan bakıldığında, üniversitede genel kültür ve derinliği olan bir eğitim-öğretim verilmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Türk üniversiteleri genel olarak meslek öğrenimi veren yükseköğrenim kurumu konumundadır. Bu nedenle Türk Üniversiteleri yeterince derinleşememektedir, bilim üretememektedir.

Üniversitelerimizde kütüphanelerin yeri ve önemi hala anlaşılmamıştır. Bu YÖK raporunda da görülmektedir. Yükseköğretim Kurumu’nun hazırlamış olduğu 2023 vizyonu Stratejik raporda; kütüphanelerin kalitesinin artırılması için “Türkiye’de üniversitelerdeki öğretimin kalitesini geliştirmek için kütüphanelerin koleksiyonlarını ve verilen kütüphanecilik hizmetlerinin kalitesini geliştirmek gerekmektedir. Bunun için de uzman kadrolara gereksinme vardır, denilmektedir. Sayfa 194.” Sizce bu görüş, kütüphanelerin nitelikli hizmet verebilmesi için yeterlimidir?

“…Koordinasyon sorunu ve kaynak israfı vardır. Ankara’da bulunan üniversiteleri örnek aldığımızda, aynı kitabın bir çok üniversitede, hatta aynı üniversitenin değişik birimlerinde olduğunu görüyoruz. Üniversite kütüphaneleri kentte bulunan diğer kütüphanelerle eş güdüm içinde çalışırsa çok sorun çözülür. Bir kütüphaneye üye olan öğrenci veya vatandaş tek kimlikle bütün kütüphanelerden yaralanmalı…”

Üniversitelerdeki kütüphaneler yeterli değildir. Sorun sadece kaynak sorunu değildir. Koordinasyon sorunu ve kaynak israfı vardır. Ankara’da bulunan üniversiteleri örnek aldığımızda, aynı kitabın bir çok üniversitede, hatta aynı üniversitenin değişik birimlerinde olduğunu görüyoruz. Üniversite kütüphaneleri kentte bulunan diğer kütüphanelerle eş güdüm içinde çalışırsa çok sorun çözülür. Bir kütüphaneye üye olan öğrenci veya vatandaş tek kimlikle bütün kütüphanelerden yararlanmalı. Okuma salonları ve sosyal imkanları genişletilerek cazip hale getirilmeli . Bu yönde de gelişmeler olduğunu memnuniyetle görüyorum.

Nasıl bir yöneticisiniz, kendinizi nasıl değerlendirirsiniz ?

Bu zor bir soru, insan kendisini değerlendiremez . Ben yönetmekten çok, yapmayı, organize etmeyi, yeniden kurmayı seviyorum. Kendimi bir görev adamı , bir misyoner gibi görüyorum. Öyle tanımlayanlar da var! Ben hizmet etmeyi seviyorum. Bana gelenlerin benden güler yüzle ayrılması beni çok mutlu ediyor. Ama şimdiye kadar hep kurucu oldum. Bunun zorlukları da var elbette…

Yıllardır üniversitelerde hizmet veriyorsunuz, unutamadığınız bir anınız var mı?

Ben önce köy öğretmenliği yaptım. Müsade ederseniz ilk öğretmen olduğum yıllardan bir anımı anlatmak istiyorum.

Doğu Anadolu’da öğretmenliğimin ilk yıllarında bir köyde ilk defa okulu ben açmıştım. Bir şeyler yapma gayreti içinde çalışıyordum ama ne yaptığımı, doğru mu, yanlış mı yaptığımı bilmiyordum. Kar çok yağmıştı Ocak ayı idi, okulu ısıtamıyordum. Okul köyün biraz dışında olduğu için öğrenciler de okula gelmiyorlardı. Zorunlu olarak okulu bir haftadır tatil etmiştim. Cuma günü müfettiş geldi, benim ilk teftişimdi. Çok heyecanlı ve telaşlıydım Müfettiş Beye durumu arz ettim, anlayışla karşıladı, defterleri inceledi. Evde 2-3 saat kaldı ve okulda öğrenci olmadığı için okula uğramadan gitti. Müfettişi yolcu ettikten sonra okulun kapılarını kapamak için okula girdiğimde 41 öğrenci, önlüklerini giymiş, kızlar saçlarını taramış, sessiz bir şekilde müfettişi bekliyorlardı!

Bu benim için gurur verici bir sonuçtu. Daha önce hiç bir şey söylemeden, ilk kez okulu açtığım bir köyde, henüz ilkokulun birinci sınıfında ve üç aylık öğrencilere sorumluluk aşılamıştım!

Sayın Hocam, bizleri kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Sayın Nilüfer hanım, ilginize ben teşekkür eder, sanat dolu günler dilerim.