Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Meclis Kütüphanesi, Dr. Erol YILMAZ

Bu sayımızdan itibaren, E-Bültenimizde Ankara’daki bilgi merkezlerini tanıtmayı hedefledik ve ilk olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi Müdürü Sayın Dr. Erol Yılmaz’la ilk söyleşimizi gerçekleştirdik. Yoğun çalışmasına rağmen bizi kabul etti. Kendisine teşekkür ediyoruz.

SÖYLEŞİ: SERHAT BAYTUR
e-mail: sbaytur@atilim.edu.tr

“…Başarı, mevcut koşullar içinde, o koşulları ve mevcut hammaddeyi sistemli ve planlı bir şekilde kullanarak en iyi ürünü ortaya koyabilmektir. Temel şartları ise, iyi niyet, bardağın dolu tarafını da görebilmek, sabırlı davranmak, planlı olmak ve çalışmak, çalışmak, çalışmaktır…”

Sayın Yılmaz, öncelikle iş yoğunluğunuza rağmen bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bundan böyle, E-bültenimizde Ankara’daki bilgi merkezlerini tanıtmayı amaçladık ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesinden başlamak istedik, buradaki görevinize de yeni başladınız. Öncelikle sizi tanıyalım.

1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun oldum. Aynı yıl aynı bölümde başladığım yüksek lisans öğrenimimi 1996 yılı Şubat ayında; 1997 yılında yine aynı bölümde başladığım doktora öğrenimimi 2003 yılı Haziran ayında tamamladım. Tabii o tarihte bölümlerimizin adı değiştiğinden girişimiz 1987 yılında Kütüphanecilik Bölümü ile olurken, 2003 yılında ayrılışımız Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü’nden oldu.

Mesleğe 1994 yılı Mart ayında Yükseköğretim Kurulu Dokümantasyon Merkezi bünyesinde, uzman kadrosunda görev alarak başladım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi’nde görev almaya başladığım döneme kadar da mesleğimi burada sürdürdüm.

Henüz lisans öğrencisiyken, geceleri Başbakanlık Basımevi’nde işçi olarak çalışmama ve dolayısıyla zaman darlığına rağmen, mesleki toplantılara ve sivil toplum faaliyetlerine ilgi duyduğum için hem Kütüphane Haftaları başta olmak üzere, mesleki toplantılara katılmaya çalışıyordum hem de Türk Kütüphaneciler Derneği’ne gidip geliyordum.

Çok sevdiğim mesleğimi akademide yani teorisyen olarak yerine getirmeyi çok istiyor ve bunu daha birinci sınıftan başlayarak dillendiriyordum. Tabi söylemek kalmıyor, kendimi de gerek akademik başarı olarak gerekse de araştırmacılık anlamında yetiştirmeye çalışıyordum. Herkes nasıl çalışır bilemem ama ben derslere ve verilen her bir seminer ödevine beni biraz daha geliştiren ve dolayısıyla ilk hedefim olan araştırma görevliliğine biraz daha hazırlayan, yaklaştıran bir araç olarak bakıyordum. Hiç ara vermeksizin mastır ve doktoraya devam edişim de biraz bundandır. Ancak, ayrıntısına girmek istemediğim için kısaca belirtmek isterim ki, tüm gayretlerime rağmen yetersiz görülmüş olmalıyım ki, bunun zeminini bulamadım.Buna karşın, sanki akademinin içerisindeymişçesine bilimsel çalışmalarımı sürdürmeye gayret ettim. Halen de çalışmalarımı sürdürmeye çalışıyorum.

Meslekteki tüm gelişmeleri, yenilikleri ve konuları izlemeye çalışmakla birlikte, mesleğimizde kullanıcı ve personel olarak insan unsuru üzerine eğilmeyi, kütüphane sistemini özellikle bu iki unsur açısından irdelemeyi ve değerlendirmeyi tercih ettim. Bu nedenledir ki, bilgi merkezlerinde yönetim, halkla ilişkiler, toplam kalite yönetimi, hizmet kalitesi, kullanıcı memnuniyeti, personel memnuniyeti vb. konularla ilgili okumayı, araştırmayı ve genel olarak söyleyecek olursak bu konularda yoğunlaşmayı tercih ettim.

Ne zamandır bu görevdesiniz (TBMM Kütüphanesi Müdürlüğü) ve beklediğiniz bir görev miydi?

“…görevin özellikle akademik düzeyde, paralelinde de uygulamada eğitim ve öğreniminin görülmesinin ehliyet sahibi olmanın gereklerinden olduğuna inanırım. Bunun yanısıra kamuda belli görevlere atanabilmenin temel şartlarından birinin de 10 yıl ve üzerinde hizmetinin bulunması gibi bir koşulun varlığı da ortada… Bir cümleyle “bekliyor muydunuz” sorusuna dokunacak olursam da, oturarak ve elindeki diplomaya bakarak, “hizmet yılım arttıkça nasıl olsa atanırım” diye beklemeyerek, her gün mesleğin gelişimi ve kurumuna yansıması noktasında bir şeyler yapmaya çalışıldığında beklentinin de kendiliğinde oluştuğunu düşünüyorum…”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane Müdürlüğü’nü sekiz aydır yürütmekteyim. Beklediğim bir görev miydi? Kısaca söylemek gerekirse, evet.

Açacak olursam, ülkemiz koşullarında pek çok örneğini gördüğümüz ve fakat soracak olursanız da hiç kimsenin onaylamadığı atanma biçimleri bir tarafa bırakıldığında, her işe liyakat sahibi, ehliyet sahibi atamaların yapılmasını doğru bulan bir kişiyim. Bunun için de hem o görevin özellikle akademik düzeyde, paralelinde de uygulamada eğitim ve öğreniminin görülmesinin ehliyet sahibi olmanın gereklerinden olduğuna inanırım. Bunun yanısıra kamuda belli görevlere atanabilmenin temel şartlarından birinin de 10 yıl ve üzerinde hizmetinin bulunması gibi bir koşulun varlığı da ortada. Tüm bunları bir araya getirerek değerlendirme yaptığımda, kamuda yirminci yılımın birkaç gün sonra biterek yirmibirinci yılıma başlayacağımı, meslek alanımda lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenim gördüğümü, mensubu olmaktan onur duyduğum TBMM’den önce Yükseköğretim Kurulu Dokümantasyon Merkezi’nde yaklaşık 11 yıl mesleğimi icra ettiğimi, mesleğimizin en büyük ve köklü sivil toplum örgütü olan Türk Kütüphaneciler Derneği bünyesinde ve Türk Kütüphaneciliği dergimizde Genel Başkan Yardımcılığı, Genel Yönetim Kurulu Üyeliği, Halkla İlişkiler Sürekli Grubu Kurucu Başkanlığı, Yayın Kurulu Üyeliği ve Editör Yardımcılığı gibi rollerde aktif görev aldığımı, bunların dışında başta Kütüphane Haftaları olmak üzere çeşitli organizasyonlarda düzenleme kurulları içerisinde bulunduğumu; ayrıca ulusal ve uluslararası çeşitli mesleki toplantılarda bildiriler sunduğumu, konferanslar verdiğimi, televizyonlarda canlı yayın programlarına meslek uzmanı olarak katılarak mesleğimi temsil etmeye çalıştığımı, hakemli ve hakemsiz olmak üzere, hem meslek dergimiz Türk Kütüphaneciliği’nde hem de çeşitli gazete ve dergilerde mesleki konularda yazılar yazdığımı ve doktora tezimin biraz daha genişletişmiş hali olmakla birlikte, yanılmıyorsam bir ilk olan “Bilgi Merkezlerinde Toplam Kalite Yönetimi” adlı kitabın yazarı olduğumu belirterek yürüttüğüm görevle ilgili liyakat konusunda değerlendirmeyi okurlarınıza bırakmak istiyorum.

Bir cümleyle “bekliyor muydunuz” sorusuna dokunacak olursam da, oturarak ve elindeki diplomaya bakarak, “hizmet yılım arttıkça nasıl olsa atanırım” diye beklemeyerek, her gün mesleğin gelişimi ve kurumuna yansıması noktasında bir şeyler yapmaya çalışıldığında beklentinin de kendiliğinden oluştuğunu düşünüyorum. Sadece siz değil, sizi bilen ve çalışmalarınızı izleyenler de (hocalar, kütüphane yöneticileri, meslektaşlar vs.) böyle bir atamanın her an olabileceğini düşünüyorlar. Öyle ki, gerek müdür yardımcılığı gerekse müdürlük görevine atandığımda kutlamak amaçlı olarak iletişim kuruduğum meslek camiamızın üyeleri –pozisyonları çok farklı olmakla birlikte- bu atamaların zaten beklenen bir şey olduğunu özellikle vurgulamışlardır. Kısacası böyle bir şeyi bekliyordum, en azından ümit ediyorum. Çünkü mesleğimi çok seviyor ve gerek teorik gerekse pratik anlamda sürekli bir şeyler yapmaya çalışıyordum. TBMM’de olmasam ve bu göreve layık görülmemiş olsam, başka bir kurumda da olsa böyle bir atamayı bekliyordum.

Mesleki alanda ne gibi hedefleriniz vardı, bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

“…bilim alanımda başarılı bir akademisyen olmak, hem ülkem hem de evrensel anlamda bilim ve meslek alanıma katkıda bulunmak, yenilikler için araştırmalar yapmak ve insanlık alemine bu şekilde katkıda bulunmak. Belki daha sonra idari görevlerde de bulunarak başka açılardan mesleğime katkı sağlamak. Ama olmadı, olamadı. Yine yukarıda belirttiğim gibi, yetersiz bulunduğumu, ehliyetsiz kabul edildiğimi düşünmekten ve mesleğime uygulama içerisinde katkıda bulunmaktan başka seçeneğim olmadığına göre, ileriye bakarak bu pozisyonda bir şeyler yapmak zorundayım. Belki bu şekilde biraz daha çalışarak yeterlilik aşamasına gelebilirim…”

Yukarıda da belirttiğim gibi, Kütüphanecilik Bölümü’ne başladığım daha ilk sene hatta ilk dönem ben akademisyen olacağım, araştırmacı olacağım, bilim adamı olacağım demiştim. Öyle ki, bunu neredeyse tüm sınıf arkadaşlarım biliyordu, hatta alt ve üst sınıflardan da bilenler varmış. Varmış diyorum, bir örnekle belirteyim; uzun yıllar sonra, bir hocamız Anadolu’da bir kütüphaneyi ziyaret ettiğinde, ortamda bulunan bir kişinin anlatımıyla, üst sınıflardan bir arkadaş, “Erol bölümün kadrosunda görünmüyor, kendisi mi girmek istemedi, ya da alınmadı mı, oysa akademisyen olmayı çok istiyordu” vb. şeyler söylemiş. Bir de benim yaşadığım olayı anlatayım. Mezun olduktan yaklaşık 10 yıl sonra karşılaştığım bir sınıf arkadaşımın “ne var ne yok, hayat nasıl gidiyor?” şeklindeki giriş cümlelerinin hemen başında sorduğu ilk soru “doçent oldun mu?” şeklindeydi; “Bölüm’e girdin mi, girdiysen şimdiye kadar neler yaptın, doktoran bitti mi?” vs. değildi. Doğrudan “doçent oldun mu?” dedi. Belli ki geçen zamanı düşündü, “mezun olur olmaz girdiyse, şimdiye kadar doçentlik aşamasına gelmiştir” diye düşündü herhalde.

Birinci hedefim buydu. Yani bilim alanımda başarılı bir akademisyen olmak, hem ülkem hem de evrensel anlamda bilim ve meslek alanıma katkıda bulunmak, yenilikler için araştırmalar yapmak ve insanlık alemine bu şekilde katkıda bulunmak. Belki daha sonra idari görevlerde de bulunarak başka açılardan mesleğime katkı sağlamak. Ama olmadı, olamadı. Yine yukarıda belirttiğim gibi, yetersiz bulunduğumu, ehliyetsiz kabul edildiğimi düşünmekten ve mesleğime uygulama içerisinde katkıda bulunmaktan başka seçeneğim olmadığına göre, ileriye bakarak bu pozisyonda bir şeyler yapmak zorundayım. Belki bu şekilde biraz daha çalışarak yeterlilik aşamasına gelebilirim.

Sizce başarı nedir ve başarılı olmanın (hayatta ve iş yaşamında) koşulları nelerdir?

Başarı, mevcut koşullar içinde, o koşulları ve mevcut hammaddeyi sistemli ve planlı bir şekilde kullanarak en iyi ürünü ortaya koyabilmektir. Temel şartları ise, iyi niyet, bardağın dolu tarafını da görebilmek, sabırlı davranmak, planlı olmak ve çalışmak, çalışmak, çalışmaktır.

Bize TBMM Kütüphanesi’ni tanıtır mısınız? Farklı bir kitleye hizmet veriyorsunuz. Farklı hizmetleriniz olsa gerek. Bunlarla ilgili bilgi verebilir misiniz?

“…Meşrutiyet Dönemi’nin Ayan ve Mebusan Meclislerinde kurulmuş olan kütüphanelerden, kütüphanemize intikal eden 5.000 cilt kitap, gazete, dergi ve tutanak “Meclis-i Ayan Kütüphanesi” ve “Meclis-i Mebusan Kütüphanesi” damgasını taşımaktadır. 1916 tarihli “Meclis-i Mebusan İçtüzüğü”nde Kütüphane, idari teşkilat içinde özel komisyona bağlı bir hizmet birimi olarak yer almıştır…Koleksiyonda, yaklaşık 300 bin civarında kitap, Türkçe ve yabancı dil gazete ve dergilerden oluşan 55 bin cilt süreli yayın ve 6700 rulo mikrofilm yer almakta; bunların yanı sıra, 30 adet günlük gazete ve yaklaşık 300 dergi (süreli yayın) güncel olarak hizmete sunulmaktadır…”

TBMM Kütüphanesi milletvekillerinin yasama, denetim ve temsil faaliyetleri çerçevesindeki görevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyabilecekleri her türlü bilgi kaynağını sağlayarak, Parlamento’nun çalışmalarına bilgi hizmeti desteği vermekle görevli bir bilgi merkezidir. Kütüphane bu çerçevede, milletvekillerine, yasama görevleri çerçevesinde güvenilir, doğru ve tarafsız bilgi hizmetleri sunmaktadır. Sunulan hizmetlerin içeriği şu şekilde özetlenebilir:

Kütüphane Hizmetleri: Kitaplar, gazete ve dergiler, referans kaynakları, TBMM Genel Kurul tutanakları ile diğer bilgi kaynaklarını organize etmek ve hizmete sunmak.

Dokümantasyon Hizmetleri: Gazete ve dergiler ile TBMM Tutanak Dergisi’nin içerik analizlerini yapmak ve tam metin olarak bilgisayar ortamında hizmete sunmak.

Enformasyon Hizmetleri: Veritabanları hazırlamak, güncelliklerini sağlamak ve bunları etkin bir şekilde hizmete sunmak.

Meşrutiyet Dönemi’nin Ayan ve Mebusan Meclislerinde kurulmuş olan kütüphanelerden, kütüphanemize intikal eden 5.000 cilt kitap, gazete, dergi ve tutanak “Meclis-i Ayan Kütüphanesi” ve “Meclis-i Mebusan Kütüphanesi” damgasını taşımaktadır. 1916 tarihli “Meclis-i Mebusan İçtüzüğü”nde Kütüphane, idari teşkilat içinde özel komisyona bağlı bir hizmet birimi olarak yer almıştır.

TBMM döneminde, kütüphane kurulmasına dair bir önergenin 28 Eylül 1920 tarihinde kabulü ile kurulmuştur. 21 Aralık 1960 tarihinde resmen hizmete açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi binası, daha önceki iki meclis binasından farklı olarak, başlangıç aşamasında parlamento binası olarak planlanmış; bu planlama çerçevesinde Kütüphane için de özel bir hizmet alanı olarak bugün Kütüphane’nin hizmet verdiği alan düşünülmüştür.

Kütüphane’de verilmekte olan bilgi hizmetlerinden aşağıda sıralanan kullanıcı grupları yararlanabilmektedir;

TBMM üyeleri,
TBMM dışından atanmış bakanlar,
Eski TBMM üyeleri,
TBMM kadrolu, sözleşmeli ve geçici görevlendirilen personeli,
Milletvekili danışmanları,
TBMM’nin emekli personeli,
TBMM Koruma Müdürlüğü ile Muhafız ve Tören Tabur Komutanlığı personeli,
TBMM içinde hizmet veren diğer kurumların personeli,
Parlamento Muhabirleri Derneği’ne üye basın mensupları,
Dış araştırmacılar.

Dış araştırmacıların kütüphane ve bilgi hizmetlerinden yararlanabilmelerinin temel şartı, aranan bilgi kaynağının veya istenilen bilgi hizmeti türünün başka bir kütüphane veya bilgi merkezinde bulunmamasıdır. Bu durumdaki araştırmacılar başvurduklarında, en çok 30 günlük çalışma izin talebi Kütüphane Müdürü tarafından TBMM Kütüphane Kurulu’na iletilmekte, uygun görülmesi durumunda bir geçici kimlik kartı çıkartılarak hizmet verilmektedir. Bu süre gereklilik durumunda bir kez daha uzatılabilmekte; ayrıca bu kullanıcı grubu bilgi kaynaklarından sadece kütüphane içerisinde yararlanabilmektedirler. Bu araştırmacıların bir günlük kısa araştırmalarında ise, Kütüphane yönetiminin uygun görmesi ve yararlanma belgesi vermesiyle hizmet verilebilmektedir.

Türkiye’nin en zengin koleksiyonlarından birine sahip olan Kütüphane’nin koleksiyonunun çekirdeğini, 1908 – 1920 yılları arası dönemi kapsayan İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Ayan ve Mebusan Meclislerinde kurulmuş olan kütüphanelerden intikal eden 5000 cilt kitap, gazete, dergi ve tutanaklar oluşturmaktadır.

Koleksiyonda, yaklaşık 300 bin civarında kitap, Türkçe ve yabancı dil gazete ve dergilerden oluşan 55 bin cilt süreli yayın ve 6700 rulo mikrofilm yer almakta; bunların yanı sıra, 30 adet günlük gazete ve yaklaşık 300 dergi (süreli yayın) güncel olarak hizmete sunulmaktadır.

Biraz da geleceğe dönük planlarınızdan da söz edelim?

“…Meclis Genel Kurul tutanaklarının elektronik ortamda erişilebilir olması projesini… ayrıca büyük bir proje olarak, yaklaşık 17 milyon sayfadan oluşan çok geniş gazete koleksiyonumuzu hizmet alımı yöntemiyle dijitalleştirmeyi ve öncelikle Parlamentomuz olmak üzere, bilim ve araştırma dünyasına sunmayı planlıyoruz…”

Geleceğe bakacak olursak, göreve geldiğimiz son sekiz aylık dönem içerisinde en önemli gelişmelerden birisi olarak Kütüphane’nin web sitesini kurarak ülkemizde ve tüm dünyada TBMM Kütüphanesi’nin varlığını çok daha fazla fark edilir kıldık. Bununla ilgili olarak da çok güzel ve yararlı geribildirimler aldık. Sitemiz 20 Ağustos 2007 tarihinden itibaren Internet aleminde yerini almış durumdadır.

Yine aynı gün daha önce var olmayan bütünleşik kütüphane otomasyon programı ihtiyacının çözümü olarak, -çalışmalarına Haziran ayı sonunda başladığımız- KOHA Bütünleşik Kütüphane Otomasyon Programı’nı hayata geçirdik. Şimdi bu programı tamamen kütüphanemize özgü durumları kapsar şekilde geliştirme çalışmalarını sürdürüyoruz.

Kısa bir süre içerisinde basılı ve elektronik seçimli bilgi yayımı hizmetini kuracağız.

Bir başka yenilik olarak, Meclis Genel Kurul tutanaklarının elektronik ortamda erişilebilir olması projesini çok kısa bir süre sonra öncelikle Intranet ardından da Internet’ten hayata geçireceğiz. Tutanakların dijitalleştirilmesi sonuçlandırılmış durumdadır ve bazı küçük detaylar üzerinde çalışılmaktadır.

Yine bir başka proje olarak, Kütüphane’yi sadece kitap ödünç alınan verilen veya fotokopi alınan bir yermiş gibi algılamanın ötesine taşımak adına, çeşitli kitap sergileri, toplantılar vb. faaliyetlerle hem Meclis hem de meslek camiamız içerisinde fazlasıyla hak ettiği pozisyona yükseltmeye çalışacağız. Bu konudaki çalışmalarımız da sürmektedir.

Öte yandan elektronik kütüphane yolunda kimi uygulamalarımız da mevcut. Bu doğrultuda, şimdilik katalog kayıtları içerisinde yer vermek üzere, kitapların ön kapak, arka kapak, içindekiler sayfası ve kaynakça bölümlerinin dijitalleştirilmesi işlemleri sürdürülmekte olup, kısa bir süre sonra da telif problemi olmayan eserlerin tam metin dijitalleştirilmesi çalışmalarına başlamayı planlıyoruz.

Ayrıca bu doğrultuda büyük bir proje olarak, yaklaşık 17 milyon sayfadan oluşan çok geniş gazete koleksiyonumuzu hizmet alımı yöntemiyle dijitalleştirmeyi ve öncelikle Parlamentomuz olmak üzere, bilim ve araştırma dünyasının kullanımına sunmayı planlıyoruz.

Kısacası, kütüphanemizin tanınırlık ve kullanılırlık düzeyini artırmaya yönelik çeşitli çalışmaları birer birer hayata geçirmeyi planlıyoruz.

Ülkemizde bilgi hizmetlerinin düzeyini değerlendirelim biraz da…Toplumumuzda okuma alışkanlığının düşük olması bu düzeyin yüksek olmasını gerektiriyor kuşkusuz. Ama olumsuz yönde de etkiliyor olsa gerek… Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bu düzeyi yükseltmek için ulusal anlamda bir şeyler yapılıyor mu sizce? Yapılmıyorsa neler yapılmalı?

Okuma alışkanlığının düşük olması, bilginin fark edilirliğini ve dolayısıyla gereksinim duyulan bir nesne olduğunun kabulünü engelleyen çok önemli bir unsur. Ancak bunun bilgi kullanımını etkileyen tek unsur olduğunu ya da en önemli unsur olduğunu söylemek güç. Biz biliyoruz ki, gerçek anlamda okuma alışkanlığı olmayan birçok insan bilgiyi tüketiyor, üretiyor, kısacası bilgiyi yoğun bir biçimde kullanıyor. Her iki olgunun da, yani hem okuma alışkanlığının hem de bilgi kullanma alışkanlığının kazandırılması konusunda bir şeyler yapılıyor mu sorunuza gelince, yapıldığını görüyor ve fakat yetersiz buluyorum. Zaman içerisinde birçok hükümette olduğu gibi, son iki hükümet döneminde de bu konuda çeşitli çalışmalar yapıldı, yapılıyor. Bunu hem mesleğimle ilgisi dolayısıyla hem de kendi yakınımdaki ilk ve orta öğrenim düzeyindeki kişilerden biliyorum. Örneğin, seçilen yazarlar ve seçim yöntemleri üzerinde pek çok tartışma yapılmış olsa da 100 Temel Eser Projesi okuma alışkanlığı konusunda önemli katkılar yaptı. Kütüphanemize bu eserler noktasında yapılan taleplerdeki artış ve gazetelerin bu eserleri vermek için yarışa girmiş olması ve eserler içerisinde yer alıp da telif problemi olmayanların çeşitli yayınevleri tarafından sıkça basılması bunu doğrular yöndedir.

Bilgi kullanımı konusunda bir gösterge olarak da, birkaç yıldır öğrencilere performans ödevi veriliyordu ve bu, kitap vb. bilgi kaynaklarının kullanımını, dolayısıyla bilgi kullanımını ciddi oranda artırıyordu. Ancak kimi haylaz öğrenciler sadece Internet kaynaklı hazır ödevleri verdikleri ve bazıları anne-babalarına yaptırdıkları ve öğretmelerin de -belki de çaresizlikten- kabul ettikleri ödevlerin tespit edilmesiyle, performans ödevleri okulda yapılacak olan performans görevlerine dönüştürüldü.

Bunlar önemli gelişmeler ama ne yazık ki yeterli değil. Bunun kalıcı, kurumsal ve etkili olması için özellikle ilköğretimin kelimenin tam anlamıyla yeniden yapılandırılması, o güne kadar ilköğretim diye öğrenilmiş olan her şeyin silinmesi, beynin boşaltılması ve o şey hiç yokmuş gibi yeniden planlaması ve organize edilmesi gereklidir. Varılacak nokta ise, çocuğun daha anasınıfında yani okulöncesi öğreniminde öğrenmeyi, öğrenme araçlarını, öğreticiyi sevmesi, üretmenin ne demek olduğunu bilerek hazzına varması, bunun da ötesinde eğlenerek, eleştirerek, sorgulayarak öğrenmesinin sağlanması olmalıdır. Bu ilk ve ortaöğrenimde de aynı felsefeyle sürdürülmelidir. Böyle bir temel öğrenimden geçmiş bireyin elinden ne kitabı ve bilgiyi alabilir ne de bilgiyi kullanmasının önünde durabilirsiniz. Ekmeğini, suyunu ve kendisini örten elbiseyi nasıl alamıyor ve almaya kalktığınızda sert tepkilerle karşılaşıyorsanız; kitabı, kalemi ve bilgiyi almaya kalktığınızda da aynı tepkiyle karşılaşmanız çok güçlü bir olasılıktır. Aksi halde zorla okur, zorla araştırır, notunu alır sınıfını geçer, mezun olunca da arkadaşlarıyla bir araya gelerek kitap yakma partileri düzenlerler ve hangi meslekte ilerlerse ilerlesin (tabii ÖSS’de başarılı olabilirse) sadece kendi mesleğinde okur ve yazar.

Kurumunuzu da bu bağlamda değerlendirirsek neler söyleyebilirsiniz? Yani kurumunuz hangi düzeyde hizmet veriyor? Bir derleme kütüphanesi olmanız avantaj sağlıyor mu size?

Kütüphanemiz yukarıda saydığım grupların yanısıra idari personel ile milletvekillerinin eş ve çocuklarına da hizmet veriyor. Programlı bir şekilde okuma alışkanlığı ve enformasyon okuryazarlığı programımız olmamakla birlikte, kimi küçük ve nokta vuruşlu çalışmalarımız da yok değil ve önemli sonuçlar ve geribildirimler de alıyoruz.

Derleme kütüphanesi olmamız koleksiyonun genişliği noktasında bir avantaj, ancak depo sistemi ile hizmet vermemiz ve deponun da uzun yıllardır yapılmamış olan envanter ve ayıklama çalışmalarına bağlı olarak tamamen dolmuş olması yayın seçimini olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak Haziran ayında yapmış olduğumuz envanter sonrasında şu günlerde sürdürmekte olduğumuz ayıklama çalışması neticesinde daha fazla serbest okuma kaynaklarını edinebileceğimizi ve dolayısıyla hedef kitlemizin merakını kışkırtacak yeni yayınlarla onların okuma gereksinimlerine daha üst düzeyde cevap verebileceğimizi düşünüyorum.

Bir de üniversite kütüphanelerine değinelim…Üniversite kütüphanelerinin durumunu nasıl görüyorsunuz? Bu konuda epey fikir sahibi olduğunuzu düşünüyorum.

“…Üniversite kurumunun, hizmetinde bulunduğu ülkenin demokratik, sosyolojik, bilimsel ve ekonomik anlamda motor gücü olduğuna inanırım. Pek çok gelişmiş ülkede durum böyleyken, ne yazık ki, ülkemizde gerçek anlamda bunu pek göremiyoruz… Ülkemizin en köklü, en güçlü ve uluslararası planda da en başarılı üniversitelerinden birinin Rektörünün kütüphaneyle ilgili gereksinim bazlı bir öneriye, “şu kampüsteki kaldırımları bir halledelim, kütüphaneye de sıra gelecek” dediğini duyduğumda kulaklarımı yalancılıkla suçlamış, zavallı kulaklarıma uzun süre inanmamıştım…”

Üniversite kurumunun hizmetinde bulunduğu ülkenin demokratik, sosyolojik, bilimsel ve ekonomik anlamda motor gücü olduğuna inanırım. Pek çok gelişmiş ülkede durum böyleyken, ne yazık ki, ülkemizde gerçek anlamda bunu pek göremiyoruz. Doğrudan bir iki örnekle bunu açıklayayım. Bir üniversite rektörü veya öğretim üyesi bilimsel bir çalışmasında yaptığı alıntıları göstermiyor, bu uluslararası düzeydeki ilgili kurum tarafından ispat ediliyor, üstelik web sitesinde tüm dünyaya örnek gösteriliyor ve fakat buna rağmen ülkemizde koordinasyon kurulu pozisyonundaki kuruma (YÖK) bu söylendiğinde, “yok canım o kadar büyütülecek bir şey yok, üstelik sadece bir elkitabında kullanmış bu bilgileri” diyebiliyorsa; ülkede üniversite rektörü olma sürecine üniversitesindeki öğretim üyelerinden sadece birinin (rakamla 1) oyunu alan aday ile 35’inin, 79’unun veya 100’ünün oyunu alan kişiler yarışıyor ve 1 oy alan kişi rektör olarak atanabiliyorsa; ya da demokrasi anlamında daha acısı olmak üzere, sivil toplumun en güçlü seslerinden biri olması gereken üniversite orduyu göreve çağırıyorsa, üzgünüm bu yapı bünyesinde yer alan kütüphane de bir biçimde pay sahibi oluyor ve üniversitenin beyni / kalbi olma yolunda biraz yavaş ilerliyor. Ülkemizin en köklü, en güçlü ve uluslararası planda da en başarılı üniversitelerinden birinin rektörünün kütüphaneyle ilgili gereksinim bazlı bir öneriye, “şu kampüsteki kaldırımları bir halledelim, kütüphaneye de sıra gelecek” dediğini duyduğumda kulaklarımı yalancılıkla suçlamış, zavallı kulaklarıma uzun süre inanmamıştım.

Toplam kalite yönetimi (TKY) ilgili çalışmalarınız da var. Kurumunuzda bunu uygulama olanağı buldunuz mu?

“…Kalite öyle bir süreçtir ki, karşılığını en net biçimde hem personelinizin hem de hizmetinde bulunduğunuz “müşteri”nin gözlerindeki pırıltıda, dudağındaki tebessümde ve şikayet için değil çayınızı içmek için gelmesinde bulursunuz. Bu geçekleştiğinde bir de bakarsınız ki, duvarlarınızda ve panolarınızda da bir kalite belgesi asılmış. Olay budur…planlarımız arasında kısa dönemde personele, sonrasında da kullanıcılarımıza memnuniyet ölçekleri uygulayarak çıkacak sonuçlara göre yol haritası hazırlamayı hedefliyoruz…”

Kalite konusu, ülkemizin son yıllarda özellikle özel sektörde epeyce yol aldığı, kamu/ devlet kurumlarının ise tüm gayretlerine rağmen ne yazık ki, sınıfta kaldığı bir bakir alan. Kütüphaneciliğimiz de hemen hemen aynı çizgide. Özel üniversitelerde kalite, hizmet kalitesi, müşteri memnuniyeti vb. teorik ve pratik çalışmaların sayısı günden güne artsa da kamu üniversitelerinden bu anlamda pek ses duyulmuyor. Belki de benim kulaklarım pek duymuyor (keşke olsa da ben bilmiyor olsam).

Her şeyden önce şunu bilmekte yarar var ki, kalite insanda başlar insanda biter. İnsanınız kaliteli ise, hizmetiniz ve ürününüz kaliteli olur. Bunun yolu, nasıl alındığı belli olmayan kalite belgelerini alarak duvarlarınıza asmakla da olmuyor, kimse kusura bakmasın.

Kalite öyle bir süreçtir ki, karşılığını en net biçimde hem personelinizin hem de hizmetinde bulunduğunuz “müşteri”nin gözlerindeki pırıltıda, dudağındaki tebessümde ve şikayet için değil çayınızı içmek için gelmesinde bulursunuz. Bu geçekleştiğinde bir de bakarsınız ki, duvarlarınızda ve panolarınızda da bir kalite belgesi asılmış. Olay budur.

Kurumumda kısmen uygulamaya başladık. Şöyle ki, yakın zaman öncesinde TBMM genelinde kalite çalışmaları başlamış ve sürdürülmekteydi. Bir süre önce de hem gıda kalite belgesi olan HACCP, hem de genel anlamda kalite belgesi alınmasıyla sonuçlandı. Kimi eleştiriler olsa ve süreç içinde bazı yanlışlıklar/ eksiklikler olsa da, kalite konusuna duyarlı bir kişi olarak söylüyorum ki, bu belgeler kesinlikle hak edilerek alındı. Hem kamu kurumu hem de hem de Meclis gibi milletvekillerinin ve milletin günde onbinlere varan buluşmasının olduğu bir kurumda gelinen nokta bir tek kelimeyle özetlenebilir: Başarı.

Kütüphanemizde de bu çalışmalara eşlik edilmekte, bu doğrultuda toplantılar düzenlenmekte, işlemlerimiz ve yeni uygulamalarımız belgelenmekte ve her aşamada kalite çalışmalarına uyum için gayret gösterilmektedir. Ayrıca planlarımız arasında kısa dönemde personele, sonrasında da kullanıcılarımıza memnuniyet ölçekleri uygulayarak çıkacak sonuçlara göre yol haritası hazırlamayı hedefliyoruz.

Kurumsal anlamda uluslararası ilişkileriniz ne düzeyde? Diğer parlamento kütüphaneleriyle işbirliği yapıyor musunuz? Yurtiçinde de farklı kurumlarla işbirliği çalışmalarınız var mı?

Yurtdışında IFLA, LIBER (Avrupa Araştırma Kütüphaneleri Birliği) ve APLAP (Asya Pasifik Ülkeleri Parlamento Kütüphaneleri Birliği) üyesiyiz.

Geçmiş yıllarda toplantılarına katılım sağlanmış. Bunun ötesinde 2002 APLAP Konferansı’na Kütüphanemiz dolayısıyla ülkemiz ev sahipliği yapmış. Ben de bu yıl Polonya’da gerçekleştirilen LIBER 2007 toplantısına katılarak kütüphanemizi temsil etmeye çalıştım. Bildiğiniz gibi, LIBER 2008 Koç Üniversitesi’nin ev sahipliğinde ülkemizde yapılacak ve biz de TBMM Kütüphanesi olarak mümkün olan en geniş katılımla programa destek vermeye çalışacağız. Önümüzdeki günlerde Amerikan Bilgi ve Belge Merkezi’nin uluslararası bir programında dördü kütüphanemiz personeli olan 12 TBMM personeli ile yer alacağız.

Ulusal anlamda, meslek camiamızda kütüphanemize düşen her türlü görevi yerine getireceğimiz ilişkilere açık olduğumuzun bilinmesini isterim. Şu, bir süre önce Türk Kütüphaneciler Derneği önderliğinde başlatılmış olan ve şu sıralar sürmekte olan 44. Kütüphane Haftası çalışmalarına TKD Genel Başkanı personelimiz olmasına rağmen ikinci bir meslektaşımızla destek vermeye çalışıyoruz. Başka görevler verilir ve işbirliği ortamları olursa da memnuniyetle elimizi değil kafamızı taşın altına koyarız.

Bu görüşme için çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Ben de size teşekkür ediyor, şahsınızda kütüphanenize ve gerekse üniversitenize tüm çalışmalarında başarılar ve kolaylıklar diliyorum.