Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

Atatürk ve Ankara Özel
 

ANADOLU AJANSI’NIN KISA ÖYKÜSÜ

ATAMIZI ANDIK

ANITKABİR

LATİFE HANIM VE ATATÜRK

ATATÜRK’ÜN KİTAP SEVGİSİ


 

 

ANADOLU AJANSI’NIN KISA ÖYKÜSÜ

YAZI MAKİNASINDAN VBI’A (Vertical Blanking Interval)

“…Ben gerek yoldaki gerek o sabah kadınlarla konuşmamızı hatırlayarak hemen Yunus Nadi Bey’le yolda konuştuğumuz ajans meselesini açtım. Ne harici dünya, ne memleketin içi milli hareketin manasını anlamamışlardı. Çünkü bu hususta haber alamıyorlardı. Bunu Yunus Nadi Bey’le ANADOLU AJANSI olarak başlamayı konuştuğumuzu anlattım….”

“…Bu noktalar üzerinde anlaştıktan sonra (Yunus Nadi Bey’in orada hemen çıkarmaya hazırlandığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine de yardım etmek istediğini Mustafa Kemal Paşa söyledi. Ben, bir yazı makinesi lazım olduğunu söylediğim zaman, bunu Osmanlı Bankası’ndan temin edeceğini vaat etti…”

Tarih, 30 Ekim 1918… Osmanlı İmparatorluğu savaştan yenik çıkar ve Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalar. İmzalar, Osmanlı Devleti adına Bahriye Nazırı Rauf Bey, Büyük Britanya adına Amiral Arthur Gough-Calthorpe tarafından Limni adasının Mondros Limanı’nda demirli Agamennon zırhlısında atılır.

Tarih, 16 Mart 1920… İstanbul İtilaf Devletlerince işgal edilir ve Meclisi Mebusan kapatılır. Ardından İstanbul’u işgal eden müttefikler ile Damat Ferit Paşa arasında yapılan anlaşmayla Türkiye Havas Reuter adında bir ajans kurularak yabancılara haber imtiyazı verilir. Ajans, 27 Mayıs 1919 tarihinde “Bütün (Şura=Padişahlık Danışma Kurulu) üyelerin Türkiye’nin büyük devletlerden birinin koruyuculuğunu sağlamak düşüncesinde oldukları ” haberini geçer. Bu haberden çok rahatsız olan Mustafa Kemal, 15-20 Ekim tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ikinci büyük kongresinde bu konuyu dile getirir.

Tarih, 31 Mart 1920…Aralarında Yunus Nadi ve Halide Edib’in de bulunduğu aydınlar Ankara’ya doğru yola çıkarlar. Geyve’de (Şimdiki adıyla Pamukova) bir araya gelen Yunus Nadi ve Halide Edib mola verdikleri sırada aralarında geçen konuşmaları, Yunus Nadi şöyle aktarıyor.

“Mart 31, sene 1920. Geyve’ye muvasalatımızın dördüncü günü ve üçüncü sabahıdır. Bugün Ankara’ya doğru yolumuza devam edeceğiz, çünkü beklediğimiz Halide Edib hanım kafilesi dün akşamüstü Geyve’ye geldiler. Halide Edib Hanım ile ancak Akhisar istasyonundaki bir mola sırasında ayaküstü biraz görüşebildim.

“…gider gitmez bir ajans teşkilatı kuralım, o vasıta ile dahile ve harice söyleriz.

- Birinci şart Hanımefendi. Sonra tabii bunun teferruatı gelir; mesela ilk merhalede neşriyat, ki başlı başına teşkilata ihtiyaç gösterir. Sonra propagandanın envaı…

- Tabii sıra ile hepsi yapılır. Fakat benim fikrimce ilk iş ajans olmalıdır. Hatta isterseniz adını burada koyuverelim: Mesela Türk Ajansı, mesela Ankara Ajansı, mesela Anadolu Ajansı… daha da bulunabilir.
- Bana (Anadolu Ajansı) en iyi bir isim gibi görünüyor.

- Bana da öyle. Değil mi, evvela kendini ve mümkünse bütün vatanı kurtaracak olan Anadolu’dur. O halde kararımızı vermiş olalım: Anadolu Ajansı.

- Evet Anadolu Ajansı hanımefendi…”

Halide Edib, Ankara’ya ulaştıktan sonra Mustafa Kemal’i Yunus Nadi ile aralarında geçen konuşma hakkında bilgilendirir. Halide Edib aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarıyor ;

“…Ben gerek yoldaki gerek o sabah kadınlarla konuşmamızı hatırlayarak hemen Yunus Nadi Bey’le yolda konuştuğumuz ajans meselesini açtım. Ne harici dünya, ne memleketin içi milli hareketin manasını anlamamışlardı. Çünkü bu hususta haber alamıyorlardı. Bunu Yunus Nadi Bey’le ANADOLU AJANSI olarak başlamayı konuştuğumuzu anlattım. Teklifimiz, bu ajans haberlerini telgrafhanesi olan her yere göndermek ve olmayan yerlere de camilere ilan halinde yapıştırmaktı. Bundan başka da, dünya efkarını anlamak için İngilizce ve Fransızca gazetelerin en mühimlerini zamanında getirtmekti. Bu gazetelerin başında, Manchester Guardian, Times ve Lloyd George’un fikrini yayımlayan Daily Cronicle vardı… Bu noktalar üzerinde anlaştıktan sonra (Yunus Nadi Bey’in orada hemen çıkarmaya hazırlandığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine de yardım etmek istediğini Mustafa Kemal Paşa söyledi. Ben, bir yazı makinesi lazım olduğunu söylediğim zaman, bunu Osmanlı Bankası’ndan temin edeceğini vaat etti…”

Tarih, 6 Nisan 1920…Mustafa Kemal Anadolu Ajansını kurar ve bir genelge ile iç ve dış kamuoyuna ilan eder. Haber Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde de yer alır. Tarihi Genelge’de altı çizilen en önemli bölüm “havadis” değil “en doğru havadis” cümleleridir.

…Ve ajans, 12 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın karargahı konumundaki; şimdi Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü olan Ziraat Mektebin’de kurulur ve çalışmalara başlanır. Yine aynı tarihte AA, görevine başladığını ve haberlerin yer aldığı ilk yayınını yapar .

Anadolu Ajansı ile ilgili ilk yasal düzenleme 7 Haziran 1920 tarihinde yapılır ve Antalya, Trabzon ve Zonguldak’ta ilk “İstihbarat Odaları” açılır. …Ve… Amerika’nın İstanbul’daki yüksek komiseri Tuğamiral Mark Lambert Bristol, içinde AA bültenlerine yer verdiği kriptoyu ülkesine gönderir.

ANADOLU AJANSI’NIN KURUCULARI

İLK YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
Ağaoğlu Ahmet Bey
Mahmut Bey (Soydan)
Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)
Falih Rıfkı (Atay)
Ruşen Eşref (Ünaydın)
Alaeddin Bey
Ethem Hidayet (Akımsar)

YÖNETİM KURULU’NA ÜYE OLMAYAN KURUCULAR
Kemalettin (KAMU)
Tevfik Kamil (KOPERLER)
Yusuf Hikmet Bayur
Enver Nurettin Bey

VE MÜJDELİ İLK HABER …

TARİH, 5 EYLÜL 1921… AA’da Genel Müdür Yardımcılığı yapan Salih Süreyya Fehmi Kalabay, Sakarya Muharebesi’nde Polatlı cephesinden gelen “Düşmanın mukavemeti kırılmıştır” telgrafını çoğaltarak haberi AA’dan geçti.

BUGÜNKÜ ANADOLU AJANSI

31 Mart 1920 yılında kurulabilmesi için istenen yazı makinası….Ve Paşa, Osmanlı Bankası’ndan temin edeceğine söz veriyor.

SÖZ VERİYOR … Çünkü o yıllar yokluk yılları, malzemelerin hemen temin edilemediği sıfırdan başlanan yıllar.

Tarih, 5 Aralık 2007…Aradan 87 yıl geçiyor…

Anadolu Ajansı, bugün Ankara-Maltepe’deki son teknolojiyle donanmış yeni binasında, haber ve fotoğraflarını TRT’nin televizyon yayını üzerinden VBI (Vertical Blanking Interval) sistemle ileterek uydu teknolojisiyle hizmet vermekte, haber ve fotoğraflarını kendi uydusundan sunmakta. Ajans Kasım 2002 de, Türk Standartları Enstitüsünden “TS-EN-ISO 9001 Kalite Belgesi” alan ilk iletişim kuruluşudur.

Anadolu Ajansının bugün yurt içinde 14 bölge, 30 da büro müdürlüğü; yurt dışında ise 20'si temsilcilik olmak üzere 30 merkezde muhabirleri bulunuyor. Son bir yıllık dönemde özel bültenin benzer çalışmaları dışında tüm bültenlerinden toplam 482 bin 442 haber ile günde ortalama 400 fotoğraf yayına koyan AA, genel bülten ve il bülteni haber sayısını geçen yıla oranla yüzde 8 artırdı. AA'nın geçen yıl 400 bini bulan arşivindeki fotoğraf sayısı da 560 bin dolayına yükseldi. Görüntülü haber hizmetini de yoğunlaştıran AA, canlı yayın araç sayısını ikiye çıkardı; günlük görüntülü haber sayısı da 70'e ulaştı.

İŞTE ANADOLU’NUN KÜÇÜK BİR KASABASINDA AYDIN KAFALARDA FİLİZLENEN VE ATATÜRK’ÜN DESTEĞİYLE GELİŞEN BİR KURULUŞUN KISA ÖYKÜSÜ.





ATAMIZI ANDIK

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 69. yıldönümü nedeni ile 10 Kasım 2007 Cumartesi günü Üniversitemiz Mühendislik Fakültesi Cevdet Kösemen Konferans Salonunda “Anma Töreni” düzenlendi.

Çok sayıda Atılım mensupları, öğrenciler ve davetlilerin katıldığı anma töreni; Sarı Zeybek Filminin gösterimiyle başladı. Saat 09.05 Saygı Duruşu ve ardından İstiklal Marşının koro eşliğinde söylenmesinden sonra Üniversitemiz Mühendislik Fakültesi Mekatronik Öğrencisi Ayşe Buket Uğur söz aldı …İlke ve devrimlerinden ödün vermeyen, laik, İnsan haklarına saygılı, araştıran ve üreten bir gençlik olarak yetişip Türkiye'nin bilimsel ve teknolojik gelişimine katkıda bulunacağımıza söz veriyoruz; dedi.

Aşağıda öğrencimiz Ayşe Buket Uğur’un konuşma metni yer alıyor.

Sayın Konuklar, Sevgili Öğrenci Arkadaşlarım

Bugün Türk Milletini bağımsızlığa kavuşturan, Onu çağdaş Batı uygarlığı düzeyine çıkaran Atatürk'ü anıyoruz. Her yıl 10 Kasımda, onun büyüklüğünü giderek daha iyi anlıyoruz.

1. Dünya Savaşı'nda yenik düştükten sonra, aydınlarımızın Anadolu’ya çevirdiği karamsar gözler, Mustafa Kemal gerçeğini gördüler. Mustafa Kemal ortaya çıkarak “Bir tek karar vardır. O da Ulusun egemenliğine dayalı kayıtsız ve şartsız bir Bağımsız bir Türkiye Devleti kurmaktır” diyor.

Artık yol belirlenmiştir. Hedef gösterilmiştir. Çağlar boyu özgür yaşamış, özgürlüğün simgesi olmuş bir toplum, ölüm-kalım savaşı verecektir. Dünyada her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlığa sahip olduğu ölçüdedir. Bu amaçla, Mustafa Kemal ve arkadaşları, özgürlük adına, vatan aşkıyla yola çıkmıştır. Ulu önderin uyandırdığı bilinç ışığında Anadolu insanının gönlüne atılan bağımsızlık tohumları yeşermiş ve gelişmiştir.

Mustafa Kemal, milli kuvvetleri etken, milli mücadeleyi hakim kılmıştır. Yaşayan gerçek asıl adını almış, ulusal egemenlik gerçek ifadesini Cumhuriyette bulmuştur. Artık savaş kazanılmış düşman yurttan atılmıştır.Ancak bu yeterli değildir. Atatürk, ikinci kurtuluş savaşını başlatmıştır. Bu savaş, ulusu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma savaşıdır. O, halk kaynağından devrim ilkelerini örmüş, orta çağ düzeninden çıkış yollarını belirlemiş, yoksulluğa ve geriliğe karşı savaşmıştır.

Atatürk devrimlerinin büyüklüğü onun sadece bugüne değil, yarına da ışık tutmasından kaynaklanır. Onun devrimlerinin amacı, belli bir hedefe doğru yol almaktadır. Dinamik bir karakter taşır. Atatürk, ulusumuzu çağdaş uygarlığa eriştirecek bilimsel, teknik ve sosyal kalkınmanın ilkelerini belirlemiş ve bu amaca yönelik akılcı atılımlar yapmıştır.

Çağdaş uygarlık bilimin gücüne inanmaktır. Atatürk, Türkiye Cumhuriyetim çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmanın bilimden geçtiğini vurgulamıştır. Atatürk Türkiye'sinin her gencide yaşadığı çağın gereklerine uymak zorundadır.

Atatürk'e inanmak ve onu sevmek, onun düşüncelerini benimseyerek onun özlediği güçlü Türkiye’yi yaratmak için çalışmak demektir.Ona inanmak ve onun yolunu izlemek, doğrunun, güzelin ve çağdaşın yanında olmaktır. Atatürk’ü anlamak, onun düşüncelerini uygulamak gerekir. çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın tek anahtarı Atatürk'ü anlamaktır. Atatürk, aramızdan ayrılmasına rağmen, düşünceleriyle, inkılaplarıyla, her şeyden önce yarattığı Cumhuriyet’le dimdik ayaktadır. Milletleri, istenilen amaçlara ancak bilinçle, sevgiyle sarılmış gençler ulaştırabilir.

Atatürk'ün kurup gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet bir yaşama biçimi ve hedeftir. Bu çağdaş uygarlığın bilimine, teknolojisine, ekonomisine, üretimine; refahına ulaşma; onu adil bir biçimde paylaşmak ve yaşamaktır. Türkiye, Atatürk'ün açtığı ışıklı yolla çağdaş dünyayı kucaklamıştır.

Atatürk'ün, arkadaşlarının ve aziz şehitlerimizin bize emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumanın, her Türk vatandaşı için temel bir görev; olduğunun bilincindeyiz. Dahası, bilim ve akıl mirasını sahiplenmenin engin gücüyle var oluşunu sürdüren; bu mirasın hakkını vererek çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaya; kimi alanlarda onu da aşmaya çalıştığını, inançla ve gururla söyleyebilen bir gençlik olarak; barışın egemen olduğu bir dünyada, kardeşlik ve huzur içerisinde yaşamak istiyor, bugünlerimizi kime borçlu olduğumuzu asla unutmuyoruz.

Günümüz bir bilim ve teknoloji dünyası olarak kabul edilmektedir. Bilgi patlaması. bilimsel ve teknolojik alanda kaydedilen hızlı değişme ve gelişmeler nedeniyle, günümüz; bilgi ve iletişim kısaca "bilişim" dönemi olarak kabul edilmektedir. Ekonomik teknik olgularla bilgiye ulaşmak kolaylaşmış, ancak geleneksel değerleri zorlamaya başlamıştır. Küreselleşme karşısında ulusal değerler ve kültürler de korunmalıdır. Biz Atatürk gençleri olarak milli kültürün tarihi ve kültürel bir miras olduğu milli kültür donanımı olmadan evrensel kü1türde yer alınamayacağı bilincindeyiz.

Sevgili Atatürk

Türk gençliği olarak dünyanın hızla değiştiğini ve bu değişime ayak uydurulması gereken bir çağda yaşadığımızı biliyoruz. Bize düşen sorumluluğun farkındayız. Bizlere asıl armağan edilenin, özgürlük ve bağımsızlık olduğunun bilincindeyiz. Bizlerden beklenen, birlik ve beraberliğimize her zaman sahip çıkmamızdır.

Bilgi ve becerilerimizi arttırarak ülkemizi gelecek kuşaklara taşıyacağımıza ve bu kutsal emaneti bizden sonra geleceklere en iyi şekilde aktaracağımıza;

İlke ve devrimlerini özümsemiş, yasalara saygılı, demokratik ve özgürlükçü, 21. yüzyılda her türlü hurafe ve çağ dışı düşüncelere kapa1ı, her türlü bilimsel, kültürel, sanatsal ve sosyal yeniliğe açık araştıran, sorgulayan, üreten, yaratan insanlar olarak; yetişmek için her türlü çabayı sarf edeceğimize, bilgi toplumunun gerektirdiği nitelikte insan olarak yetişeceğimize;¬ İlke ve devrimlerinden ödün vermeyen, laik, İnsan haklarına saygılı, araştıran ve üreten bir gençlik olarak yetişip Türkiye'nin bilimsel ve teknolojik gelişimine katkıda bulunacağımıza;

SÖZ VERİYORUZ

Ardından Üniversitemiz öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Reşat Öztürk söz aldı.

“Bizleri ümmetten millet olma bilincine yükselten, teba olmaktan kurtaran; vatandaş konumuna çıkartan, Misak-i Milli’yi büyük oranda gerçekleştiren, batılı devletlerin silah, para, siyasal desteği ile ülkemize saldıran işgal ordularını yenen, aziz Atatürk‘ün eseri ve anısı önünde saygı ile eğiliyorum. En büyük eserim dediği Cumhuriyet, kuruluşundan bu yana bugünkü kadar iç ve dış tehdit altında olmamıştı. Cumhuriyeti geleceğe taşıyacak hedefler belirleyemiyoruz. Günübirlik yaşıyoruz. Gelecekle ilgili gerçekçi projeler ortaya koyamıyoruz. Vizyonumuz yok. Bugünlerde sıkça şu soru soruluyor. Atatürk olsaydı, ülke sorunlarını nasıl çözerdi: Tarihimizi bilip tarihsel olaylardan ders alabilseydik, Atatürk‘ü anlayacak düşünsel olgunluğa erişebilseydik, onun yöntemlerini sorunlara nasıl yaklaştığını, ülkeyi nasıl yönettiğini algılasaydık, sorunlarımızı nasıl çözebileceğimizi de bilirdik.

Mustafa Kemal Hitlerin iktidara geldiği günlerde Amerikan Genel Kurmay Başkanı General Mc.Arthur’a ‘’Ufukta yeni bir dünya savaşı görünüyor. Biz bu savaşa katılmamalıyız. Bu savaştan karlı çıkacak olan ABD ile SSCB‘dir’’ diyor. Daha 2. Dünya savaşı olmamış savaşın çıkmasına 9 sonuçlanmasına 14 yıl var. Paşam böylesine geleceği gören bir lider ve hesap adamıydı. 1933 de Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip‘e ‘’Aynştayn ‘ı Türkiye’ye getirin .Ne gerekiyorsa yapın ’’diye talimat veriyor. Bu büyük düşünmenin bir işareti, vizyon sahibi olmanın ifadesidir. Cumhuriyeti kuranlar devletin saygınlığına nasıl itibar ediyorlardı? Mustafa Kemal İngiliz donanmasının Ege‘de karasularımızı ihlal ettiğini haber alır. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’yü çağırır karasularımızın ihlalini sorar. Bakan önemli bir hadise değil, karasularımıza girip çıkmışlar, bir saldırı olmamış deyince; Mustafa Kemal ‘’İngiliz donanması egemenlik haklarımıza bağımsızlığımıza saldırmıştır”, diyerek ne yapması gerektiği konusunda Bakanı yönlendirir. Tevfik Rüştü, İngilterenin Ankara büyükelçisini bakanlığa çağırtır. Elçiyi sıradan görevliler bakanın odasına getirirler. Elçi bakanın odasına girer girmez Tevfik Rüştü yüksek sesle “İngiliz donanmasının karasularımızı ihlalini kabul edemeyiz. Bu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik haklarına saldırıdır. Bağımsızlığımızı İngiltere ihlal etmiştir. Derhal uluslararası teamüllere göre gereken yapılmalıdır’’ der. Elçi Londra ile görüşüp gerekeni yaparız sözleri ile Dışişleri Bakanlığından ayrılır. Ne mi olur? Londra Türk karasularına yanlışlıkla girildiğini bir daha böylesi bir bir ihlalin olmayacağını, Türkiye‘nin toprak bütünlüğüne, saygılı olduklarını, Türkiye’nin egemenlik haklarını tanıdıklarını belirten bir özür yazısı göndermişlerdir. Askerimiz yaralanmamıştır, yanlışlıkla Türk askeri öldürülmemiştir. Mehmet‘in kafasına çuval da geçirilmemiştir. Türk toprakları muhabere alanına çevirilmemiştir. Karasuları ihlal edilen Türkiye’den özür dilenmiştir. Özür diletenler, devletin nasıl idare edileceğinin sırrını bilen erdemli bir kadro idi. Atatürk ‘ün devleti böyle güçlü ve etkiliydi.

Atatürk döneminde uluslararası ilişkilerden belirleyici idik İtalya Habeşiştanı, Arnavutluğu işgal etmiş, yeni Roma imparatorluğunu kurma çabası içinde idi. Türkiye ile İngiltere Akdenizde bir savaşın çıkması halinde yardımlaşma deklarasyonu imzalamışlardı (Mayıs 1939). Almanya Türkiye’yi yanına çekmek için 12 adaların Türkiye‘ye verilmesini gündeme getirmişti. Almanya ile İtalya işbirliği anlaşması yapmıştı .24 Mayıs 1939‘da Roma’daki yabancı elçiler, bu işbirliği anlaşmasının kutlama törenine çağırılmışlardı. Salon hıncahınç dolu idi. İtalya Dışişleri bakanı Duçe’nin damadı Kont Ciano salonda Türkiye Büyükelçisi Hüseyin Ragıp Bayur‘a doğru sinirli bir şekilde yürümektedir salonda çıt çıkmıyordu. Herkes kaygı ile Kont Ciano‘ya bakıyordu. Kont herkesin duyabileceği yüksek bir sesle: ’’Duçe 12 Ada düşleri kurduğunuzu duymuş. Bu bize iyi bir fırsat verir. İtalya böylelikle Kilikya‘nın hesabını yeniden görmek amacıyla zevkli bir Anadolu gezisi yapabilir’’ der. Atatürk’ün elçisi Ciona‘yı bastıracak bir ses tonuyla: –Buyurun bekleriz! Anadolu‘ya düşmanca gelen her büyük oradan ikinci sınıf devlet olarak gider. Bizi korkutan tehditler değil; böyle bir fırsatın elden kaçmasıdır.’’ Bu sözler karşısında Kont‘un rengi kül keser saraydan çağrıldığı bahanesiyle salondan ayrılır .

Sevgili Gençler

Atatürk’ün Büyükelçisi böylesine özgüven sahibi idi ve devletinin çıkarlarını savunma konusunda sözünü esirgemiyor, dünya‘ya korku salan Mussolini yönetimine unutamayacakları bir ders veriyordu. Bu millet Kuvay-ı Milli ruhu ile bu devleti kurmuştu . Bu ruh, devleti her ortamda koruma-kollama idi. Sivas yöresinde kazılan tünelin ağzı heyelandan kapanır. İçeride kalanları kurtarmak için faaliyetler başlar. İçerisi karanlık ve soğuktur. Yanıbaşlarında rayların altına döşenen travers kütükleri yığılıdır. Yoksalar aydınlanıp ısınacaklar. Biribirlerini yitirmemek için elele tutuşur üşümemek için ‘’Demiryolu bizimdir. ’’temposu ile halay çekerler. Onlara göre devletin malı kutsaldır . Devletin malı amacı dışında kullanılamaz. Devletin malı heba edilemez. Bu ruh Kuva-yı Milli ruhudur. Bu anlayışla cumhuriyet yükselişe geçirildi. Atatürk‘ün despot bir yönetici olduğu iftirası atılır. 1931 Atatürk’ün sofrasında MEB Esat Bey; Dr Reşit Galip de vardır. Esat bey Mustafa Kemal’in hocasıdır. Reşit Galip Esat Beyin bakanlık uygulamalarını beğenmez, eleştirir. Mustafa Kemal bu konuyu uzatmayalım, kapatalım der. Reşit Galip bu inkılap ve zihniyet meselesidir. izin verirseniz, düşüncemizi söyleyelim, diyerek eleştirilerine devam etti. M. Kemal bu sert eleştiriler karşısında yorgun görünüyorsunuz, gidip dinlenin der. Reşit Galip: Burası milletin sofrasıdır. Kovulmamalıyım Kendimi iyi hissediyorum, kalkmam diye cevaplar. Mustafa Kemal o halde biz kalkalım. Masayı beyefendiye bırakalım diyerek sofrayı terk eder. Paşaya karşı gelmek, sofrada istenmeden konuşmak neymiş Reşat Galip görür dedikoduları kulaktan kulağa fısıldanır. Ne der biliyormusunuz? M. Kemal M. E. B. Esat Beye teşekkür eder, siz yoruldunuz dinlenin der. Reşit Galip’i çağırır, seni Milli Eğitim Bakanı yaptım diyecek kadar eleştiriye açık, hoşgörülü bir dehadır. Yarınlarımızı emanet edeceğimiz genç beyinler, T.C. Devletini kuran kadrolar onca sıkıntılara katlanarak bugünleri bizlere armağan ettiler. Bugün ülkü ve rejim iç ve dış tehdit altında. Bu tehditleri boşa çıkarmak, devletimizi sonsuzluğa kadar yaşatmak için emperyalizmin oyununu bozmak bizim biribirimize kenetlenmemize birbirimizi sevmemize ve demokrat davranışlar geliştirmemize bağlıydı. 1970’li yılların ortalarında Oramiral Hilmi Fırat, Almanya’ya sipariş edilen savaş gemisinin teslim töreni için Hamburg‘a gider. Törenden sonra onuruna yemek verilir. Üstdüzey bir Alman subay: Hristiyanlığın Asya‘ya yayılmasına siz engel oldunuz. Slavların sıcak denizlere açılmasını siz önlediniz. Sizler 50 milyonsunuz. Karnınız tok, sırtınız pek olursa, 50 milyon silah olursunuz. Bu dünyanın dengesini bozar. Bunu dostlarınız da istemez. Sizler alacağınız yardımlarla yaşar durumda olmalısınız. Hiçbir zaman ayaklarınızın üzerinde durmamalısınız. Hep dizlerinizin üstünde yaşamalısınız. Bunun içinde Türkler sürekli bir kargaşa içinde olmalılar. Bunun nasıl olacağını soruyorsanız söyleyeyim: Bu Abaza, bu Çerkez, bu Gürcü bu Laz bu Kürt bu Arap diyerek biribirinize kırdırırız. 70 lerde söylenilen bu plan, bugün uygulanmaya başlanmış. Bu planlarla Türkiye’yi güçsüz, etkisiz, borç batağına sürükleyip bitirmek istiyorlar. Akıllı olun, mantıksal davranın, duygularınız denetim altına alın ki Emperyalizmin maşası olmayasınız. Türkiye Cumhuriyetini kuran o mübarek ekip, yurtta barışı, evrende barışı sağlamak; onur ve gurur içinde yaşamak için Türklük ilkesini benimsemişlerdir. Türklük bir kavga aracı değil, bir yaşam biçimidir. Bu görüş, Türk’ü bir ulus adı olarak kabul etmiştir. Türklük, bir nüfüs cüzdanı sorunu değilidir; Cumhuriyeti kuran halktır. Bu topraklar, bu halka vatan olmuştur. Türk ulusu tarihsel ve sosyolojik bir olgudur. Bu coğrafyada yaşayan, yaşamaktan zevk alan, bu ülkeyi kalkındırmak için çaba gösteren her bireyi bu ulus, asıl ve asil vatandaşı olarak bağrına basmıştır. Vatan Kavramı, bu bilinçle şekillenmiştir. Türk kavramı, bir bölgecilik, ayrımcılık hareketi olmayıp bütünleşme, kardeşçe yaşama isteminin sembolü olmuştur. Ne mutlu türküm diyene özdeyişi bu düşüncenin ifadesidir .”

 

Konuşmaların bitiminden sonra, Üniversitemiz Kültür Müdürü Mustafa Kömürcü yönetiminde 40 kişilik Hamoy Derneği Türk Halk Müziği korosu tarafından Atatürk Oratoryosu seslendirildi.

 

 

 

 

Duygulu anların yaşandığı konser şiirler ve Kurtuluş Savaşı anekdotlarıyla son buldu.

 

 

 

Konferans salonu fuayesinde açılan Sayın Gülseren SÖNMEZ’ e ait “Atatürk” konulu yağlı boya resim sergisi ile Atatürk Fotoğrafları sergisi de katılanların büyük ilgisini çekti.

 

 

[Sayfa Başı]

ANITKABİR 

TARİHÇE

Tarih 1940’lı yıllar… Ankara’nın BEŞTEPELER semti… M.Ö 12. yüzyılda Frig Uygarlığı’na ait tümülüslerin (mezar yapıları) bulunması nedeniyle bu adı almıştır. Bugünkü, Beşevler, Anıttepe, Beştepe ve Rasattepe. RASATTEPE’de 1940’lı yıllarda Rasat istasyonu (meteoroloji) kuruluydu ve bu nedenle bu adı almıştı.

1940’lı yılların başında Atatürk’e anıt-mezar yapılması için çalışmalara başlanır ve bir komisyon kurularak “Anıt-mezar Projesi” için yarışma açılır. Yarışmaya 47 Projeye katılır ama Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Orhan Arda’nın projesi, araziye uygunluğu ve milli konuyu daha başarılı ifade etmesi nedeniyle kabul edilir.

….Ve 9 Ekim 1944 yılında çalışmalara başlanır. Buradaki tümülüslerden çıkarılan eşyalar Etnoğrafya Müzesine taşınır. Anıtkabir’in inşası 9 yıl sürer ve 4 aşamalı olarak 1953 tarihinde tamamlanır.

Atatürk’ün vasiyeti ile ilgili bir anı o zamanın İçel Milletvekili Emin İnankur tarafından anlatılmıştır. “…Emin İnankur, eski bir öğretmendi. Atatürk, onu çok severdi. Ata çok defa onu yanına alır, şehri birlikte gezerlerdi. Gene bir gezide yolları Rasattepe’ye düşmüştü. Atatürk, şehrin buradan seyrettikten sonra Emin İnankur’a dönmüş ve: –Bu tepe ne güzel bir anıt yeri!…demişti...”

MİMARİ ÖZELLİKLER

Barış Parkı; Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” özdeyişinden ilham alınarak yapılmıştır.

Anıt Bloku: Atatürk’ün özlü sözleri bulunmaktadır.

İstiklal ve Hürriyet Kuleleri: Kabartmalar Zühtü Müridoğlu ve Hüseyin Özkan’ın eseridir. İstiklali savunan Türk milleti temsil edilmektedir.

Aslanlı Yol: Heykeller Hüseyin Özkan’ın eseridir. 24 tane aslan heykeli bulunmaktadır. Aslan heykelleri ile kuvvet ve sukunet temsil edilmektedir.

Mehmetçik Kulesi: Kabartma Zühtü Müridoğlu’nun eseridir.Cepheye gitmekte olan Mehmetçik’in evinden ayrılışı ve gururlu anne tasvir edilmiştir.

Müdafaa-i Hukuk Kulesi: Kabartma Nusret Suman’ın eseridir.İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç Türkiye’yi, onu kuruyan erkek figürü ise milleti temsil etmektedir.

Tören Alanı: 15.000 kişi kapasiteli ve 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir.

Bayrak Direği: Direk, Avrupa’daki tek parça çelik bayrak direklerinin en yükseğidir. Nazmi Cemal tarafından kendi fabrikasında imal edilmiştir.Direğin kaidesinde yer alan kabartmada; meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı barışı simgelemektedir. Kabartmalar Kenan Yontuç’un eseridir.

Anıtkabir Kitaplığı: Kitaplıkla ilgili geniş bilgi “Atatürk’ün Kitap Sevgisi” başlıklı bölümüzde verilmiştir.

Zafer Kulesi: Kulenin duvarlarında Atatürk’ün en önemli üç zaferinin tarihi ve zaferle ilgili özlü sözleri yazılıdır.

İsmet İnönü’nün Lahdi: İsmet İnönü, Anıtkabir’e 28 Aralık 1973’te Bakanlar Kurulu Kararı ile defnedilmiştir.

Barış Kulesi: Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesini dile getiren kabartma yer almaktadır. Kabartma, Nusret Suman’ın eseridir.

23 Nisan Kulesi: Kulenin iç duvarında 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını temsil eden kabartma yer almaktadır. Kabartma Hakkı Atamulu’nun eseridir.

Misak-ı Milli Kulesi:Kabartma Türk vatanının kurtarılması için içilen andı ifade etmektedir. Nusret Suman’ın eseridir.

İnkılap Kulesi: Kabartmalar Nusret Suman’a aittir. Meşaleler, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nu ve Türkiye Cumhuriyeti inkılaplarını simgelemektedir.

Cumhuriyet Kulesi: Anadolu Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in taptığı Atatürk’ün gerçek boyutlarında balmumu heykeli ve orijinal çalışma masası bulunmaktadır.

Mozole: Mozoleye çıkan 42 basamaklı merdivenlerin ortasında “Hitabet Kürsüsü” yer almaktadır.Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözü yazılıdır. Kürsü Kenan Yontuç’un eseridir.

Şeref Holü: Bronz kapılardan girilir. Sağda Atatürk’ün 29 Ekim 1938 tarihli Türk Ordusuna son mesajı, solda ise, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Atatürk’ün ölümü üzerine yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli taziye mesajı yer almaktadır. Girişin tam karşısında Atatürk’ün sembolik lahti yer almaktadır.

Mezar Odası:  Mozolenin zemin katında doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mezar odası Selçuklu ve Osmanlı Mimari stilinde sekizgen planlıdır. Mezar odasının ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. 

Müze: 21 Haziran 1960 tarihinde açılmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi Konulu Kabartma: İlhan Koman tarafından yapılan kabartma kompozisyonda yere oturan kadın “Vatan Ana”yı, diz çöken genç Sakarya MeydaN Muharebesi’ni kazanan Türk ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir.

Başkomutan Meydan Muharebesi Konulu Kabartma: Kompozisyonda yer alan köylü kadıni erkek çocuk ve attan oluşan grup milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Atatürk kabartmasında, Atatürk bir elini ileri uzatmış ve “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” diyerek Türk Ordusu’na hedefi göstermektedir. Kabartma Zühtü Müridoğlu’nun eseridir.      

ATATÜRK’ÜN NAAŞININ ANITKABİR’E NAKLEDİLİŞİ

İnşaatına 1944 yılında başlanan ANITKABİR 1 Eylül 1953 tarihinde biter ve 4 Kasım 1953 tarihinde naaşı Etnoğrafya Müzesinde açılır.

10 Kasım 1953 günü saat 09.00 da Etnoğrafya Müzesinden alınarak 136 genç asteğmenin çektiği top arabası ile Anıtkabir’e hareket edilir ve 12.50 de Şeref Holündeki katafalka konur. 

Cumhurbaşkanı olan Celal Bayar yaptığı konuşmada “Atatürk,  şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklarla gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk Milleti’nin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat”   der.

Resmi törenin bitiminde, Anıtkabir halkın ziyaretine açılır ve 70.000 kişi ziyaret eder.

KAYNAKLAR:

  1. Kültür Bakanlığı Anıtkabir Sayfası
  2. TSK Anıtkabir Sayfaları

 

[Sayfa Başı]

 

LATİFE HANIM VE ATATÜRK

 “Latife Hanım.. Aslında doğru olan  Latife Hanımefendi demektir ama, daha ilk  günlerden başlayarak toplum, onu Latife Hanım diye çağırdığı için biz de, bu geleneğe uyarak ondan "Latife Hanım" diye söz edeceğiz.

Ayazpaşa'daki baba evinde, üst katı alt kata bağlayan o görkemli merdivenin başında, Latife Hanım ve onu ziyarete gelmiş genç bir kız duruyordu. Kırmızı halı kaplı merdivenin en üst  basamağında, oymalı trabzan başını tutmuş olan ev sahibi yorgun, hüzünlü, düşünceli, genç misafiriyle vedalaşıyor ve bu hanım, büyük bir içtenlikle ve saygıyla Latife Hanımın elini öpüyor, Hanımefendi nedense bu eli uzun bir süre bırakmıyor ve sonra: 

 -  Beni mutlu ettin. Teşekkür ederim…iyi ki  geldin, diyordu.

- Rica ederim efendim. Asıl ben size teşekkürler borçluyum. Yarın Ankara’ya gidiyorum. Bana bir emriniz olabilir mi Ankara'da efendim?

Latife Hanımı bu soru uzun uzun düşündürüyor. Herhangi bir cevap vermeden genç kızın gözlerine, gözlerinden daha da çok sıcak yüreğine bakıyor.Dipten ve derinden dikkatle:

- Ankara'ya öyle mi? Kimbilir ne kadar  değişti koca Ankara. O şehri, öyle merak ediyorum ki, diyor. Evet. Demek bana  “bir istediğin var mı” diyorsun. Pekala. İşte sana bir sır; daha doğrusu bir emanet.. Yıllardan beri gerçekleştirmek istediğim bir şey vardı; cesaret edip kimseye söyleyemediğim.

- Emredin efendim. Ben size hizmete hazırım, biliyorsunuz. İkisi de çok heyecanlıydı nedense. Latife hanım gülümsemeye çalışıyordu.

- Estağfurullah. Sadece bir rica.. Ankara’da.. Bir çiçekçiden, bir tek kırmızı gül al lütfen. Ama bir tek. Onu Anıt-Kabre götür ve Mustafa Kemal’in mübarek kabrinde, yere bırak. Ayak ucuna. Kimden geldiğini o anlar, ama sen yine de, “Bunu Latife gönderdi” diye söyle! Bu iyiliği bana yapabilir misin?

- Nasıl yapmam? Elbette elbette, efendim. Emredersiniz.

- Hayır. Gerçekten, sadece rica ediyorum, lütfen.

O sabah, saatlerin henüz dokuzu gösterdiği bir sırada bu genç hanım Anıt Kabir merdivenlerini çıkıyordu usul usul. Elinde  taze ve kıpkırmızı bir gülle. Heyecanlı olduğu, hatta biraz da korktuğu, elindekini kimseye göstermek istemediği, arkadan ­­bakıldığı zaman bile ürkek yürüyüşünden belli oluyordu. Merdivenleri çıktığında alanda yoğun bir resmi kalabalık görmüş, o sebepsiz korkusu biraz daha artmıştı. Kalabalığın içinden zorla geçen görevliler, içeriye, gelen çelenkleri taşıyordu. Onlar işini bitirirken koyu renk elbiseler içindeki resmi ziyaretçiler giriş kapısından akarca­sına giriyordu, büyük bir sessizlik içinde. Genç kız bir an sebebi çokta belli olmayan bir paniğe kaptırdı kendini ve:

"Eyvah, beni dünyada içeri almazlar" diye düşündü üzülerek. Durdu, sezdirmeden sağa sola bakındı, yüksek rütbeli bir subay gördü yanıbaşında. Genç kıza heyecanını anlayan bir ifadeyle bakıyordu. İçgüdüleri, farkında olmadan onu kalabalığın içine ittiriverdi. Yüksek rütbeli subay şimdi onunla birlikteydi. Subay'a:

-İçerde.. kim var efendim, diye sorduğu zaman kendi sesinden bile ürktü genç kız. Ama subay hala ona gülümsüyordu. Usulca fısıldadı:

- Devlet Başkanımız.

Subay bunu haber verdikten sonra aceleyle yürüdü. Kalabalık genç kızı içeri itmeye devam etti. Nedense geri dönmeyi düşünüyor, ama artık bunun imkansız olduğunu da biliyordu. O anda yanında, ta yanı  başında Latife Hanımın hüzünlü sesini duydu:

- Lütfen! Lütfen!

Bu sesle, bir anda sebepsiz korkusu bitmişti kızın.

- Tabii efendim, diye fısıldadı, güçlü güçlü. Size söz verdim. Beni kimse yolumdan çevirmeyecek, diye de bağladı düşüncesini. Başını dikleştirdi, yürüdü, protokol kalabalığı ile birlikte Atatürk'e en yakın olan noktaya kadar gelebildi.  Dünyanın en doğal  işini yapıyormuş gibi, herkesten ayrıldı, elindeki gülü Atatürk’ün huzuruna bıraktı:

- Bunu size Latife Hanım gönderdi efendim, dedi.

Sonra geri geri çekilen genç kız, kalabalığın içine karıştı. Kimse ona engel olmamıştı. Saygı duruşu tamamlanıp Devlet Başkanı ve ardındakiler dışarı çıkmaya başlayınca o da bir rüyanın sonuna ulaşmış gibi kalabalığı izledi.

O gece, kaldığı otel odasındaki yatakta dönenip duruyor, uyuyamıyordu. Birara doğruldu, ışığı açtı, saatine baktı ve hayretle:

- Dört, daha çok erken ama, dedi.

Şimdi yatakta oturuyordu. Dizlerini karnına doğru çekip başını dizlerine dayadı, kollarıyla dizlerini sardı ve içinden konuştu usul usul:

- Acaba sana ne yaptılar kırmızı gül? Yüzlerce çelenk geldi üstüne. Ezilip kaldın mı? Yoksa biri seni fırlatıp attı mı, atabildi mi? Atamız seni kabul etti mi kırmızı gül? Belli ki sen, ona bir mesaj göndermiştin. O yalnız, mutsuz, pişman kadından. Yoksa benimle seni ne diye Anıt-Kabre yollayacaktı?

Uzun uzun düşündükten sonra bir karara varmıştı:

- En iyisi yarın gider ona bakarım, dedi. Görmeden olmaz. Görür, ne olduğunu anlar, haberi öyle götürürüm Latife Hanımefendiye.

Yastıklarını düzeltti. Artık kaygusu bitmişti:

- Bunu neden düşünemedim, diye sordu kendine ve:

- İyi oldu. Hadi bakalım, artık biraz uyuyalım, diye başını iki yastığın arasına sıkıştırdı.

 İçinden bir ses durmadan yineliyordu:

- Kırmızı gül. Bir tek kırmızı gül. Bir tek. Ama anlamlı, görkemli, sıcak. Gülümsedi ve uyudu. 

­Anıt Kabir' den içeri girerken yine sabahın erken bir saatiydi. Hemen hiç kimse yoktu  ortalıkta. Kapının önünde, bir gün önce gelen bütün çelenkler sıra sıra dizilmiş, açıkta duruyordu. Genç kadın, eşikte bir an durdu,çelenklere baktı. Anıt-Kabir’de, gece içerde çiçek bırakmadıklarını, hepsini açık havaya çıkardıklarını bilmiyordu. İçini çekti:

 - Koca çelenkleri bile dışarı çıkarmışlarsa, diye düşündü, bir tek kırmızı gül, ne oldu  kimbilir?

Hızlı hızlı yürüdü, içeri girdi, bir gün önceki yere kadar gitti. Kırmızı gül konduğu yerde, aynı güzellikte taze, capcanlı duruyordu. Genç kadın, gözlerinden akan tane tane  yaşlarla:

- Teşekkür ederim Atam, dedi. Çok teşekkür ederim. Çok.. onu kabul ettin demek ki.

Eliyle gözünden akan yaşı sildi. Artık İstanbul'a götürecek güzel bir haberi olduğunu biliyordu. Bu genç hanımın adı JALE TULGA’ydı.

İşte, en çok bu zarif ve anlamlı olay sebep oldu, bu kitabın yazılmasına.”

KAYNAK: Araz, Nezihe. “Mustafa Kemal’le 1000 Gün. 5. bs. İstanbul: Dünya Yayınları, 1996. 237 s. “Dünya Yayınları İnceleme Araştırma Dizisi:1”

[Sayfa Başı]

 

ATATÜRK’ÜN KİTAP SEVGİSİ

Gerçek zaferin uygarlık yolunda atılacak adımlarla gerçekleşebileceğini bilen Büyük Önderin kitap sevgisi, ölümüne kadar devam etmiştir.  Atatürk’ün kitap sevgisi, arkadaşlarının anlatımıyla , “Bir kitabı merak ettiğinde bitirmeden uyumadığını ya da pek az uyku aralığı ile okumaya devam ettiğini” öğreniyoruz. Bir başka anı da , 1933 yılbaşı gecesi kendisine yeni yıl armağanı olarak 3 kitap hediye eden Milli Eğitim Bakanı’na, “Bu anda duyduğum saadet büyüktür. Teşekkür ederim. Kendisinden ve diğer Vekillerimizden böyle armağanlar beklerim” diyerek kitap sevgisi vurgulamıştır. 1930’lu yıllarda Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü yaptırmaya karar verdiğinde de Mimardan özellikle tek istediği şey Kütüphanesinin büyük olmasıdır.[i]Atatürk’ün Çankaya’daki özel kitaplığında bulunan kitaplar, notları ve görüşlerinden oluşan koleksiyon Inkılap Kulesinde  1960 yılında Atatürk Özel Kitaplığı ve Atatürk Müzesiyle birlikte  kuruldu.   11 Haziran 2005 tarihinde yeniden düzenlenerek hizmete açılan müzenin 4. bölümü; modern müzecilik anlayışına uygun olarak yeniden düzenlenmiş ve böylece kitaplar daha özenli bir şekilde koruma altına alınmıştır[ii]. “Düşünce Adamı Atatürk” fikrinden ilham alınarak düzenlenen bu bölümde yerli ve yabancı ziyaretçilerimizin “Atatürkçü Düşünce Sistemi” nin ne olduğu ve bundan ne anlaşılması gerektiği hakkında bilgilenmeleri hedeflenmiştir. 26 Ağustos 2002 tarihinde açılan Kurtuluş Savaşı Müzesi ’nde Atatürk’ün askerî dehası vurgulanırken, burada ise “düşünce adamı” yönü vurgulanmaktadır. Sergi salonunun birinci ve ikinci vitrinlerinde başta “NUTUK” olmak üzere Atatürk’ün kendi yazdığı eserler, diğer vitrinlerde ise Atatürk’ün özel kütüphanesinde bulunan 3123 adet kitap konularına göre tasnif edilerek sergilenmiştir. Kitapların dillere göre dağılımına bakıldığında ağırlıklı olarak Fransızca ve Türkçe olduğu, bunun yanında İngilizce, Romence, Yunanca ve Latince kitapların da bulunduğu görülmektedir. Konu bazında değerlendirildiğinde ise ilk sırayı tarih, ikinci sırayı ise dil ve edebiyat almaktadır. Cumhuriyet Kulesi’nde olduğu gibi burada da dokunmatik bilgi cihazları bulunmaktadır.

 


[i] Atatürk’ün Kitaplığı;Türkiye Cumhuriyet’inin 83. yılı. Ankara: Cumhurbaşkanlığı, 2006.551 s.

[ii] Anıtkabir web sayfası

Site Haritası | Sayılar | Kütüphane Ana Sayfası | Atılım Üniversitesi | Ana sayfa | İletişim