Sayı:7/Yıl 2 Haziran/2007
ISSN: 1306-3472


Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

ERMENİLERİ ÇILDIRTAN AMERİKALI

YABANCILARIN GÖZÜYLE TÜRKİYE VE TÜRK TARİHİ
BİR AVUSTURALYA ASKERİNİN GÖZÜYLE,

ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA TÜRK KADIN SAVAŞÇILAR

Konuyla ilgili ilk belgesel bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. Örneğin, The Age adlı Avusturalya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde şu başlıkta bir haber yer almaktadır.

“Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avusturalyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”

Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır. Gerçi bu tür haberlerin Anzak askerlerinin, zor siper koşullarında, aylarca süren çarpışmaların yıpratıcı etkisinde geliştirdikleri hayal ürünü şeyler olduğu da düşünülebilir. Ancak, “Keskin nişancı Türk kadınları” ve “Türk kadın savaşçılarını” anlatan diğer asker mektupları da incelenip, birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlatılanların doğru olma olasılığının çok yüksek olduğu söylenebilir. Kısacası, Çanakkale Savaşları’nın daha birçok yönü, genç araştırmacılarımızın çalışmalarını ve aydınlatılmayı beklemektedir.

VE ERMENİLERİ ÇILDIRTAN AMERİKALI

Ermenileri Çıldırtan Amerikalı:

Kemalist Holdwater Ermenileri çıldırtan gizemli Amerikalı sanal âlemde gerçek kimliğini adeta devlet sırrı gibi saklayarak sürekli "Holdwater" takma adını kullanan New York’lu bir işadamı, kurduğu popüler bir internet sitesiyle, yıllardır sistematik biçimde soykırım propagandası yapan Amerikan Ermenileriyle Türkiye adına kıyasıya çarpışıyor. Bir Gazeteci, 2000'li yılların başlarından bu yana yayında olan "Uzun Ermeni Masalı" adli sitesi nedeniyle fanatik Ermenilerden sürekli olum tehditleri alan, yayınları her gün defalarca sabote edilen Holdwater'a ulaştı ve amacını sordu. Cevap kısa ve netti:

"Çünkü Türkler haklı. Bu iddia, yakin tarihin en büyük yalanıdır!"

Türkiye, uzun ve zengin tarihsel geçmişi sayesinde yalnızca "amansız düşmanlar" değil, yerkürenin her köşesinden bir yığın "gönül dostu" da kazanmış son derece özel ve ayrıcalıklı bir ülke. Türkiye’nin çoğu kez adını sanını dahi bilmediği bu gönül dostları Ankara’ya verdiği mücadelelerde sessiz ve derinden çabalarla desteklemekteler. "Holdwater", bunların en ilginç ve sıra dışı olanlarından biri.

Türkiye düşmanlarının gitgide arttığı bu uzak coğrafyada böylesine aykırı bir kişilikle karsılaşmak artik pek de kolay olmadığı için, Holdwater'in anlattıklarıyla ister istemez yetinmek durumundayız.

"Halen 50'li yaşlarımdayım. Annem ve babam 1940'larda ABD'ye göç eden iki Türk vatandaşıydı. Ben, 1950'lerde New York'ta doğdum. Ailem bu ülkeye kolay uyum sağlayabilmem ve diğer göçmenler gibi gettolarda kaybolup gitmemem için, bana çocukluğum boyunca Türkiye hakkında hemen hemen hiç bir şey anlatmadılar; hatta tek kelime Türkçe bile öğretmediler. Bilemiyorum, belki doğru, belki de yanlış yaptılar. Ben artik bunu onlarla tartışacak durumda değilim. Çünkü her ikisi de bu dünyadan göçtü. Türkiye’yi hayatim boyunca hiç görmedim ve tam bir Amerikalı olarak yetiştirildim. Zaten adım da bir Amerikalı adıdır. Çok unlu bir kolejden mezun oldum.Gençlik yıllarımda ticarete atıldım, sonrasında zengin ve saygın birine dönüştüm." "Pekiyi, bunca aile içi asimilasyondan sonra, Türk kökenlerinizi nasıl biliyorsunuz o zaman?" diye soruyoruz bu kez. "Tabii, her ne kadar silinmek istenen bir geçmiş de olsa, çocukluğumda evdeki konuşmalardan aslında Türkiye diye bir yerden geldiğimizi fark ediyordum. Bir de 'Selamünaleyküm', 'merhaba', 'günaydın" diye birkaç kelime kalmıştı aklımda. Bu gerçekle ilk yüzleşmem kolejdeyken oldu. Bir gün okuldaki panoya baktım, Ermeni gençler duvara bir propaganda afisi asmıştı. Türk bayrağının yıldızını Nazilerin gamalı hacına benzetmişlerdi ve o haçtan da Ermeni kani damlıyordu. Bu görüntü beni çok sarstı. Eve dönünce anneme 'Anne, Türkler gerçekten Nazilerden farksız bir millet mi? Onlar yüz binlerce suçsuz Ermeni'yi katletmiş, doğru mu? Eğer öyleyse, bizler de katil miyiz' diye sordum. Annem bana sarıldı ve üzüntüyle 'Sakın okulda diğer çocuklarla böyle tartışmalara girme, yoksa seni döverler, hatta okuldan bile atarlar. Onlar bizden güçlü, Türk olduğunu çevrenden daima sakla' dedi. Babamın da tepkisi buna yakin oldu. Ben ise annemin gözlerine sinen o korkuyu ömrüm boyunca hep hatırlayacaktım." Ailesi bile durumdan habersiz. Hayatini kazanana kadar bu konularda ortalık yerde pek fazla konuşmayan Holdwater, sonra iş-güç sahibi olmuş, evlenmiş ve rahata erince de tarih kitaplarına bir servet ödeyerek evinde hiç kimseye nasip olmayacak dev bir kütüphane kurmuş. Yıllar suren bir okuma ve araştırma surecinde Türk tarihini adeta yiyip yutan kahramanımız, bu faaliyetlerini sürdürürken çevresine karşı sürekli temkinli olmayı da hiç ihmal etmemiş."Esim ve çocuklarım bile benim bu uğraşlarım hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadılar. Çünkü ilerleyen yıllardaki gelişmeler anne ve babamın aslında ne kadar hakli olduklarını,

Ermenilerin ABD'de ne kadar güçlü bir azınlığa dönüştüğünü ve Amerikan toplumuna ne denli pervasızca yalan söylediklerini bana fazlasıyla gösterdi. Bu arada, Türk toplumunun Amerikan medyasındaki imajının -genelde Ermenilerin kışkırtmasıyla- ne kadar kötü olduğunu da üzülerek fark ettim. Ermeniler, ABD'de medya ve sinema endüstrisinin her kösesine sızmış durumdaydılar ve bu kişiler Türkiye’yi aşağılama yönündeki en küçük bir fırsatı bile kaçırmıyorlardı. Halen de öyledirler. Internet çağı başlayınca, daha önce broşürlerle yaptığımı bu defa siteyle yapmaya başladım. Ölene kadar da bu mücadeleyi sürdüreceğim." Holdwater'a göre Türk Devleti; gazeteleri, dergileri, sinemayı, televizyonu, sporu, edebiyatı, hatta diplomasi ve turizmle oluşan bireysel dostluk ilişkilerini bir bütün olarak karşı propagandada kullanmayı öğrenmediği surece, Ermeni yalanlarının karşısında ilelebet durabilme şansı olmayacak.

Ona göre, sağlıklı bir iletişim kurmanın imkansız olduğu bu gözü dönmüş topluluk karsısındaki en iyi savunma yöntemi "saldırı" ve Ankara da artik gerçek gücünü kullanıp atağa kalkmak zorunda...

ALİNUR VELİDEDEOĞLU, BILLY HAYES VE MIDNIGHT EXPRESS

8 yıl önce.
Cannes'da "Life is Beautiful" filmi gösteriliyor.
O müthiş film.
Hani sonradan Oscar aldı.
Davetliler arasında reklamcı Alinur Velidedeoğlu da var.
Pırıl pırıl, şahane bir hava.
Güneş, çapkın çapkın göz kırpıyor.
Davetliler, Carlton Oteli'nin plajındalar.
Pek çok milletten insan bir arada.
Alinur'un karşısında kırık ama sevimli bir Türkçe ile konuşan bir Amerikalı var.
Alinur da o gün son derece neşeli, fırsatı kaçırmıyor, espriyi patlatıyor:
"Sevgiliniz güzel miydi?"
"Hayır" diyor Amerikalı en ciddi haliyle, "İsterdim ama Türk sevgilim hiç olmadı..."
"Nasıl oluyor da kendinizi Türkçe bu kadar iyi ifade ediyorsunuz o zaman? Nerede öğrendiniz dilimizi..."
"Hapishanede" diyor adam.
"Ülkenizin hapishanelerinde beş sene yattım..."
Sessizlik.
Alinur soruyor:
"Hapse neden düştünüz?"
"Esrar kaçırıyordum, yakalandım... "
"Allah Allah yaşadıklarınız Midnight Express'in hikáyesine benziyor..."
*Amerikalı da, "Benzemiyor, ta kendisi!" diyor.
"Dünya küçüktür" dedikleri şey, bu olsa gerek.
Bir reklamcı olarak Midnight Express'in ülkemize verdiği zararın kolay kolay telafi edilemeyeceğine inanan Alinur Velidedeoğlu, hiç aklında yokken, karşısında filmin kahramanı Billy Hayes'i buluyor.
Ne var ki, olayı bizzat yaşayan kişi, yani Hayes, olan biteni filmden çok farklı anlatıyor.
"Bana Türk hapishanelerinde kötü davranılmadı" diyor, "Türkiye'deki cezaevlerini Amerika'dakilere tercih ederim."
Söz konusu filmin, kasten Türkleri karalamak için çekildiğini söylüyor.
En önemlisi de kendisinin öyle şeyler yaşamadığını anlatıyor.
Alinur birdenbire, "Bu bana aktardıklarınız kameraya da söyler misiniz?" diyor, "Madem Türkleri bu kadar çok seviyorsunuz. .."
"Hay hay" diyor Hayes, "Ben derdimi dünyaya anlatamadım, belki sayenizde sesimi duyururum... "
Ve Carlton Oteli'nin plajında, Alinur Velidedeoğlu'nun sorularını kamera karşısında yanıtlıyor.
Tekrar ediyorum, bunlar tam yedi yıl önce oluyor.
O röportaj, Türkiye'de yayınlanıyor.
Bu tabii Alinur'u kesmiyor, o istiyor ki bu gerçeği, bütün dünya öğrensin.
Bugüne kadar Midnight Express'i izleyip Türkiye hakkında olumsuz fikirlere sahip olanlar, meseleyi bir de olayın kahramanından farklı şekilde dinlesin.
CNN'i, ABC'yi, BBC'yi arıyor.
Söz konusu röportajı ulaştırmak istediğini söylüyor.
Cevap: "Çok teşekkür ederiz ama biz ilgilenmiyoruz. .."
Nedense Avrupalı ve Amerikalı hiçbir kanal Hayes'in anlattıklarını yayınlamayı kabul etmiyor.
Oysa Midnight Express, sağda solda gösterilmeye devam ediyor.
Ve derken...
Youtube icat ediliyor ve salgın haline geliyor.
Alinur'un aklına da böyle bir fikir düşüyor.
Eğer bu röportaj Youtube'da yayınlanırsa, herkes izler ve gerçeği öğrenir.
Ve çok "tık" alırsa daha uzun süre yayında kalır ve dünya üzerinde daha çok insan neler olup bittiğinin farkına varır.
Anladınız...
Alinur Velidedeoğlu, Midnight Express hikayesini kampanyaya dönüştürmek istiyor.
Hepimizin iş edinip, Youtube'a girip o filmi izlememizi istiyor.
Onun bu işten her hangi bir kazancı olacak mı?
Hayır.
O, sadece bu meseleyi gerçekten kafaya takmış biri.
Tutturuk yani.
Bana da o kadar söyledi ki, sonunda gittim seyrettim.
Ve düşündüm.
Haklı aslında, korkunç bir şey bu.
Birinin başından geçenleri, biri çarpıtıyor ya da kendi yorumunu katıyor ve bunun filmini yapıyor.
O film de, senin ülkenin imajı oluyor.
Sen istediğin kadar, "O öyle değildi böyleydi" de...
Midnight Express filminin hikayesi bu.
Bu ülke, milyonlarca dolar para kaybetti o film yüzünden.
Bir türlü doğrultamadığı bir imajı oldu.
Düşünsenize, geçenlerde Abdullah Gül Washington'a gitti, o gün bile film gösterildi. Milyonlarca Amerikalı filmi tekrar izledi. Şimdi o gece Midnight Express'in yayınlanması önceden planlanmış mıydı bilemem ama siz sonuca bakın. Hangi yabancıyla tanışırsanız tanıdığı, bildiği birkaç şey vardır ülkemiz hakkında: Göbek dansı, şiş kebap, Ayasofya, İstanbul ve Midnight Express...
Bu film yüzünden bozulan imajımızı tersine çevirebilir miyiz bilmiyorum ama olayın "esas oğlan"ını da bir dinlesek diyorum.
İzleyin...
Bir katkınız olsun.. .

Site Haritası | Sayılar | Kütüphane Ana Sayfası | Atılım Üniversitesi | Ana sayfa | İletişim