Sayı:7/Yıl 2 Haziran/2007
ISSN: 1306-3472


Sahibi:
Prof.Dr. Abdurrahim Özgenoğlu
Yayın Kurulu :

Prof.Dr. İsmail Bircan
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
Uzman Nilüfer Ünal
Editör:  Nilüfer Ünal
             3 Ayda bir yayınlanır.

ANKARA'NIN SOSYO-KÜLTÜREL VE TARİHSEL YAPISI

Üniversitemizin 10. yıl etkinlikleri çerçevesinde, “Ankara’nın Sosyo-Kültürel ve Tarihsel Yapısı” konulu panel düzenlendi. 08.05.2007 tarihinde düzenlenen panelde konuşmacılar VEKAM Genel Müdürü Sayın Zeynep Önen ve Sayın Ahmet Çavuşoğlu idi. Panelin yöneticiliğini, Üniversitemiz öğretim üyesi Sayın Yrd. Doç. Dr. Reşat Öztürk yaptı. İlgiyle izlenen panelde, Sayın Çavuşoğlu çok renkli bir sunum yaptı.
Sayın Ahmet Çavuşoğlu 1946 Ankara doğumlu. Kendisi, kökenleri 400 yıl önceye dayanan Ankaralı bir aileye mensup. TED Ankara Koleji mezunu. Ankara Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Bankacılık Bölümü mezunu olan Sayın Çavuşoğlu, 1975 Ankara Otelciler ve Lokantacılar Derneği Başkan Yardımcılığı, 77 Ankara Kulübü Başkanı, 1980 Ankara Ticaret Odası Başkan Vekili, 1987 Ankara Ticaret Odası Başkanlığı görevlerinde bulundu. Aynı zamanda 1996 yılında Rahmi Koç ile Ankara Vakfını kurdu. Sayın Ahmet Çavuşoğlu halen Türk Eğitim Derneği, Ankara Kulübü, Bilkent Danışma Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Danışma ve Takdir Komisyon Üyesidir

“Eski bir Ankaralı hatta en az 400 yıllık bir Ankaralı ailenin evladı olarak (ki ulaşabildiğim kayıt 1648’dir.)” cümleleriyle kendini ifade eden Çavuşoğlu’nun konuşma metnini sizlere sunuyoruz.

ANKARA’NIN SOSYO-KÜLTÜREL VE TARİHSEL YAPISI
PANELİST: AHMET ÇAVUŞOĞLU

Ankara dünyada ilk planlı başkenttir. 26 kişilik jüri var, Başkan’ı Atamız.... ancak günümüzde Ankara’da sadece tek bir kişi var. Neyin ne zaman yapılacağını bir kişinin dışında kimseler bilmiyor. Kentin sahibi Kentli olmalıdır,
Kent mimarlık konseyi olmalıdır. İhtiyar heyetleri olmalı. Başkentimizde computer mimarlara değil elişi mimarlara ihtiyaç var.
Zira mimaride ustalıkta fevkalade önemlidir, kağıtta ve fiiliyatta estetik olabilir, ama bunun yanında izolasyon, güvenlik ve sağlamlıkta şarttır, yoksa şehrimizdeki alt geçitlere benzer. Yağmurda vatandaşın araçlarını vinçle kurtarırsın.

Değerli Öğretim Üyeleri, Sevgili Gençler, Değerli Misafirler, Değerli Medya Mensupları,
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Davetiniz için ayrı ayrı teşekkür ederim.
Bugünkü sohbetimizin konusu bildiğiniz gibi başkentimiz “ANKARA”.

Eski bir Ankaralı hatta en az 400 yıllık bir Ankaralı ailenin evladı olarak (ki ulaşabildiğim kayıt 1648’dir.) Ankara ile ilgilenmemin bir görev olduğunun bilinci ve hatta herkes tarafından gösterilecek ilginin de Ankara’ya büyük yararlar sağlayacak olması inancı içinde Ankara Kulübü Başkanlığı, Ankaralılar vakfı Başkanlığı, Ankara Ticaret Odası Başkanlığı gibi fahri görevlerde uzun yıllar bulundum. Bu çalışmalarımda önemli rol oynayan iki sebep vardı.
Birincisi Yahya Kemal’in “Ankara’nın Nesini Seversin” sualine cevabı “İstanbul’a dönüşünü”.
Bu tabii ki Atatürk’ün başkenti için çok ağır bir ifade.
İkincisi genç yaştan itibaren çeşitli ülkelerin – ki bugün itibari ile 72 başkentini görüpte Ankara ile karşılaştırınca da bu ifadede bir gerçek payının olduğu da muhakkak.

Bugün benim söyleyeceklerimin bazılarını zaten sizler biliyorsunuz, benim yapacağım hatıraları sizlerle beraber tekrarlamak olacaktır.
Ankaramız’ın geçmişinin Tunç devrinde başladığını, Galatlar’ın (MÖ 73-25) Mısırlılar’ı denize döktükten sonra getirdikleri Anchor veya Ancyra dedikleri gemi çapasını zafer işareti olarak şehrin girişine diktiklerini ve oradan da bugünkü ankara ismini aldığını, Galatlar’ın Ankara Kalesini yaptığını, Ankara Kalesine hakim olanların Anadolu’ya hakim olduğuna inanıldığını, Ankara’nın

  1. Galatların,

  2. Friglerin başkenti olduğunu, Gordion (Yassıhöyük) August tapınağı, Julian Sütunu (Belkıs minaresi) ve Saat Kulesi’nin bunlar tarafından yapıldığını Ankaramız’ın en önemli özelliğinin de Malazgirt Savaşını (1071) takiben 1073 yılından beri Türklerin ve Müslümanların elinde olduğunu tarihi belgelerde görebilmekteyiz.

Tabii ki Ankara’nın Cumhuriyet’imizin başkenti olmasındaki en büyük pay kurtarıcımız büyük Atatürk’ün, silah arkadaşlarının ve Ankaralılar’ındır.
Peki atamız Ankara’yı niçin başkent yaptı?
Olmazı olur yapmak, bozkırdan şehir yaratmak hayalleri ile dolu olduğu için.
Zaten Atamız hayallerinin, fiiliyaata geçmesi değil mi ki, biz buradayız ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti var.
Bunun kıymetini hepimiz bilmeliyiz. Ankara dünyada ilk planlı başkenttir. 26 kişilik jüri var, Başkan’ı Atamız. 3 proje var. Jansen planı seçiliyor ve 160.000 nüfusa göre.
Ankara’dan sonra ikinci planlı başkent Astana (Kazakistan) dır. Ama konkur var, jüri var, ancak günümüzde Ankara’da sadece tek bir kişi var. Neyin ne zaman yapılacağını bir kişinin dışında kimseler bilmiyor. Kentin sahibi Kentli olmalıdır,
Kent mimarlık konseyi olmalıdır. İhtiyar heyetleri olmalı. Başkentimizde computer mimarlara değil elişi mimarlara ihtiyaç var.
Zira mimaride ustalıkta fevkalade önemlidir, kağıtta ve fiiliyatta estetik olabilir, ama bunun yanında izolasyon, güvenlik ve sağlamlıkta şarttır, yoksa şehrimizdeki alt geçitlere benzer. Yağmurda vatandaşın araçlarını vinçle kurtarırsın.
Burada üniversitelerimize de büyük görev düştüğü inancındayım. Çünkü Ankara Üniversite kenti. Halkı davet ederek aydınlatmak gerekir ki Atamızın emanetine sahip çıkalım.
Ata Ankara’yı, anıtlar şehri yapmış, Ulus’ta Atatürk Heykeli, Sıhhiye’de Zafer Meydanı, Kızılay Güven Park’ta “Türk, Öğün, Çalış, Güven” Abidesi.
Şimdi nerede yeni Anıtlar?
Şimdi her yer ticaret merkezi, bazılarının aklı fikri sadece PARA, PARA, PARA, Kızılay binası ve parkı nerede? Orası bizim yaşlar için anıydı. Türkiye’de kola, fanta yok. Orada gençlerin demiyle hava olsun diye Kızılay Maden Suyu veya sodası içerdik. Kızılay ve Ulus’ta saatimizi ayarladığımız İş Bankası’nın saatleri vardı. O anılar kayboldu. Tandoğan’da ki muhteşem havuz nerede? Ahlaka aykırı olduğu için kaldırıldığı söyleniyor, ben inanmak istemiyorum, yoksa çürüdü mü? Kayıp mı oldu?

Danimarka’da Denizkızı diye 1,5 metrelik bir heykel var dünya onu görmeye koşuyor, biz de Ankara’da turist bekliyoruz. Gelse diye ama gelen giden olmuyor. Şimdi bir de eski eserleri boyama işi çıktı (İçişleri Bakanlığı) Eski eserlerin değiştirilmesi ise inanılacak gibi değil.

İşte Ulus Merkez Postanesi.

Ağaçlar kesiliyor, halbuki Ankara’da her şey yetişiyor. Şimdiki Mesnevi Sokak’ın olduğu halamların bağında Antep Fıstığı bizim yazları geçirdiğimiz Etlik Ayvalı’da her türlü meyve sebzenin yanında fındık ve şeftali yetişirdi. Ankara Armut’unu söylemeye gerek bile yok. Halbuki Atamız, Yalova’da köşkü bile kaydırıp ağacı kurtarıyor. Atatürk Orman Çiftliği arazisine yıllarca bir şey yapılmadı. ATO Başkanı’yken bir kısmını ağaçlandırdık, kalanını da yapalım dedik, YASAK dediler. Bütün bunları içim yandığı için söylüyorum, çünkü aile yakınlarım, gerçekten Atatürk’ün Ankara’sına büyük değer vermişler.

Kayınvalidemin büyük amcası olan Ankara mebusu Hilmi Çayıroğlu’na Atatürk, şimdi: Ulustaki 100.yıl çarşısının, bankaların, eski Stad Oteli’nin, Vakıf Apartmanları’nın büyük araziyi satmak ister. Çayıroğlu çok üzülür ve “Paşam yeni kurulan bir devletin arsalarını satın alacak kadar alçalmadım; İsmet Bey İstanbul’dan Ankara’ya dönerken teşrif etsin misafirimiz olsun emaneti teslim edelim” der. İsmet Paşa tedbili kıyafet ile (er elbisesi) gelir, Çayırhan’da kardeşi Belediye Başkanı Hakkı Çayıroğlu karşılar. Sarı liralar verilerek karanlıkta muhafızlar eşliğinde Malıköy tren İstasyosyonu’na ulaştırılır.

Yine Atamıza Ankara’da yakışır bir yer arandığında en küçük eniştemin (Eski Ankara Milletvekili Hamdi Bulgurlu’nun oğlu) babaannesi Saffet Bulgurlu ile kardeşleri Tevfik, Mehmet ve Fatma Bulgurlu bugünkü Cumhurbaşkalığı Köşkü’nün bulunduğu 100 dönümlük Bulgurlu bağını hediye etmişlerdir. 9000 lira gibi para ödendiği söylense de aile böyle bir para olayını şiddetle reddetmiştir. Atamızın Latife hanım ile ilk oturdukları ev de buradadır. Bütün bunları ticaret merkezi meraklıları duysun ve anlasın diye anlatıyorum.

Ankaralı teşekkürü de bilir ve yapılanı unutmaz.

Mustafa Kemal, 2 Ekim 1922 tarihinde Ankaralılar tarafından “fahri hemşehri” ilan edilir. 5 Ekim 1922’de Mustafa Kemal’in Ankara’nın onursal hemşehriliğinin kabul tarihidir. Atatürk soyadı da 24.11.1934’te, 2587 sayılı kanun ile kabul edilmiştir.
Elbette bugün ve geçmişte yapılan her güzel şeye teşekkür ederim ve ederiz.

Şimdi de biraz “Ankara, Ankara güzel Ankara”ya gelelim.
Ankara bildiğiniz gibi iki bölge idi, Aşağı yüz(Ulus, İstasyon-Hergelen Meydanı) ; Yukarı yüz (Samanpazarı, Kale civarı)
Ve artık duyduklarımızı değil de bildiklerimi ve gördüklerimi müsadenizle anlatayım, Ulus Anafartalar Caddesi, işyeri ve gençlerin deyimi ile piyasa yeriydi, Adliye ve Çocuk Esirgeme Kurumu buradaydı.
Daha sonra Sıhhiye-Kızılay arası buranın yerini aldı.
Yüksel Palas’ın(şimdiki Küçük Orduevi’nin) yanında PAA vardı. Sarışın çok güzel ABD’li hostesler orada olurdu ve herkes o güzel kızları görebilmek için habire orada tabanvay yapardı. Yanında Gül Palas vardı. Salonunda akşam üzerileri çay içmek ve orada dolaşanları seyretmek için insanlar can atardı ve mutlaka rezervasyon gerekirdi. Sıhhiye Kızılay arasında Ankara, Büyük ve Ulus sinemaları vardı. Şimdiki sinemacılar üzülecek ama hafta sonunu bırakın, Pazartesi suarede haftanın önemli futbol maçları gösterildiği için sinemalarda rezervasyon şarttı.
Zira televizyon yok, maçlar sadece radyodan dinlenebiliyor ama ben o kadar meraklıydım ki, bir devre bir kulağımı öbür devre diğer kulağımı radyonun hoparlörüne dayardım, vaziyet kötü ise annemi ve anneannemi çağırır onlardan dua etmelerini isterdim.

Babam arkadaşları ile 1936’da Almanya’da olimpiyatlara gitmiş, lisan bilmediği için çok sıkıntı çekmiş onun için hepimizin yabancı dil bilmesini arzu etti, ben de TED Ankara Koleji’nde okuduğum için her gün Mithat Paşa Caddesi’nden geçerdim. Şimdi oradaki Mustafa Necati Evi’nin lokanta olarak kabullenilmesini içime sindiremedim. Şimdiki gibi öğrencileri evden alıp eve bırakan servisler yoktu. Ataç Sokak’tan Kolej’e inen ara bir küçük parke taşlı yaya yolu vardı., kışın buz tutardı, oradan inmek için çantaların üstüne oturup kayardık. Ya çantayı ya pantolonu yırtardık. Tabii şimdi bana akşam evdeki hesap vaziyetini sormazsınız umarım. Şimdi çocuklar çok değişti.

Biraz da hikaye anlatalım.
Baba eve gelir terli terli, büyük oğluna “bana bir bardak soğuk su getir” der. Büyük oğlu ben getiremem deyince küçük oğlu hemen devreye girer, baba abimin yaptığı edepsizliğe bak deyince, baba sevinir, küçük oğlu devam eder, “Kalk suyunu kendin al, gelirken de bir bardakta bana getir.”

Akşam eve gelmeden önce İzmir Caddesi’nin köşesine yakın yerde Atatürk Bulvarı’nda Özen Pastanesi vardı. Buradan piramit pasta yemeye hepimiz bayılırdık. Güven Park’ın arkası çocuk parkıydı. İzin alabilirsek oraya giderdik. Bakanlık’ta Ayşe Abla Çocuk yuvası vardı. Orada eğitime başladım. Öğleden sonra uykusu vardı ama ben uyuyamazdım. Yukarılara doğru gidersek Ayrancı, Kavaklıdere ve Çankaya’da bakkal yoktu. Sadece Güven’de vardı, Ekmek almak için bile oraya giderdik. Hele yukarı Ayrancı çok tenhaydı.
Çankaya otobüsünü kaçırmışsak, ayrancı otobüsüne biner, şimdi sitelerle dolu olan dere tepeleri yürüyerek, koşarak Çankaya’ya gelirdik.
Çankaya’da ilk modern apartmanı rahmetli Başbakanlardan Nihat Erim yaptırmıştı. Şimdiki Enis Behiç Koryürek Sokak’ın hemen hemen karşısında Cinnah’ta üzerinde kocaman bir papatya amblemi olan binaydı. Sonra yanına küçük bir bakkal açıldı.
Kavaklıdere ve Çankaya o kadar yokuştu ki arabalar çıkamaz bazı arabalar geri vites kuvvetli diye geri geri çıkmaya çalışırdı. Şimdi oturduğumuz Güvenevler’e de otobüs çıkarken su kaynatmasın diye kaputun arasına ağaç sokarlardı.
Kızılay’da Koç Apartmanın’da oturduğumuz günlerde terasta ben top oynardım tabi top aşağıya kaçardı. Şimdi ben düşsem herhalde beni bile bulamazsınız.

Şimdi de dönelim iş hayatımızın mevkiine doğru.
Eskiden Rum ve Ermeniler ticarette ağırlıklıymış. Ulus’taki Bent Deresi ve Kale ticaretin merkeziymiş. Son günlerde çok sözü edilen tiftik, İngilizlerle 1938’te yapılan ticaret anlaşmasını takiben önemini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış.
Keçiler gitti ama heykelleri var diye avunalım mı acaba?

Azınlıkların yanında Türkler de ticaret hayatında bir dayanışma içine girilmesinde yarar görmeye başlamışlardır. İşte bu anlayışın bir meyvesi olan Ankaralı 11 işadamı bir dayanışma birliği oluşturmuş ve “ONBİRLER” adını almışlardı.

Başkanlığını rahmetli babamın yaptığı ONBİRLER Vehbi Koç, Halil Naci Mıhçıoğlu, Ali Yüzbir, Emin Halim Ergun ve diğerleri gibi Ankara’nın sevilen ve sayılan işadamlarından oluşuyordu. Amaçları birlikte iş yapmak, birlikte eğlenmek, zor günlerde birbirlerine yardımcı olmaktır.
O günleri hatırladığım için bugünle hiçbir kıyas yapmak istemiyorum.

İlk modern hastane olan Numune Hastanesi’ni Vehbi Koç ve babamlar inşa etmişler. Babam rahmetli ve diğer bir çok Ankaralı’yı bu hastane tedavi etmiştir. Şimdiki Hacettepe Hastanesi’nin olduğu yerlerde hep Ankaralılar otururdu.

Babam ve Vehbi Koç umumiyetle Cuma namazlarını Ankara Hapishanesi’nin karşısındaki YENİ CAMİİ’de kılarlardı. Vehbi Bey amca 16 rekattan ve duadan sonra bir 2 rekat daha kılardı. Bir gün Vehbi amcaya sordu. Amca bu işin sırrı iki rekattaysa ben 4 rekat kılayım dedi. Rahmetli sadece güldü. Cevap vermedi.
Şimdi Altındağ Belediyesi’nin olduğu yerde eğlence mekanı olarak ESEN PARK vardı. Gençliğimizin yetiştiği ANKARA PALAS, BOMONTİ, İNTİM, KARPİÇ, GÖL GAZİNOSU, SÜREYYA, GAR GAZİNOLARI vardı.
Kızılay’daki Süreyya’ya girmek için üç noktada kıyafet ve kişilik kontrolünden geçmeden içeri almazlardı.
Bir gün bizim Cihan Palas’ta kalan Alman Grubu’nu Gar Gazinosu’na gönderdik. Birinin kravatı yokmuş. İçeri almamışlar. Adama en sonunda ayakkabı bağlarından papyon yapmışlar de içeri ancak öyle girebilmiş.
Zamanın otelleri Cihan Park ve Belvü Palas’tı. Müşteri akşam biraz alkollü gelse sabahleyin özür dilerdi. Hey gidi günler hey. Her konuda disiplin vardı. Sonraları çalışmaya başladığımız Yeni Otel’de Taekwondo Milli Takımı kalırdı. Sporcuların diş temizliğine varıncaya kadar büyük disiplinle ilgilenilir ve sonucunda hep altın madalyalarla dönülürdü.

Reşat, A.O.Ç. Merkez ve Piknik Lokantaları Ankara’nın en gözde mekanlarıydı. Hatta bir gün Cihan Palas’a gelen bir turist Ankara’da görülecek yerlerin listesini bir arkadaşından almış. Aralarında Piknik’te var. Bu ne dedi? Restoran deyince hayli şaşırdı. Biz bu müesseselerin kıymetini bilemedik. Bulvar Palas’ta kaybolan örneklerden biridir.

Hayatımda ilk defa salam aldığım şarküteride Kızılay’da İş Bankası’nın yanındaki “Trakya” idi ve gerçekten mükemmeldi.
Koyun Pazarı civarı Ankara’nın en meşhur tuhafiyeci, manifaturacı ve bakırcıların, Ulus’taki belediye binasının civarı da ayakkabıcıların mekanıydı. Atlas, Apa ve 101 çeşit en meşhur ayakkabıcılarıdır.


Kale içi konaklarla doluydu. Şimdi hepsi lokanta oldu.

Ulus’taki İstanbul Pasta Salonu, İmren, Cumhuriyet, Yıldız ve Zevk Lokantaları da önemliydi. Tabi lokanta demişken 3 Nal Lokantası unutulmazmış. Bu lokantada herkes hatıralarını masalara yazarmış. Nal’a giren ağabeylerimiz şöyle bir not yazmışlar, ki fiyatlar çok pahalı; “Masaya Not 3, Nal’a girdik, 4 nala çıktık”.
Hep lokanta ve eğlence yerleri derken, İtfaiye Meydanı’ndaki Gazi, Türk Ocağı Lisesi, Atatürk Lisesi’ni de Ankara’nın medarı iftiharı eğitim olarak zikretmeliyiz.
Adliyeyi de unutmayalım.
Şimdiki Ulus Oteli, adliyeden karakola, oradan da otele dönüşmüş. O bina adliye olarak yetiyormuş. Çünkü suç yok, dilenci yok, para hırsı yok, çek yok, senet yok, gösteriş yok. Aksine yardımlaşma var.
Gösteriş ayıptı.
Rahmetli Vehbi Koç’un eşi Sadberk Hanım Teyze, İstanbul’a taşınırken çok misafir geldiği ve mecburen ikram malzemesi alındığı ve konu komşuya ayıp olmasın diye gözden uzak olmak için İstanbul’a taşındıklarını söylerdi.
Şimdi parası olan, olmayan herkes caka peşinde.

Bu arada ilk tüketici davası da- yüksek telefon faturalarından dolayı- Ankaralı Avukat Halil Makaracı tarafından açılıyor.(1956)
T.B.M.M Ulus’tayken mebuslar Ulus’ta dolaşırlardı. Karşı kaldırımdan bile geçseler babam ceketimizi ilikleyip saygılı bir tavır takınmamızı isterdi.
Şimdi ise söylemeye bile gerek yok.
Ulus bölgesi acaba bir turizm merkezi olamaz mı diye her gün düşünürüm. Zira 1. ve 2. T.B.M.M. Ankara Palas, İş Bankası, Ziraat Bankası, Türk Ocağı, Gençlik Parkı, Opera, Kültür Bakanlığı, Hacı Bayram’daki dar sokaklar mesela eskiden ablamların oturduğu ev sağlık bakanlığı imiş.(bu dar sokaklar dünyada turistlere özellikle gezdiriliyor). Hep T.C.’nin eserleri. Bunlara sahip çıkalım.
İş Bankası gitti Merkez Bankası gitmesin.

Atatürk görüşmelerini özellikle Ankara’da yaparmış. 7 Eylül 1936’da Harbiyeyi, 5 Kasım 1936’da Mülkiye’yi İstanbul’dan Ankara’ya getirmiş ve “Ankara ebediyen başkent kalacaktır”. Buyurmuştur.
Şimdi tersine göç olmasın.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi 1997’de büyük ödül aldı.
Ankara’nın eski kent dokusunun bozulmaması içi atalarımız kanun bile çıkartmış. (24 Mart 1925)

Şimdi sizleri fazla sıkmadan Keçiören ve Etlik’e geçelim. Yaz gelince buralara göçerdik. Adına da “Bağa Göçme” denirdi. O zamanlar Ayvalı, Keçiören ve Etlik bağları çok revaçtaymış. Yukarı bağlar yani Ayrancı vs. daha değersizmiş.
Bağda Hafta sonları akşam sıraları yapılırdı. Komşular toplanırdı. Bu arada 11’lerin sırası da Ankaramız’ın en meşhur sırasıydı.
Gündüzleri hanımlar fırın yakarlardı. Birbirlerine imkan yaratırlardı.

Şimdi apartmanda karşı komşuyu tanımıyoruz.

Bu göçme işi sonbahara kadar uzatılır; ayvalar kış armutları toplanır, bağ evlerinde yere serilir ondan sonra şehre dönerdik.
Bu iş büyüklerimiz için o kadar önemliydi ki kıymetli mallar falan çok sonra gelirdi. Bir gece bizim bağda yangın çıkıyor. Babam hastanede. Amcam ve abim bağa gidiyorlar. Gece yarısı yangına karşı tedbirler alındıktan sonra soğukta amcamı arıyorlar yok. Meğersem ayvalara, armutlara bakmaya gitmiş.
Tabi sonbahara kadar Ayvalı’da kalmakta biz öğrenciler için çok zor olurdu.

Kolej saat 16’da biter bazen saat 19’da düğün dernek olur, otobüs saatleri tutmaz, Ulus’tan Ayvalı’ya veya Etlik’ten Ayvalı’ya çok yayan gittiğim olmuştur.

Bir katırımız vardı. Ulus’tan bağa çoğu malzemeyi de taşırdı. Babam rahmetli çok dayanıklı oldukları için “Kap Kullanacaksan BAKIR, hayvan kullanacaksan KATIR” derdi.
Geceleri bağda bir tek bekçi dayı dolaşırdı. Herkes sayardı.
Şimdi soyulmayan ev kalmadı.

Eskiden tabiata çok önem verirlerdi. Tabiat demişken, geçenlerde Nallıhan kuş Cenneti’ne gittim. Su yok. Kuşlar küçük bir su birikintisinin başında adeta dilenci gibi bekliyorlar.
Çok duygulandım.

Ailem kışın Taşhan’da bir evde otururmuş. Sonunda bu evi “Cihan Oteli”ne çevirmişler. Telefon bile var diye reklam olmuş. Amcam o sıralarda Tegrafhane’de çalışmış. Ankara’da ilk telgrafı da amcamın çektiğini söylerler. 1938’de Cihan Palas’ı yapmışlar. Ancak odalar banyolu, müşteri banyoda ölür diye uzun süre ruhsat alamamışlar.

Birazda Angara’dan ve Angaralılardan bahsedelim. Biz(K) ve (E) pek kullanmayız. “Tel dolap” yerine “Til Dolap” deriz. Hatta bir tekerlememiz var.” Oğlum i Recep, i limon alda i rafa goy i ramazanda i lazım olur.”

Kendimize has deyişlerimizde var.
BÖRE BÖRE(Bağıra Bağıra), GALİ (Artık), VIH, MAÇÇALI, GOSTAK-GOSTAK, ANAGI, BÖNDÜ(Testi), ICCAK-ICCAK, ÇALMAK (Süte yoğury mayası katmak), ANNININ ŞAKINDAN NALLADI (Alnının ortasından vurdu) VURUVİRİNCE HERİF CAMBALAK AŞIVİRDİ(Yere düştü)

Beypazarı’nda da borç ödemeye “UD SAVMA” denirmiş. Yani borç ödemeyi utançtan kurtulmak olarak görürlermiş.
Şimdi bazıları bankaları nasıl hortumladık diye övünüyorlar.

Sona yaklaşırken Seymen alayından bahsetmeden geçilmez.
“Seymen alayı dar zamanlarda ve önemli günlerde acil olarak seçilen bir lider etrafında örgütlenme olayıdır. Oğuzlar’a ait bir ananedir. Bu sebepten Oğuzlar, tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalmamıştır.”

Biz Ankaralılar. Yemeğe de çok düşkünüzdür. Anamın Pıt-Pıt pilavını’sulu bulgurun incesinden yanında kuru soğanı) Çemenli Tiriti, Paparayı, Mumbarı, Entekke Böreği’ni çok özledim.
Bizde ekmek ve pirinç kesinlikle arttırılmaz.
Şimdi sizlere bir soru soracağım. “ÖLLÜĞÜN KÖRܔ ne demek?
Kıymalı veya peynirli erişte pişirilirken komşu sorar. Ne yemeği yapıyorsun? Yorgun ve sinirli olan kadıncağız “öllüğün körü” der ve bu böylece yemek adı olarak devam eder .

Artık benim çok sevdiğim Ankara yok.
Zira hem ailem, hem ben çok emek verdik. Ankara Ankara derken ömrünün çoğu gitti.

Sokak isimlerini değişmesi, gecekondulaşma, inşaatlardan otopark için alınan paraların gayesine kullanılmaması, katların yükseltilmesi, 5 milyon insanın yaşadığı başkentimizde özellikle şehir merkezinde parklarımızın bulunmaması, aslında yayaların olması gereken şehirde yayaların unutulması, daha 15-20 senelik olan Atakule’nin Ankara’nın amblemi olarak kullanılmaya çalışılması, tarım ve hayvancılığa önem verilmediği için büyük göçlerin oluşumu ile şehirde güvenliğin azalması; en kolay çözülebilecek sorunlar olarak gözükmektedir. Aksi taktirde bildiğimiz mahallelerimizi ve sokakalarımızı kaybediyoruz.

Şimdi Tren Gar’ı da gidiyor diyorlar.,

Eski hali ile saklayamayacağımıza göre, bari sizlerin destekleri ile bir kent müzesi oluşturalım.
83 yıllık Cumhuriyet Ankara’sının bir kent müzesi yok. Antik dönemden Cumhuriyet Ankara’sına uzanan bir sergi yok. Eski GAR Gazinosu’nun müze olarak kullanılmasını arzu ediyoruz. Sizlerden ve yetkililerden yardım bekliyoruz.

BENDEN BU KADAR.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, konuşmamı eşimin dedesi Kudsi SÜER’in bir rubaisiyle bitirmek istiyorum.

“Sakın üzülme hayatta bir şeye,
Kaptırma kendini ney ile meye,
Fırsat elverdikçe ye, iç, sev, sevil,
Gideni bekleme, gelecek diye.”

Yaklaşan dönem sonunda hepinize başarılar dilerim.

Site Haritası | Sayılar | Kütüphane Ana Sayfası | Atılım Üniversitesi | Ana sayfa | İletişim