YAYIN DÜNYAMIZDAN  > Kitap Tanıtımı.
                                    > Ankara İle İlgili Kitaplar.
                                    > Üniversitemiz Yayınları.

KEBİKEÇ; İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırmaları Dergisi’nin ilk sayısı 1995 de yayınlanmış ve halen yayımı devam etmekte. Derginin yayınlanış hikayesi 10. yıl ekinde keyifle okunabilir. Aşağıda Kebikeç’in ilk sayısının görüntüsü ile Sayın Hilmi Yavuz’un “Kebikeç ve kitap meraklıları” başlıklı yazısının keyifle okunacağı inancıyla sayfaya koyduk.

Yine Kebikeç 9. sayısını Ankara’ya ayırmış, içindekilerle ilgili bilgilere yer verdik. 

Derginin tüm sayıları Kütüphanemizde  mevcuttur.

  

KEBİKEÇ; İnsan Bilimleri İçin Kaynak Araştırmaları Dergisi; ISSN: 1300-2864

1995 ; 1

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ahmet Yüksel

Yayın Kurulu: Suavi Aydın, Metin Berge, Ethem Coşkun, Mehmet Ölmez, Oktay Özel, Andreas Schachner, Ömer Türkoğlu, M. Bülent Varlık

 

  

Ya Kebikeç

Hilmi Yavuz

Mon berceau s’adossait á la bibliothéque

Babel sombre, où roman, science, fablian

Tout, la cendre latine et la poussiére grecgue

Se mélaient. J’étais haut comme `n in-foilo. (*)

Baudelaire

 

Eskilerden rivayet: Kitapları, kitap kurdundan ya da güvelerden korumak için, kitabın ilk yaprağının üzerine, yậ kebîkeç” yazılı kitabı güvelerin yemediğine inanılır. Kebîkeç, kitapları güveden koruyan meleğin, cinin yada şeytanın adı. Abdülkadir Gölpınarlı Divan Edebiyatı Beyanındadır’da  ‘yâ kekîbeç’ ile ilgili hoş bir öykü anlatıyor: ‘ Hocanın biri mollasından bir kitap ister. Molla kitabı eline alınca görür ki, lime lime; güve delik deşik etmiş. Hoca bağırır: ‘Yâ kebîkeç’ yazmadın mı? Molla cevap verir: Yazdım, yazdım ama, önce Kebîkec’i yemiş de, sonra kitabı yemiş.’

Anlaşılıyor: Yâ Kebîkeç , kitabı kitap kurtlarına karşı korumuyor! Dolayısıyla kitabınızın üzerine ya kebîkeç yazmışsınız yada yazmamışsınız, fark etmiyor.

Gerçekten de öyle: Kitap kurtlarını kitabın kâğıdından, cildinden, kokusundan uzak tutmanız söz konusu değil. Ne yapar eder kitabı bulurlar onlar. Öyleyse kitap kurtlarını dünyada en mutlu eden mekânların kitabevleri ve sahaf dükkânları olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Kütüphaneler, demiyorum, çünkü benim tanıdığım kitap kurtları, kemirecekleri kitabın her şeyden önce kendi mülkiyetlerinde olmasına önem verirler. Dolayısıyla, kütüphaneler güvenli ve korunmalıysalar, kitap kurtlarını pek fazla ilgilendirmez. Onlar kitaba sahip olmak ve asıl önemlisi, tek başlarına sahip olmak isterler. Kitap kurtları, kitapla olan ilişkileri açısından neredeyse tekeşli (monogam) evlileri anımsatırlar. Sadece tekeşli değil, kıskanç kocalara da benzerler! İyi kitap kurtları, kitaplarını fotokopi çekmek için bile, başkalarına vermekten şiddetle kaçınırlar. Tanıdığım kitap kurtlarından biri (haydi adını da vereyim: Hilmi Yavuz) evinden kitap çıkarmakla ünlüdür. Kitaplarından yararlanmak isteyen birine, “Buyurun, bize gelin, kitaba evde bakın!” demiş, kitap okunurken de, okuma odasında bizzat hazır bulunmayı ihmal etmemiştir! Kitap kurtlarının bazılarında gözlemlenen değişik bir olgu da, kitapların okunuş biçimiyle ilgilidir. Bunlar, kitaplarının satır altlarını ( yada üstlerini) çizmez, işaret koymaz- ve asıl önemlisi, okurken kitaplarını asla katlamazlar! Kitap katlamak, bir kitap kurdu için bağışlanmaz bir suç, kitaba karşı işlenmiş alçakça bir cinayettir… Tanıdığım kitap kurdu (Hilmi Yavuz), kitabın okunması için ideal açı’nın 90 derece olduğu hükmünü getirmiştir. İki sayfa arasındaki açı, hiçbir kayıt ve koşulda, bu açıyı geçemez! Nuran Yavuz, bir keresinde eşinin kitaplığından aldığı bir kitabı okurken Hilmi Yavuz, sezdirmeden yaklaşmış ve elindeki gönyeyi, birdenbire kitabın sayfaları arasına koyarak, 90 derecede okuyup okumadığını denetlemeye kalkmıştır; Nuran Yavuz’un sürekli olarak bu kuralı ihlal ettiğini düşünmektedir çünkü... Kitap kurtları, doğallıkla sahaf dükkânlarını, kitabevlerini kendi anayurtları bellemişlerdir, dedik. Özellikle Cumartesi günleri, kitap kurtlarının sıkça rastlaştıkları bir gündür. Hafta içinde nice uykusuz geceler geçirdiklerini birbirlerine anlatmazlar. Bir hafta önce sahaf dükkânında gördükleri, ama bir nedenle alamadıkları bir kitap takılmıştır, akıllarına. O kitabın orada, o dükkânda, yerli yerinde durup durmadığından kaygılıdırlar: 'Allah vere de, biri gelip almış olmasa!...! Uykusuz geçirdikleri gecelerde, onları bir kurt gibi kemiren düşünce bıdur...

İdeal bir kitap kurdunun evinde, en azından 7.000-8.000 dolayında kitap bulunmalıdır. İdeal kitap kurdu, evde her yer tıkabasa kitap olduğu için, aradığı kitabı hiç bulamamalı, yada bulabilmek için bir yığın kitabı bir yerlerden (alttan, üstten, önden, arkadan) çıkarıp derinlere yada içerilere ilerleyebilmelidir.

 

İdeal kitap kurdu, akşamları, eve gelirken, eşinin yada çocuklarının sıkı gözetimi altında bulunacağını bilmeli,   eve kitap sokabilmenin yeni ve değişik yöntemlerini keşfedebilme becerisini gösterebilmelidir!... Nuran Yavuz’un ‘Bizim evdeki kitaplar durmadan artıyor. Hilmi, artık kitap da almıyor. Nasıl oluyor bu?’ sorusuna bir başka kitap kurdunun, Prof. Dr. Selçuk Erez’in verdiği yanıt, birçok kitap kurdu eşinin kulaklarına küpe olmalıdır: ‘ Ah, bilmez misiniz hanımefendi, kitaplar geceleri ürerler...’

Kitap kurdu bunca kitabı nasıl edinir? Türkiye’nin en eski kitap kurtlarından biri olan rahmetli Ord. Prof. Dr. Şerefeddin Yaltkaya’ya ( Hoca Şerefeddin’e) bu soruyu Prof. Dr. Helmut Ritter sormuştur: ‘Bütün bu kitapları nasıl topladınız?’... Ritter’in bu sorusuna Hoca Şerefeddin’in verdiği yanıt şudur: “bisseyf!” (yani, kılıçla)...’ Gerçekten de’, diyor Ritter ‘Elyazmalarının çoğu, savaşlarda fethedilen ülkelerin kitaplıkları talan edilerek İstanbul’a getirilmiştir.’ Kitap kurtları için ideal bir konumdur bu: Kitapların bir bölümü satın alınmış olabilir; bir bölümününse, bisseyf değilse bile, ona yakın (!) yollardan elde edildikleri görmezlikten gelinemez! 

İdeal bir kitap kurdunun kitaplığında ne tür kitaplar bulunur? Bir kere ideal bir kitap kurdunun birçok yabancı dil bilmesi gerekir. Bildiği dil sayısı için bir katsayı mesafesindedir. Şimdi örneğin, Türkçe’de, İngilizce’de, Fransızca’da basılmış bütün Dostoyevski çevirileri, kitaplıkta yanyana bulunmalıdır. Örneğin, Baudelaire’in eski harflerle basılmış Elem Çiçekleri (Alişanzade çevirisi), Enid Starkie’nin Baudelaire’i ile yanyana bulunmalıdır. Garcin su Tassy’nin Mantık ut- Tayr çevirisi Kazvini’nin Nüzhet ül-Kulub’una yakın bir yerlerde olmalıdır. (Kitap kurdu, örneğin, kuş adlarının Fransızca, İngilizce karşılıklarını merak edebilir.) Gölpınarlı’nın Melamilik ve Melamiler’inden mümkünse, üç tane olmalıdır (“ ya bunlardan biri yürürse?” diye...) Deleuze’ün Spinoza’sı Firuzanfer’in Mevlana’sıyla yanyana düşmüşse, bu, hiç kuşkusuz, bir rastlantıdır. Durkheim’in Din Hayatının İptidai Şekilleri (eski harflerle Hüseyin Cahit çevirisi) ile Mauss’un Hibe’si (yeni harflerle Sadri Edhem çevirisi) yanyana düşmüşse, bu da bir rastlantı sayılmalıdır. Ama eğer Türk Mutfağı Sempozyumu Bildirileri ile Mina Urgan’ın İngiliz Edebiyatı Tarihi’ni kitaplığımızdan birlikte çıkardıysanız, bu, rastlantıdan değil, düpedüz bir lapsus’tan dolayıdır.

Kitap kurtları, kitapları ne kadar sever? Ritter anlatıyor: Bebek’te Sir Thomas Arnold’a rastlamış(Bu dediği olay, 1950’lerde oluyor). Ona El Biruni’nin Tahdid Nihayat al- Amakin adlı elyazmasından söz etmiş.(Fatih Kitaplığı 3386). Bunun üzerine Sir Thomas’ın Fatih Kütüphanesi’ne gittiğine, adı geçen elyazmasını istediğine, elyazması geldiğinde de kolofon sayfasını açıp öptüğüne (evet öptüğüne!...) bizzat kütüphane müdürü yemin billah tanıklık ediyormuş...

Şimdi, bu aşk ü muhabbet ü sevdaya  Yâ Kebîkeç mi dayanır, ey Kebîkeç ? 

Denemeler ve Karşı-Denemeler. İstanbul, 1988, s. 89-93


[*] La voix (Ses) adlı şiirden alınan bu bölümün  Alişanzade  İsmail Hakkı çevirisi şöyledir: Benim beşiğim kütüphaneye dayanmıştır / Karanlık mahşer ki orada roman, fen, hikaye / Hepsi, Latin remadı, Yunan gubarı / Birbirlerine karışıyor idi Ben / In-folio hacminde bir kitap kadar yüksek idim (Baudelaire, Elem Çiçekleri, İstanbul, 1927, s.352)

   

   “Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk milletine has meslek ve metodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet olduğunu yazmıştı.

   Kadro’ya bu maksadında geniş muvaffakiyetler temenni ederim.”
Gazi Mustafa Kemal

                       Kadro, Teşrinievvel 1933. sayı 22.

 

 

   “Kadro neşriyatının lehinde, aleyhinde daha çok söz söylenecektir. Fakat bir nokta, zamanın buzlu camı üzerinde gittikçe daha keskin hatlarla tespit edilecektir. O da bu neşriyatın inkılabımızın en sistemli izahını teşkil etmiş olmasıdır.”

                                                                                         Burhan Asaf

                       Kadro, Haziran 1933, sayı 18 s.37

 

 

 

 

 

HAKKINDA

 

   Türk yayın hayatında Kadro kadar ilgi çekmiş, tartışma ortamı yaratmış pek az dergi sayılabilir.

     

   1932-1935 yılları arasında yayınlanmış olan KADRO dergilerinde sergilenen görüşler, Türk siyasal hayatında Kadro Hareketi diye anılan bir düşünce akımını oluştururlar. Kadro dergisin ilk sayısı 1932 yılının Ocak ayında yayınlanmaya başlamıştır. Derginin yayınlanması, daha sonra ağır eleştirilerine uğradığı çevrelerde bile ilgiyle karşılanmıştır. Bu ilgi Kadro’nun 1932 yıllarının alışılan yayıncılığından farklı olmasından doğmuştur.

 

      Kadro dergisi yayınlandığı 3 yıl boyunca aylık olarak çıktı. Vedat Nedim Tör, derginin ayda üç bin sayı basıldığını belirtiyor. Başlangıçta borçlanmayla başlatılan yayın, Tör’ün aktardığına göre parasal sıkıntıyla karşılaşmadı. Şevket Süreyya, Atatürk’ün emriyle Çankaya Köşkü’nün de 10 abone kaydolduğunu aktarıyor.

 

 

KADRO HAREKETİ

 

   Kadrocuların hareket noktası, Türk Kurtuluş Savaşı ile birlikte tüm ulusal kurtuluş savaşlarının bilimsel olarak açıklanmasıdır. Türkiye’de bir devrim (inkılap) yaşanmaktadır, fakat bunun henüz bir teorisi yapılmamıştır. Devrimin başarıya ulaşabilmesi için bu hareketin nesnel yasalarının bilinmesi, ideolojisinin yaratılması gerekir. Türk devrimi bir ulusal kurtuluş hareketidir ve ulusal kurtuluş hareketleri yirminci yüzyıla damgasını vuran hareketlerdir. Türk devriminin geleceği de, uluslar arası düzenin geleceği de, bu hareketlerin bilimsel olarak açıklanabilmesine bağlıdır. Kadro bu görevi yüklenmektedir.Dergi başından beri Türk devriminin dünyada benzeri olmadığı görüşünü savunmuş ve onun düşünsel temellerini geliştirmeye çalışmıştı. Kadro dergisi ilk sayıdan itibaren hangi amaçla çıktığını açıkça yazdı. Devrim heyecanının büyük ölçüde söndüğü bir dönemde yapmak istedikleri ve bunu anlatırken kullandığı dil çok iddialı göründü ve eleştirilere yol açtı.

 

KADROCULAR

 

   Dergiyi çıkaranlar, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin , Burhan Asaf Belge, Şevki Yazman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur.

  

 

DİLİ

 

   Kadro dergisinin ilk yıllardaki dili Osmanlıca kelimelerin çok sık kullanılmasından dolayı oldukça ağırdı. Ancak Kadro’nun daha sonraki sayıları gözden geçirildiğinde dil çalışmaları ile  dilin sadeleşmesi yönündeki çabaların ne kadar olumlu meyveler verdiğini görmek çok kolay olmaktadır.

CEM ALPAR

 

   Cem Alpar’a göre Türk düşün hayatında önemli katkılar sağlamış ve sayıları kütüphane rafları ile sınırlı kitap ve dergilerin, tıpkıbasım yoluyla yeniden topluma kazandırılması akademik kurumların görevleri arasındadır. Bu yüzden Cem Alpar, Kadro dergisinin tıpkıbasımının yapılmasına karar vermiştir. Üç cilt olarak yayınlanmış olan Kadro’nun tıpkıbasımı da 3 cilt olarak yayınlanmıştır.