ANKARA’DAKİ KİTABEVLERİ > SANAT KİTABEVİ
 

 

Buket diye bahçeli bir meyhane vardı,
Yenişehir’de
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun
Yamacında bir masa
Cahit Ağabey’le otururduk yaz gecelerinde
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba
Zaten Cahit’in gözleri daim yaşlı
“Şunu siliver” derse garsona
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye
Yine bu bahar öğlesinde
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi –ister kalpten olsun, isterse-
Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye

CAN YÜCEL

Can Yücel’in yukarıdaki dizeleriyle kitabevlerinin ne ilgisi var denilebilir ama nadir kitabı elime aldığım zaman benim de yüreğim  -“Hop hop ediyor ya yüreğim bidüziye”-  bu dizedeki gibi hop hop ediyor.

Bundan 7 yıl önce, Amerika’ya üniversite kütüphanelerinde inceleme yapmak üzere üniversitem tarafından gönderildim. Kütüphane müdürü, kütüphaneyi gezdirirken öncelikle “Nadir Kitaplar” bölümünün bulunduğu birimi gezdirmek istedi, çünkü o bölümle gururlanıyordu. Ayrıca o bölümün girişinde ziyaretçiler tarafından imzaya açılan anı defteri de yer alıyordu. Bana da o deftere birşeyler karalamak nasip oldu. Birkaç kapıyı açtıktan sonra büyük bir heyecanla bölüme girdik. Kapalı ve camlı dolaplarda kitaplar sıralanmış. Kütüphane müdürü çok heyecanlı ve gururla bana kitapları göstermeye başladı. İlk gösterdiği kitapta ben de çok heyecanlandım. Kitap İNCİL di ve 1800 lü yılların tarihini taşıyordu.  Aynı heyecanla diğer kitapları da incelemeye başladım. 1950 öncesi ve 1800’lü yıllara ait kitaplar bulacağım ve  masaya oturup inceleyeceğimi hayal ediyorum... Ama olmadı, baktığım kitapların hepsi 1970 veya 1980 li yılların baskı tarihlerini taşıyordu. Ama kütüphane müdürü heyecanla kitaplar hakkında bilgiler veriyordu.

Kütüphane Müdürünün o heyecanlı haline baktım ve üzüntüyle düşündüm. Ya biz ne yapıyorduk? Elimizdeki kitapların değerini biliyor muyduk?... Birçok üniversitede, bırakın 1970 tarihli kitapları, 1920 ler ve öncesine ait kitaplar kendi kaderlerine terk edilmiş durumda raflarda sıralanmaktadır. Kitaplarımızın bu hali gözümün önüne geldikçe, yüreğim  acır ve aynı “hop hop” eder  Can Yücel’in dizelerindeki gibi. 

Mart ayının son haftası “Kütüphane Haftası” olarak kutlanmaktadır. Bu haftaya özel, nadir kitaplar konusunda, yukarıdaki düşüncelerimin de etkisiyle,  Sanat Kitabevi sahibi ve Sahaf Sayın Ahmet Yüksel’le sohbet yapmak istedim. Keyifle okunacağını umut ediyorum. 

 

Sayın Ahmet Yüksel, önce sizi okuyucularımıza tanıtmak isteriz. Lütfen, bize kendinizi tanıtırmısınız.

.....Her kitapçı yayıncılık yapmak ister, niye istemesin. Sattığın kitabı kendin üretsen ne olur ki? Gül alıp satmasını bilen kişi, gül yetiştiremez mi? Bizde de, dünyada da büyük yayıncılar hep iyi kitapçılardan çıkmış. Şimdi öyle değil artık apayrı bir sektör olma yolunda ve piyasa kurallarının acımasızlığına tâbi.... Kitabın büyük bir yayınevinden çıkmazsa, reklamı yapılmazsa, marka olmazsan, kitap marketlerin vitrinlerinde görünmezse satmaz ki.

1964 Amasya –Gümüşhacıköy doğumluyum. 11 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğuyum. Maddeten zengin olmasa da manevi zenginlik ve çeşitlilikle dolu bir ailem ve pek eğlenceli bir kasabam vardı. Bu eğlenceli kasabada, büyük aile ortamı içinde, mahalle arasında güzel bir çocukluk, pervasız bir delikanlılık çağı yaşadım. Hal böyle olunca eğitimim az biraz zayıf kalacak, ben de bir ömür boyu bu eksiği telafiyle uğraşmak zorunda kalacaktım. Hep kendi çabamla ve kitap gayretiyle.

17 yaşında üniversite eğitimi için Ankara’ya geldim. Geliş o geliş. Bir çoklarının aksine bu şehri pek beğendim. Derli toplu, düzenli, resmi gazete gibi bir şehir. Hele 80’li yılların başı şimdiye nazaran pek tenha sayılırdı. İlim irfan işlerine de hayli müsait bir ortam. Beni en çok da bu yönü cezbetti. Ankara Üniversitesi Türkoloji bölümünü bitirdim. Hasbelkader girdiğim, zamanla hayat tarzım haline gelen sahaflık mesleğinde 20 yılı devirdim. Halen eski kitaplarla, dergi koleksiyonlarıyla, efemera ile cebelleşip duruyorum. Eski kitap kokusunun meftunu olmuşum, peşimi bırakmıyor. Elan Karanfil Sokak’ta dükkanım, birkaç büyük depo dolusu binlerce kitabım, internette sitem, beni kitap tutkumdan kıskanan bir eşim bir de gül damlası gibi yavrum var. Hayatta da önemsediğim üç makamım var; birincisi baba olmak, ikincisi Kebikeç dergisi sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olmak, üçüncüsü de sahaflar derneği başkanı olmak.  

Kitabevi kurma fikri nasıl doğdu?

Dedim ya hasbelkader. Ama önceden tasarlama da var. Söyle ki kitapçılığı iş edinmek isteyen kişi önce kitapseverdir. Bu sevgi onun gözünde kitap alıp satmayı dünyanın en güzel işi yapar. Yani gül alıp satmak  gibi. Arada her ne kadar ticaret varsa da bu güzel bir alış verişe dönüşür. Sen insanlara gülü veriyorsun, onlarda sana gülü veriyorlar. Bundan güzel ticaret mi olur?

Öğrenciliğim sırasında başlayarak çalışma hayatına atıldım. Okul bitince de kafama koymuş, illa ki memur olmayacaktım, bu yüzden elimdeki birkaç parça kravatla helalleşip, hepsini tasfiye ettim. Gerçi her ihtimale karşı inceden bir tanesini hini hacette bulunsun diye gardırobun zulasına sakladım, bir gün çaresiz kalırsam öğretmenlik yapabilirdim.

Öğrencilik yıllarımda Ailemin imkanları pek kısıtlıydı, bir de üstüne 12 Eylül’ün ıstıraplı günleri. Vurdum kendimi işe güce, okula kitaba. Hem çalıştım hem okudum. Okul bitti, bir müddet çeşitli işlerde çalıştıktan sonra içimin gittiği kitapçılık işinde sükun ettim. Evvelce de sahaf yanında çıraklığım vardı. Kitapçılık vadisinin bir çok mecrasında hopladıktan sonra, bir arkadaşımla birlikte bir sahaf dükkanı açtık. Şimdiki Karanfil Sokak’taki dükkanımın alt katında. Askerliğime kadar böyle sürdürdük, askerlik sonrası ortaktan ayrılıp kendi başıma, bildiğim işe devam ettim. Halen de sahaflık mesleği ile uğraşmaktayım. Hem de zevkle, henüz usanmadım.

Bildiğimiz kadarıyla siz yayıncılık da yapıyorsunuz. Yayıncı olmak nasıl bir duygu. Bu işin zorlukları neler, getirisi ve götürüsü ile biraz bilgi verebilir misiniz?

Her kitapçı yayıncılık yapmak ister, niye istemesin. Sattığın kitabı kendin üretsen ne olur ki? Gül alıp satmasını bilen kişi, gül yetiştiremez mi? Bizde de, dünyada da büyük yayıncılar hem iyi kitapçılardan çıkmış. Şimdi öyle değil artık apayrı bir sektör olma yolunda ve piyasa kurallarının acımasızlığına tâbi.

Benim çıraklık yıllarımda sabahleyin erken kalkan bir kitap yazardı. Sonra da o kitabı üç kuruş parası ile bastırır, götürür küçük kitapçı dükkanlarında konsinye usulü sattırır; efendiliğiyle tanınan o kitapçılar da bu güzel çabaya destek verir, kitaplar satılır, matbaa masrafı çıkar, bir kitap da böylece yayınlanmış olurdu. Şimdi sabah erken kalksan bir faydası yok. Ne küçük kitapçı dükkanları kaldı, ne efendi kitapçılar, ne de kendinden tayinli yayıncılık. Kitabın büyük bir yayınevinden çıkmazsa, reklamı yapılmazsa, marka olmazsan, kitap marketlerin vitrinlerinde görünmezse satmaz ki.

Ben de birkaç arkadaşımla birlikte bir yayınevi kurmuş birkaç kitap yayınlamıştım. Ancak gelişen zaman içinde bizim tarzımız olan yayıncılık piyasada tutmadı. Meğer biz çok satan kitaplar yerine işe yarayacak kitaplar basmışız. Bastığımız kitaplardan kurtuluncaya kadar canımız çıktı. Ancak elimizde 10 yıldır çıkarmaya devam ettiğimiz dergimiz Kebikeç kaldı. O da bizim merak ve heyecan vesilemiz olduğu ve bütün ticari kaygılardan azade bulunduğu için herhalde bizimle birlikte yaşlanacak.  

Siz KEBİKEǒi yayınlıyorsunuz. Çok güzel bir dergi ve çok kıymetli yazarlar var. Böyle bir dergiyi yayınlama fikri nasıl doğdu. Biraz söz edermisiniz?

Bunu dergimizin 10. yıl ekinde ballandıra ballandıra anlattım. Merak eden bir zahmet oradan okusun. Bulamayan da bana bildirsin, derhal göndereyim. Böylece bakalım ne kadar meraklısı çıkacak.  

...Biz araştırmacıya nadir eski kitaplar satarız, o da gider o kitaplarla daha iyisini yazar. Bu arada iyi yeni kitabı yeni kitapçılar satar, bizim iyi yeni kitabın hammaddesi olan nadir eski kitabımız da bundan sonra elimizde patlar. Şimdi buradaki mazohist kıvancın nerede olduğunu sorarsanız, derhal söyleyeyim, önsözde. İyi yeni kitabın önsözünde. Yazar yardımları için sahafa teşekkür eder. Hatta göklere çıkarır, içlerinde sahafa “prenslik” payesi verenler bile vardır. … 

İzlenimlerime göre sahaflık artık kayboluyor. Eskiden, İstanbul’da Sahaflar sokağı vardı ve oraya girdiğimde aradığım her kitabı bulurdum. Ama, bir nedenle yıllar sonra o sokağa tekrar gittiğimde artık oralarda Üniversiteye hazırlık kitapları, ders kitapları veya günümüzde yayınlanan kitapların satıldığını gördüm ve çok üzüldüm. Yanılıyor olabilirim ama Ankara’da yok denilebilir. Ben, eski tarihli kitapları temin etmek istediğim zaman, sizin de sahaf olmanız nedeniyle size başvuruyorum. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Güzel değerlendiriyorum. Çok da sikayetçi değilim. Hayatın tabii akışı buna sebep. Gelgelelim sahaflık ölmedi de az can çekişiyor. İstanbul’daki Sahaflar Çarşısı da biçim değiştireli hayli oluyor, haklısınız ama İstanbul’un gerçek sahafları da neredeyse bütün İstanbul’a yayıldılar. Mesleğin hakkını vererek yapan bir çok genç, yaşlı meslektaşım var. Artık bizim işimizin de yeni yeni argümanları oldu. Entellektüel ihtiyaçlar değişiyor, çeşitleniyor. Biz bu çağda, bu zamanda sahaflık yapıyoruz. Ankara’da da değerli meslektaşlarım var. Hepimiz tüm Türkiye’de 40-50 kişiyiz. Başkanı olduğum Sahaflar Derneği’nin 50 kadar üyesi var. Bunun en az 20’si Ankaralı. Demek ki Ankara’da ciddi ciddi sahaflar var. Zaten öteden beri de vardı. Ne eksiliyor ne artıyor, gidenin yerini gelenler dolduruyor. Bir şey var ki artık işi, bilenler yapabiliyor. Bir de mesleğine sahip çıkıyor, kendini yeni kitapçıdan ayırıyor, sahaflığına vurgu yapıyor. Mesleki bilinçlenme var. Hem eskiler gibi asabî de değiller. Eski meslektaşlarımızın bir çoğu söhretlerininin bir bölümünü müşteri terslemekle yapmışlar, bunu da birbirlerine bulaştırmışlardı. İkinci el kitap satıcılarından söz etmiyorum, onları şöyle sağlam bir kazığa bağlayalım da bize bulaşmasınlar. Zaten derneğimize de ikinci el kitap satıcıları üye olamıyor. Artık internet sitelerimiz var, sık sık eski kitap mezadları düzenliyoruz. Kültür Bakanlığı bize sahaflık sertifikası veriyor. Sertifikası olmayan sahaflık yapamıyor.  

Ülkemizde yayın çeşitliliğinin artması bize olan rağbeti azalttı. Bir de internet tabii. Eskiden filanca konuda bir iki kitap bulunur, o da zaten kolay kolay bulunmazdı. İlgilisi sahafa başvurmak zorundaydı. Şimdi her konuda birçok kitap var, çok daha derin araştırmalar var. Bir de konunun klasikleri de yeniden basılıyor. Yani bizim sahafiye kitapların yeni baskıları yapılıyor. Bizim klasik addettiğmiz kitapları aşan nice değerli çalışmalar ortaya çıktı. Bizim handikabımız da, mazohist kıvancımız da burada başlar. Biz araştırmacıya nadir eski kitaplar satarız, o da gider o kitaplarla daha iyisini yazar. Bu arada iyi yeni kitabı yeni kitapçılar satar, bizim iyi yeni kitabın hammaddesi olan nadir eski kitabımız da bundan sonra elimizde patlar. Şimdi buradaki mazohist kıvancın nerede olduğunu sorarsanız, derhal söyleyeyim, önsözde. İyi yeni kitabın önsözünde. Yazar yardımları için sahafa teşekkür eder. Hatta göklere çıkarır, içlerinde sahafa “prenslik” payesi verenler bile vardır.  

Artık hem araştırmacı hem de kitap kalitesi yüksek. Araştırmacının işi gün geçtikçe kolaylaşıyor. Çoğaltma teknolojileri de çok gelişti. Demek ki bizim bir yandan da birkaç işlevimiz kayboluyor. Eski kitabın müptelasına, kitap koleksiyoncusuna, efemera tabir ettiğimiz her türlü eski evrak, belge, döküman fotoğraf, kartpostal koleksiyocuna, dergi koleksiyoncusuna hitap ediyoruz. Kendimi kumaşlı tüccar terzi gibi görüyorum. Her taraf tekmil hazır konfeksiyona kesmiş, ancak eski zevkin adamları ile standart dışı bedenlere çalışıyor gibiyiz. Ya da eskicilik gibi, yani eski ayakkabı tamircisi gibi. Ucuz sattığımız için ya da piyasada bulamadıkları için insanlar bize geliyor. Çok şükür henüz semerciler ile nalbantlar raddesinde değiliz.    

Popüler Kültürün etkisinde kalınarak kitap satın alınıyor mu, yoksa okuyucu kendi tercihlerini mi kullanıyor?

Şüphesiz. Bunda da şikayet edecek bir şey yok. Bana göre okusunlar da, tek okusunlar, ne okurlarsa okusunlar. Okuya okuya herkes yolunu buluyor. Okumayan bulamıyor, televizyon seyrede seyrede aptallaşıyor.

Araştırmacıdan kastım rafine okur’dur. Genel okuyucu arasından süzülür, araştırmacı. İçinden çıkar, zenginleşir, derinleşir. İşte zaten odur, sahaf müşterisi.  Uzun lafın kısası kısa laf, popüler kültür de olmasa yani bizim millet gaza getirilmese kendi seçimiyle alıp eline de bir kitap okumuyor. Bari hiç olmazsa öyle böyle okusunlar, sonradan akacak bir mecra bulurlar.   

Araştırmalara göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Türkiye'de ise 6 kişiye bir kitap düşüyor. Araştırmalarda elde edilen bu sonuç, ülkemizde kitap okuma oranının ne kadar düşük olduğunun göstergesidir. Genel olarak Türkiye’deki kitap satışları ve okuma oranı konusundaki düşüncelerinizi almak isteriz ? 

...Geçen sene ülkemizde 25 bin kitap basıldı. Müthiş bir rakam. Bu kadar çeşit kitap basılması iyidir. Her yıl da artıyor. Satılıyor da. Ucuzluyor da. Ancak şu korsan illetinden kurtulmalıyız. Haramzadeler, aydın emeğini sömürmesin, haksız kazanca dur densin, dünyanın en güzel işinde mafyanın işi ne?. Kanun var, ciddi ceza var, ama önü bir türlü alınamıyor. ..

Japonya’daki, İsveç’teki bilhassa Fransa’daki o rakamların hepsini Allah kabul etsin. Türkiye’de bu rakamlar niye az öyle mi? Hele durun bakalım, daha bizim ülkemizde kitabın potansiyel suç unsuru olarak görülmekten kurtulmaya başlaması kaç yıllık hikaye. Arif Hikmet Par’ın Planlı Yazma Sanatı bile “teamülden planlanarak rejimi yıkmaya yönelik faaliyet olarak” zabıtlara girdiğini unutmadık. Eskiden kitap tirajları bizde de yüksekti ama o zamanlar milletin fazla eğlencesi yoktu. Güzel güzel okuyorlardı. Sonra araya ara rejimler kara rejimler girdi, milleti kitaptan soğuttular. Şimdiler millet yeniden kitapla koklaşıyor. Ah bir de şu bol kanallı televizyon olmasa. İnternetten bir şikayetim yok. Kitabın müşrik ve müşaviri. Bilgi kaynakları artık değişiyor. Belki saltanat hala kitabın. Şimdilik. Geçen sene ülkemizde 25 bin kitap basıldı. Müthiş bir rakam. Bu kadar çeşit kitap basılması iyidir. Her yıl da artıyor. Satılıyor da. Ucuzluyor da. Ancak şu korsan illetinden kurtulmalıyız. Haramzadeler, aydın emeğini sömürmesin, haksız kazanca dur densin, dünyanın en güzel işinde mafyanın işi ne?. Kanun var, ciddi ceza var, ama önü bir türlü alınamıyor.  

Eskiden Kitap fuarları Ankara’da da organize edilirdi. Ancak, genelde kültürel etkinliklerin İstanbul’a taşınması nedeniyle, kitap fuarları da İstanbul’da organize ediliyor. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Bizde yayıncılığın merkezi İstanbul olduğuna göre fuarının da orada olması çok normal. Ankara’da fuar için uygun mekan sıkıntısı hep yaşandı. Bir de organizatörler zarar edince işin peşini bıraktılar, Israr etselerdi bir gelenek oluşurdu. Yoksa Ankara’da bir potansiyel kaybı yok, görebildiğim kadarıyla. Burası önemli bir üniversite şehri. Önemli bir kültür merkezi.  

Bu zevkli ve doyurucu söyleşi için size çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.