SOHBET KÖŞESİ  > Prof.Dr. Oya Batum Menteşe
                              
  > Prof.Dr. Cem Saraç
                               
  > Yasemin Çongar
                                 >
Osman Özer


 

Sayın okuyucularımız, bu yıl üniversitemizin 10. kuruluş yılını kutluyoruz. Bu nedenle Üniversitemiz Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Oya Batum Menteşe ile üniversitelerde eğitim-öğretim sistemi ve üniversiteye bakış açıları konularında bir sohbet gerçekleştirdik. Bundan sonraki sayılarımızda da üniversitemizin değerli öğretim üyeleriyle sohbetler gerçekleştirmeye devam edeceğiz.

Atılım Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Sayın
Prof.Dr. Oya Batum Menteşe ile Söyleşi

Sayın Prof. Dr. Oya Batum Menteşe, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde 32 yıl öğretim üyeliği görevinde bulundu ve aynı bölümde bölüm başkanlığı görevini yürüttü. 1999 yılında üniversitemize katıldı. 2000-2007 yılları arasında Rektör yardımcılığı görevinde bulundu. Halen, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı görevini yürütmektedir. Sayın Menteşe’nin özgeçmişi ile ilgili geniş bilgiyi aşağıda kendi sesinden görüntülü olarak da izleyebilirsiniz.
 

 

 

 

......Üniversite mezunu bilgiye dayanan fikir üreten, uygar bir toplum oluşturacak, uygar birey özelliklerini taşıyan ve kendine olduğu kadar çevresine, toplumuna, ülkesine yararlı olmaya çalışan kişidir.... ......Eğer bir ülkede kütüphanelerin önemsiz olduğu düşünülüyorsa bu önce kültürel bir meseledir sonra o ülkede okuma yazma ve eğitim düzeyi çok düşük demektir. Eğer e-kütüphaneler, klasik kütüphanelerin yerini almamışsa kültür düzeyi, okuma-yazma düzeyi okuma alışkanlığı ve kitap sevgisi yüksek ülkelerde siyasal irade ne düşünürse düşünsün kütüphaneler gelişecek ve uzman kadrolar yetişecektir.  

Sayın Hocam, Üniversitemizin 10. yılını kutladığımız bu yılda, yoğun programınıza rağmen, bizi kabul ettiğiniz için öncelikle size teşekkür etmek isteriz.  Ülkemizde üniversite sayısı, devlet ve vakıf üniversiteleri olmak üzere 93 üniversite bulunmaktadır. Bu bağlamda Üniversite nedir, topluma ne kazandırır?

2005 yılında yayımlanan Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğünde Üniversite şöyle tanımlanır: “Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, yüksek düzeyde eğitim ve öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul v.b. kuruluş ve birimlerinden oluşan öğretim kurumu”. Buradaki eğitim ve öğretim sözcüklerinin açılımından Üniversite kavramına geçelim; öğretim sözcüğü üniversitenin mesleki yani ihtisaslaşılacak alanda yetkinlik veren öğretim kurumu  olduğunu işaret ediyor, eğitim sözcüğünü açarsak üniversite sözcüğü içinde olan universal “evrensel” anlamda bir eğitimi işaret ediyor. Yani kişinin toplumuna ve tüm insanlığa yararlı, evrensel değerlerin bir parçası olmasına yardım edecek eğitimin, kültürel tüketim olarak eğitimin, bilimsel düşünmeye ve bilgi aramaya, bilgiye ulaşmaya yönlendiren eğitimin, belki bu günün dünyasında “planetary thinking” denen insanlık kadar gezegeni düşünmeye yönelten eğitimin yarattığı, her alanda gelişmiş kişilikler yetiştirmek amaçlı eğitim demek oluyor. Görüldüğü gibi Üniversiteler bu açıdan ağır yük taşımaktalar. Üniversite eğitimi alan kişi 4. yılın sonunda girdiğinden farklı bir üst bilgi ve kişilik düzeyine ulaşmış olmalıdır, bu gereklidir çünkü üniversite mezunları toplumlarını ileriye götürecek bireyler olacaklardır. Topluma ne kazandırır? Ülkemizde ne yazık ki bilgi sahibi olmadan fikir üretme alışkanlığı çok yaygın. Üniversite mezunu bilgiye dayanan fikir üreten, uygar bir toplum oluşturacak, uygar birey özelliklerini taşıyan ve kendine olduğu kadar çevresine, toplumuna, ülkesine yararlı olmaya çalışan kişidir. 
 

Üniversitelerde eğitim ve öğretim sisteminde nasıl bir model uygulanmalı? 

.....Bilgi çağında olduğumuza göre, modellerden bir tanesi bilgiye ulaşmanın öğretilebileceği öğretim modelidir. Bilgi kadar kirliliğinin de yoğun olduğu çağımızda doğru bilgiye ulaşmanın yolu öğretilmelidir. Bu yolda analiz ve sentez becerilerinin geliştirilmesi için klasik yöntemler uygun olabilir..... 

Kanımca tek bir model yok. Birçok modelden koşullara uygun olan veya olanlar seçilmelidir. Birkaç model birden uygulanabilir. Bilgi çağında olduğumuza göre, modellerden bir tanesi bilgiye ulaşmanın öğretilebileceği öğretim modelidir. Bilgi kadar kirliliğinin de yoğun olduğu çağımızda doğru bilgiye ulaşmanın yolu öğretilmelidir. Bu yolda analiz ve sentez becerilerinin geliştirilmesi için klasik yöntemler uygun olabilir.

Çağımız görsel bir çağ, okuma ile görselliği bir araya getiren öğretim metodları mutlaka kullanılmalıdır, çünkü öğrencilerin görsel materyali okuma yetenekleri yazınsal materyali okuma yeteneklerinden daha gelişmiştir. Tabii bu okuma alışkanlığının yaratılmasını ve geliştirilmesini engelleyici bir yöntem değildir. Öğrencinin okuma isteği ve alışkanlığı genel kültürünü ve dilini geliştirici metinler üzerinden mutlaka teşvik edilmelidir.

Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı orta öğretimde kişiye özel eğitim öğretim metodunu kullanıma koyduklarını böylece öğrencilerinin yeteneklerini ve eğilimlerini de anlayacaklarını beyan etti. Üniversiteye giriş sınavına giren öğrenci her zaman yetenekleri doğrultusunda bir seçim yapamıyor. Karşımıza gelen öğrencilerin bir kısmı hiç istemedikleri alanları seçmiş olabiliyor. O durumda yapılacak şey, öğrenciyi daha katılımcı yöntemlerle alanı sevdirmeye ve o konu üzerine eğilmeye yönlendirmek. Kişi’ye özel eğitim, her öğrenci ile tek tek uğraşılması yöntemini içerdiği için pratik açıdan Üniversitelerde uygulaması olanaksızdır diye düşünüyorum, belki “e-learning” yöntemi ile sağlanabilir, ancak o da hocadan çok şey beklenen bir sistem olduğu için çok az sayıda öğrenciye ulaşabilecektir. Henüz başarılı bir uygulaması yoktur.

Hocalar sınıfların özelliğine göre değişik modeller kullanmaya hazır olmalıdırlar. Yavaş öğrenen sınıfla, çabuk öğrenen sınıfa uygulanacak müfredat ve modeller farklıdır. Her iki şekilde de öğrenciyi daha katılımcı, daha araştırmacı olmaya yöneltecek, daha birlikte çalışmayı geliştirici yöntemler çağdaş yöntemlerdir.

Son olarak 38 yılın tecrübesine dayanarak dersler her zaman öğretilmez, öğrenilir diye bitirmek isterim; öğrenciye düşen kısmı da unutmamak gerekir. En iyi ve en başarılı bir hoca bile bazen bir sınıfın tümüne ulaşamayabilir.

 

Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyeleri, üniversite öğrencileri ile yaptıkları bir araştırmada, gençlerin üniversitede olaylara bakış ve sorun çözme yönünde eğilimlerinin değişmediği ve neredeyse üniversiteye geldikleri değer yargılarıyla mezun oldukları sonucuna varmışlardır. Sizce, üniversitede “eğitim ve öğretim” neyi öğretmeyi hedeflemelidir? 

...Fikir, kanı ve inançlar bilgi ile pekiştirilmeli ve bilgi değişince bunlar da değişmeli; bunun için sorgulayan, şüpheci ve araştırmacı zihinler yetiştirilmelidir. Kavramlar açılımları ile öğretilmeli, bir de çok kültürlülük, farklılık (multi-culturalism and diversity) ve ötekilik (otherness) kavramları üzerinde durularak, demokrasi eğitimi verilmeli ve uygar bir toplumun hoşgörülü uygar bireyleri nasıl olunur öğretilmeli... 

Ne yazık ki bu doğru. Buna önceki sorularda da değinmiştim Ülkemizde bilgi sahibi olmadan fikir ve kanı üretme çok yaygın, ayrıca bu kanıların doğru olmadığını bile bile kişisel nedenlerden vazgeçmeme de yaygın, bunun biraz da kültürel olduğunu düşünüyorum. Bir de öğrencilerin politik açıdan yönlendirilmiş olanları var. Kavramların içi boşaltıldığı için dini veya politik kavramlar o görüşün söylem kalıpları ile geliyor öğrenciye onlar da sorgulamadan kabulleniyorlar.

Fikir, kanı ve inançlar bilgi ile pekiştirilmeli ve bilgi değişince bunlar da değişmeli; bunun için sorgulayan, şüpheci ve araştırmacı zihinler yetiştirilmelidir. Kavramlar açılımları ile öğretilmeli, bir de çok kültürlülük, farklılık (multi-culturalism and diversity) ve ötekilik (otherness) kavramları üzerinde durularak, demokrasi eğitimi verilmeli ve uygar bir toplumun hoşgörülü uygar bireyleri nasıl olunur öğretilmeli. Biz kısıtlayıcı ve yargılayıcı bir toplumuz, her birimiz bir görüşe göre diğerimizi yargılar ve kısıtlarız, oysa uygar olmak sana benzemeyeni tolere etmek, farklı fikirleri ve yaşam biçimlerini hoş görü ile karşılamaktır. Demokrasi ise kişinin hak ve özgürlüklerini, başkasının hak ve özgürlüklerini zedelemeden yaşamasıdır. Kanımca Türkiye toplum olarak az gelişmişlikten modernleşmeye ve uygarlığa geçiş sancılarını yaşıyor. Modern birey veya “uygar” birey geleneklerin dışında kendi aklıyla, kendini yönlendirecek kişi demektir. Uygar birey üretkendir, katılımcıdır, yurttaş sorumluluğu taşır. Ayrıca “uygarlık süreci” bireylerden saldırganlıklarını yaşamama, kendini tutma edimine alışma, kendi içinde istikrarlı ve özdenetim kurmayı başaran kişiler olmalarını talep eder. Kanımca üniversite eğitiminin bir amacı da bu anlamda uygar birey yaratma olmalıdır.

 

Üniversitelerin iki görevi, bilimsel araştırma ve yüksek öğretimidir. Ancak yıllardır bilimsel araştırma görevi en üst düzeyde tutulmuş, öğretim görevi her zaman ikinci bir fonksiyon gibi görülmüştür. Sizce bu görüş doğrumudur?

Her ikisi de üniversitelerin asil görevi. Öğretim görevinin ikinci fonksiyon olarak görüldüğü doğru değildir. Öğrenciler üniversitelerini seçerken öncelikle iyi eğitim veren üniversiteleri seçiyorlar, endeksli dergilerdeki performansa bakmıyorlar. Bilimsel araştırma performansının daha önde gibi görülmesinin nedeni Yükseköğretim Kurumu’nun konuya verdiği ağırlıktan kaynaklanıyor. Bu bilimsel araştırma yapılmasın, indeksli dergilere makale yazılmasın anlamını taşımaz, bilimsel çalışma hele bilgi çağının yapısı içinde çok önemlidir, bazen de işimizin en zevkli yanı bile olabiliyor. Ancak burada önemli bir ayrıma da dikkati çekmek isterim. Bazı idari pozisyonlarda olan kimselerin görevi bilimsel çalışma değildir. Örneğin gazetelerde falanca rektör bilimsel yayından (indeksli yayın kastedilmiştir) sınıfta kaldı gibi yazı çıkıyor, yanlış ve haksız. Çünkü bir rektörün görevi önce üniversitesini ileriye götürmektir, iyi bir eğitim-öğretim ve bilimsel araştırmaya olanak tanıyan, özendiren bir ortam yaratmaktır. Diğer bir ayrım da bazı öğretim elemanlarının araştırmacı yanlarının güçlü, bazı diğerlerinin ise hocalık yanlarının daha güçlü olabilmesidir. Bu gibi durumlarda araştırmacıları araştırmaya daha fazla yönlendirmek, hocalık yanları güçlü olanların da hocalıklarını vurgulamak daha doğru olur. Ancak her iki tür akademisyen de her iki görevi yerine getirmekle yükümlüdür.

 

Ünlü düşünür Kant, üniversiteleri hukuk, tıp ve ilahiyat fakültelerinden oluşan üst fakülte ve felsefe fakültesinden oluşan alt fakülte olarak ikiye ayırır. Bu görüşü günümüze uyarladığımızda, üniversitenin yol haritası nasıl olmalıdır? 

Felsefik düşüncede önce, kuram üretilir ve kuramdan gerçeklere giden yol bulunur. İşte Einstein’da bu yüzden hayal etmek, bilimden önemlidir demiş. Felsefe ile Bilim’in çıkış noktaları aynı, doğruya gidiş yöntemleri farklıdır. İnanç ise her çağda yeri olan, bazı çağlarda bilimle çatışan ama insanın ruhsal gereksinimlerini karşıladığı için hiç bir dönemde tam anlamı ile yok sayılamayan alandır

Kant bugün yaşasaydı çok farklı düşünürdü. Çünkü Kant 19yy. Romantizminin düşünürüdür. Görüşleri Neo-klasik çağın akılcılığına karşı çıkar. Doğrular salt akıl yoluyla değil, duygu ve içgüdüler yolu ile de bulunabilir der. “Agnostik”dir, yani yaradılışın tam anlamı ile bilinemeyeceğine inanır. Oysa çağımız, akıl, bilgi ve bilim çağı, aklın duygu ve inançlardan önemli olduğuna ve evrenin tüm sırlarının çözüldüğüne inanılan çağ; teknoloji ve iletişim çağı. Teknoloji, bilim, bilgi her şeyin önünde. Bugün yaşasaydı herhalde mühendislik, hukuk, tıp derdi ama felsefeyi’de koyardı. Felsefe insana düşünmeyi öğreten bir bilim dalı, varsayımlarla doğruya götüren bir düşünce alanıdır. Felsefik düşüncede önce, kuram üretilir ve kuramdan gerçeklere giden yol bulunur. İşte Einstein’da bu yüzden hayal etmek, bilimden önemlidir demiş. Felsefe ile Bilim’in çıkış noktaları aynı, doğruya gidiş yöntemleri farklıdır. İnanç ise her çağda yeri olan, bazı çağlarda bilimle çatışan ama insanın ruhsal gereksinimlerini karşıladığı için hiç bir dönemde tam anlamı ile yok sayılamayan alandır. Önemi azalsa bile  ilahiyat fakülteleri her çağda olacaktır.  

 

Üniversitelerimizde kütüphanelerin yeri ve önemi hala anlaşılmamıştır. Bu YÖK raporunda da görülmektedir. Yükseköğretim Kurumu’nun hazırlamış olduğu Stratejik raporda; kütüphanelerin kalitesinin artırılması için “Türkiye’de üniversitelerdeki öğretimin kalitesini geliştirmek için kütüphanelerin koleksiyonlarını ve verilen kütüphanecilik hizmetlerinin kalitesini geliştirmek gerekmektedir. Bunun için de uzman kadrolara gereksinme vardır, denilmektedir. Sayfa 194.” Sizce bu görüş, kütüphanelerin nitelikli hizmet verebilmesi için yeterlimidir?

Eğer bir ülkede kütüphanelerin önemsiz olduğu düşünülüyorsa bu önce kültürel bir meseledir sonra o ülkede okuma yazma ve eğitim düzeyi çok düşük demektir. Eğer e-kütüphaneler, klasik kütüphanelerin yerini almamışsa kültür düzeyi, okuma-yazma düzeyi okuma alışkanlığı ve kitap sevgisi yüksek ülkelerde siyasal irade ne düşünürse düşünsün kütüphaneler gelişecek ve uzman kadrolar yetişecektir.

Görüşler ancak eylemle desteklendikleri zaman anlamlı ve yeterli olurlar, kütüphanelerin desteklenmesi ve kalitelerinin artırılması için sayfalarca yazabilirsiniz ama bu parasal olarak, eleman olarak, eylem olarak desteklenmedikçe bir anlam taşımaz. Kütüphanelerin nitelikli hizmet vermesi için önce ait oldukları kurumlar tarafından onlara parasal kaynak bulunması, teknik destek yapılması, gerekli mekan ayrılması nitelikli eleman temin edilmesi gerekir. Eğer bir ülkede kütüphanelerin önemsiz olduğu düşünülüyorsa bu önce kültürel bir meseledir sonra o ülkede okuma yazma ve eğitim düzeyi çok düşük demektir. Eğer e-kütüphaneler, klasik kütüphanelerin yerini almamışsa kültür düzeyi, okuma-yazma düzeyi okuma alışkanlığı ve kitap sevgisi yüksek ülkelerde siyasal irade ne düşünürse düşünsün kütüphaneler gelişecek ve uzman kadrolar yetişecektir.

 
Nasıl bir yöneticisiniz, kendinizi nasıl değerlendirirsiniz ?

Nasıl bir yönetici olmalı?

Her yöneticinin kendisine özgü bir uslubu var kanımca, her yönetici de farklı özellikleri vurgulayarak başarıyı yakalayabilir. Çok genel anlamda iyi bir yönetici işleri doğru kişilere delege eden, çözüme tüm öğretim üyeleri ile paylaşımcı bir şekilde giden ama son sözü kendisi söyleyen, barışcı ve akademik bir çalışma ortamı yaratan; hem hoşgörülü hem de disiplinli bir kişidir diye düşünüyorum.

Kendime gelince, benim de bazı kurallarım var, bunlar iyi mi kötü mü Fakülte elemanlarına sormanız gerekecek. Paylaşımcıyım, kararları Bölüm Başkanlarımla birlikte vermeye ve gerektiği yerde Fakülte Kurulunun görüşlerine baş vurmaya özen gösteririm. İşleri doğru kişilere delege etmeye dikkat ederim ama delege ettiğim işlerin de takipçisiyimdir. Doğru yerde ve doğru zamanda hoşgörülüyüm ama görev ihmali konusunda, ciddiyetsizlik konusunda hiç hoşgörülü değilim. Mesleğin ve görevin ciddiye alınmasının ve en iyi şekilde yapılmasının gerektiğine inanırım. Bunun dışında akademik çalışma huzursuz bir ortamda yapılamayacağı için, arkadaşlarıma huzurlu ve rahat çalışabilecekleri bir ortam yaratma çabası içindeyim, doğal olarak bu karşılıklı olur, fakülte içi kavga, çekişme ve dedikodulara hoşgörü ile bakmam. Ancak bu açıdan çok şanslıyım, fakülte elemanlarımızın içinde tatsızlık yaratacak, görev ihmal edecek hiç kimse yok. Hepsi alanında başarılı, çıtayı yüksek tutan ve çok çalışan iyi niyetli arkadaşlar.
 

Yıllardır üniversitelerde hizmet veriyorsunuz, unutamadığınız bir anınız var mı?

Şu anda aklıma sadece komik veya “sosyal” yani eğitim dışı özel anılar geliyor. Herkesi ilgilendirebilecek bir anımı hatırlayamıyorum. Bir daha ki sefere inşallah.