Ankara Özel > Ankara'nın Başkent oluşunun 83 yılı
                           > Yaşadığımız Kent

Konu: Ankara’nın Başkent Oluşunun 83. Yılı
Konuşmacı: Prof. Dr. Anıl Çeçen
Tarih: 13 Ekim 2006

Yer: Atılım Üniversitesi

Seyhan Cengiz Turhan Konferans Salonu

Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen’in özgeçmişi  

 

Bugün Atatürk’ün çizgisinde yayın yapan bir gazete vermiş olduğu Ankara ilavesinde ilk defa şöyle bir başlık gündeme getiriyor….. Evet o gazetenin bugünki Ankara ilavesine bakarsanız “Ankara Başkent Kalacaktır” diye yazıyor. Şimdi Ankara zaten başkent neden başkent kalacaktır diye yazıyorsun…?

 

13 Ekim Ankaralılar için önemli bir tarihtir. Ankara’nın tarihte öne çıkması, Ankara’nın bir dünya başkenti haline gelmesi, Ankara’nın bir küçük Anadolu kasabası olmaktan çıkarak yeni bir devletin çağdaş bir Cumhuriyet’in başkenti olarak ilan edilmesinin tarihidir. Bu sene 83. yıldönümünü kutluyoruz.

 

Şimdi tabii sayın Rektör ve öğretim üyelerini bir yana bırakarak, siz öğrencilere yönelik konuşmak istiyorum. Çünkü, değerli  meslektaşlarımın uzun süredir Ankara’da yaşadıklarını biliyorum. Ama sizin içinizden Anadolu’dan gelen, Anadolu’nun çeşitli  kentlerinden gelerek Ankara’da tahsil yapan öğrencilerimiz olduğunu da biliyorum. Şimdi ben yaklaşık 20 yıldır üniversitede ders veren bir hocayım. Her sene birinci sınıfta önüme, Türkiye’nin her tarafından öğrenciler geliyor. Kimi doğudan geliyor, kimi batıdan geliyor, kimi kuzeyden geliyor, kimi güneyden geliyor. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da yurt dışından gelen öğrencilerimiz de var.

 

Sevgili gençler, Anadolu’da oturanlar için değil ama, Ankara’ya tahsili için gelenlerin herhangi bir kente değil, ama bir başka kente herhangi bir kentin dışında bir başka kente geldiklerinin bilinci çok önemli. Burası 81 vilayetimizden birisi ama bu vilayetlerin üstünde bir yere sahip. Yani devletimizin Merkezi başkent. Şimdi bir başkentte okumanın çok önemli kazanımları olacaktır. Çünkü Türkiye’ye,  merkezden bakma gibi bir şansınız olacaktır. Son ilan edilen 15 üniversite ile beraber Türkiye’nin neredeyse vilayetlerinin dörtde üçünde üniversite oldu. Ankara yerine bir başka kentte de okuyabilirdiniz. Yani Edirne’den kalkıp Diyarbakır’da okuyabilirdiniz, Artvin’den kalkıp Muğla’da okuyabilirdiniz. Yani Türkiye artık büyük merkezlerin ötesinde Üniversitesinin Anadolu’ya yayıldığı hepinizin kendi kentlerinde de geldiğiniz kentlerde de üniversitenin bulunduğu bir yapıya kavuştu. Ama Ankara’nın, sizin geldiğiniz kentlerin ötesindeki anlamı, başkent olarak gündeme gelmesinin nedenleri üzerinde duracağım. Çünkü bugün 83.yılını kutladığımız Ankara’nın başkent oluşu olgusunun bir anlamı var sevgili gençler, oda Ankara’nın başkent olma statüsünün artık yavaş yavaş kaldırılmak istenmesidir. Bugün Atatürk’ün çizgisinde yayın yapan bir gazete vermiş olduğu Ankara ilavesinde ilk defa şöyle bir başlık gündeme getiriyor. Bakın, çok önemli tarihsel bir süreç içerisinde sizler bu dönemde üniversite tahsili yapıyorsunuz ve dünyadaki değişim ve dönüşüm belirli noktalara gelirken bizi de zorluyor. Evet o gazetenin bugünki Ankara ilavesine bakarsanız “Ankara Başkent Kalacaktır” diye yazıyor. Şimdi Ankara zaten başkent neden başkent kalacaktır diye yazıyorsun? Demek ki, Ankara’nın başkent olmaktan çıkmasını isteyen başkenti Ankara’nın dışına taşımak isteyen kesimler var. Bize değişim olarak getirilen bir takım öneriler Avrupa Birliği sürecinde, küreselleşme sürecinde,  “Büyük Orta Doğu projesi” sürecinde bizi, Türkiye’yi bir yerlere çekmek ve bir yerlere sürüklemek isteyen plan ve projelerin içerisinde, Türkiye Cumhuriyet’inin bugünkü yapısına benzer bir devletin olmadığını ve böyle bir devlet olamayacağı için böyle bir devletinde başkentinin Ankara olamayacağını söylüyorlar. Şimdi sevgili gençler neden böyle bir durum var? Bunu anlamak için yani bugünü kavramak için, mutlaka düne bakmak zorundayız. Dünü bilirsek bugünü anlarız, bugünü kavrarsak yarını, geleceği görürüz. Gelecekte de nelerle karşılaşacağımızı eğer düşünüyor isek bugünü mutlaka kavramak zorundayız. Bugünü kavramak içinde dünü bilmek durumundayız.

 

Sevgili gençler, bugün Anadolu’da Ankara’nın dışında 16 tane kent tarihin belirli dönemlerinde  başkentlik yapmıştır. TRT kurumu bir dönemde, bir araştırma ve bir yayın dizisi hazırlatmıştı. “Anadolu Başkentleri” diye. Şimdi bakın Anadolu başkentleri diye baktığınız zaman, Edirne, Bursa, İzmir, Konya, Trabzon, Kayseri, Van başkent olmuş bir zamanlar. Anadolu’nun her yerine yayılmış başkentler, demek ki tarihin her döneminde bugün Anadolu’da 16 tane tarihten gelme başkent varsa değişen dönemler, değişen devlet yapıları değişen siyasi yapıları gündeme getiriyor ve işte bu noktada farklı devletler ortaya çıktığında o farklı devletlerinde başkentleri gündeme geliyor. Çünkü devlet dediğimiz olgu bir ülkeye sahip olmak durumundadır. Burada devlet ne tür bir ülkeye sahip olacak, gene tarihe bakalım. Tarihe, insanlık tarihi açısından baktığımız da ki, bugün batıyı batı yapan sürecin eski Yunandan başladığını onun da Mezopotamya’dan geldiğini görürüz. “Mezopotamya’da Mısır’da eski Yunan’da ve Roma’da”. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu bir kent adını taşıyor, ulus adını değil . Roma önce bir kenttir, sonra İtalya’nın başkentidir, sonra bir imparatorluğun başkentidir. Şimdi böyle baktığımız noktada demek ki kentler önem kazanıyor ve başkent olma durumuna göre de devlet yapıları ortaya çıkıyor, yada tersi oluyor. Değişen devlet kurumu yapısına göre yeni başkent olma durumları ortaya çıkıyor. Yaşam dünya tarihinde belirli coğrafyalarda yoğunlaşınca o yoğunlaşmaya göre ve güç kaymasına göre merkezler de değişiyor. Böyle bir süreç içerisinde bir devletin merkezi, başkenti, gücü elinde tutarsa başkent olmaya devam eder yoksa güç kayarsa, ki  -güç kayması diye bir olgu vardır- o zaman devletin merkezi de kayar, bir başka merkeze geçer, devlet ve o merkez bir başka devleti kurabilir. Şimdi bunun çok örnekleri var değişik. Mesela İspanya’da 800 yıl Endülüs devleti kurulmuş ama kaymalar olmuş; o kaymalarla başkent değişmiş, başka düzenler kurulmuş.

 

Ankara düşüncesi, Sivas kongresinden sonra gündeme geliyor ve Kurtuluş Savaşı devam ettiği noktada belirli bir merkezden yürütülmesi ve ihtiyacı Ankara’da gerçekleşiyor. Sevgili gençler peki niçin Ankara?…. Başkentler belirlenirken ülkenin durumuna bakılır ve ona göre merkezi bir yapı seçilir. Merkezi yapı, öyle bir konuma sahip olacak ki, ülkenin her yerine her noktasına, anında ulaşabileceğimiz, kolayca ulaşabileceğimiz bir yapının olması gerekir.

 

Şimdi Osmanlıda da kaymalar olmuş önce başkent Bursa’da, sonra Edirne, daha sonra İstanbul’un  fethinden sonra İstanbul’a gelmiş. Şimdi, Cumhuriyet kurulurken kurtuluş savaşı, Anadolu’da verilmiş milli sınırlar içerisinde. Biliyorsunuz Atatürk önce Samsun’a çıkıyor daha sonra Amasya tamimi ile milletin kurtulacağını bütün dünyaya ilan ediyor. Millet olarak bir kurtuluş savaşı verileceği söyleniyor. Bunun için halkı örgütlemek üzere önce Erzurum’a gidiyor Doğu Anadolu’yu örgütlüyor, daha sonra Sivas’a geliyor, Sivas’ta Doğu ile Batı’yı birleştiriyor. Yani Misak-ı Milli sınırları içerisinde Anadolu’nun Doğusuyla Batısı bir araya geliyor. Değerli gençler işte o Sivas’ta Cumhuriyetin kuruluşunun adımı atılıyor. O adımda, Ankara’da yeni bir devletin kurulmasıdır. Ankara düşüncesi, Sivas kongresinden sonra gündeme geliyor ve Kurtuluş Savaşı devam ettiği noktada belirli bir merkezden yürütülmesi ve ihtiyacı Ankara’da gerçekleşiyor. Sevgili gençler peki niçin Ankara? Ankara bir Anadolu kasabası, Ankara Anadolu’nun eski büyük kentlerinden birisi değil. Konya Anadolu’nun eski büyük kentlerinden birisi, Kayseri böyle , Erzurum böyle hatta İzmir, hatta Adana, bunlar çok eski merkezler tarihin çeşitli dönemlerinde, ama Ankara merkez değil. Neden Ankara’nın merkez olması gündeme geliyor çünkü değişen siyasi koşullarda ortaya çıkan tablo imparatorluğun çökmesinden sonra geriye kalan merkezi devletin alanının boş kalması ve o alanın bir milli sınırlarla belirlenmesi noktasında yani Osmanlı imparatorluğu yıkılırken son toplantıda alınan karara göre Misak-ı Milli sınırlarının bugünkü bizim milli sınırlarımızın çizildiği bir vatan parçası ortaya çıkıyor. İşte o vatan parçası ortaya çıktığında başkentin merkezi bir konumda olması gerekir.

 

Başkentler belirlenirken ülkenin durumuna bakılır ve ona göre merkezi bir yapı seçilir. Merkezi yapı, öyle bir konuma sahip olacak ki, ülkenin her yerine her noktasına, anında ulaşabileceğimiz, kolayca ulaşabileceğimiz bir yapının olması gerekir. Aslında Sivas kongresi yapılırken Sivas’ın önce başkent olması düşünülüyor fakat Sivas’ın batı Anadolu’ya uzak olması nedeniyle Mustafa Kemal Ankara’yı daha merkezi olarak gördüğü içindir ki, Sivas yerine kurtuluş kongresini Sivas’ta yapmasına rağmen Ankara’yı başkent olarak seçiyor. Ama o arada  Ankara tabii küçük bir kent daha büyük bir kent değil, Anadolu’nun yaşamında etkin değil. Ama Konya ve Kayseri gibi merkezi şehirlerde var. Konya’yı düşünüyor çünkü Selçuklular döneminde biliyorsunuz Konya bir ara merkez konumunda fakat Konya’da ki bu eskiden kalma tutucu muhafazakar bir çevrenin varlığı nedeniyle ki, Atatürk’ün kafasında Cumhuriyeti ilan etmek var. Bir devrim gerçekleştirerek çağdaş bir ulus devleti kurmak var, laik bir düzen kurmak var. İşte bunları Konya’da yapamayacağını görüyor. Konya’daki o muhafazakar yapı engel olabilir, tutucu olabilir. Yeni bir Cumhuriyet rejimi kurulamayabilir. Bu noktada Konya’dan çekiliyor. Kayseri gündeme geliyor... Kayseri biliyorsunuz, Kayzer isminden gelir, Bizans’ın en önemli merkezlerinden birisidir Kayseri, şimdide yeniden merkez oluyor. Kayseri Doğu Anadolu’ya yönelik yapılanmada özellikle Büyük Ermenistan projesi bugün Kayseri üzeriden yürütülüyor. Büyük Kürdistan projesi nasıl Diyarbakır üzerinden yürütülüyorsa geleceğe dönük, bugün büyük Ermenistan projesi de Kayseri üzerinden yürütülüyor. Çünkü Kayseri ekonomik bir yapıda ve hem dışa çok açık hem de sermaye yapılanması noktasında gayrimüslim unsurların rahat hareket edebildiği bir yer. Kayserinin eski Bizans’tan gelme yapısı o Selçuklu-Osmanlı döneminde de devam ettiği için Mustafa Kemal, İstanbul’dan çekinirken aynı çekingenliği Kayseri’ye de gösteriyor, çünkü Kayseri’de bir başkent, sermaye ilişkileri nedeniyle dış etkilere açık olabilir. Dış etkilere açık bir yapılanmada da bağımsız bir devletin merkezini kuramayabilirsiniz. Ama Anadolu’nun merkezinde böyle küçük bir kasabayı alıp yeniden  –çünki yeni bir devlet kuruluyor-   başkent kurulursa o zaman dış inisiyatif etkisi daha az olabilir veya dış yönlendirme gelirse daha rahat savunma yapılabilir. Bu düşünceyle Kayseri ve Konya’dan vazgeçiyor  Sivas’ı da batı Anadolu’ya uzak gördüğü içindir ki seçmiyor.

 

Şimdi arkadaşlar kent isimlerini söylerken bazılarınızın gülümsediğini görüyorum. Yani içinizde Sivaslı vardır, Kayserili vardır, Konyalı da vardır, olabilir. Ben burada bir bilim adamı olarak konuşuyorum. Konuşmalarımda sizin özel bağlantılarınız varsa o tabi konunun genelliği içinde alınması gerekir. Ben burada Ankara’dan bakıyorum ve halen Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olduğumuz içindir ki bütün cephelere eşit mesafeden bakıyoruz. Ama maalesef, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra meydana gelen değişik süreç içerisinde yani o demirperde dediğimiz dünyanın yarısının dünyaya kapalı olduğu dönem ortadan kalkınca dünyanın merkezi alanında bir büyük boşluk ortaya çıktı. Yani 15 tane devlet bağımsız oldu. Orta Asya ülkeleri, Kafkasya ülkeleri, Baltık ülkeleri bunlar Sovyet Cumhuriyetleriydi, ayrıldılar. Balkanlarda da Sosyalist sistemler vardı, onlar da koptu ve ondan sonrada bir baktık ki, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya dünyaya açık hale geldiği noktada emperyal güçlerin ve merkezlerin geleceğe dönük dünya hegemonyasında bu bölge ana bölge haline geldi. Böylece Amerika ortaya çıktı. Amerika, Alman stratejisini ortaya koydu. ZBIGNIEW BRZEZINSKI’nin “SATRANÇ TAHTASI” kitabında, Amerikanın artık Sovyetler Birliği sonrasında bu bölgeye başka türlü baktığı ortaya çıkar. Daha sonra Sovyetler Birliği varken bize çok yakın duran Avrupa’nın bizden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını gördük. Halbuki aramızdaki protokoller gereği Türkiye çoktan Avrupa’ya daha yakın olması gerekirken Türkiye çoktan Avrupa’nın içerisine üye olarak girmesi, üye olması gerekirken bir de baktık ki Avrupa bizi oyalamaya başladı ve Türkiye’nin üyelik sürecini olabildiğince geciktirmeye başladı ama bu arada Türkiye’de yapısal değişiklikleri gündeme getiren paletleri ortaya koydu. Bir de baktık ki, Avrupa’nın her istediğini biz yapıyoruz, 8 tane uyum paketi, bir baktık ki 8 uyum paketinden sonra bizim gücümüz yarı yarıya azalmış, devlet yapımız yarı yarıya tasfiye edilmiş, Ankara başkent olma konumunu yarı yarıya kaybetmiş ve başkent merkez olarak Ankara’nın bölgedeki ve ülkedeki ağırlığı azalmış, artık belirli bölgeler hatta büyük kentler Ankara’nın dışına çıkarak yavaş yavaş başkentin dışında hareket etmeye başlamışlar.

 

Şimdi sevgili gençler gördüğünüz gibi içinde yaşadığımız bu süreç sadece iç dinamiklerle değil ama bizimde yer aldığımız dünya haritasında yani küresel oluşum süreci içerisinde gündeme gelen konjonktürel değişikliklerin bu bölgeye yansıması sonucunda bir yeni dönemin ortaya çıktığını görüyoruz ki, bu yeni dönemde her şeyin yeniden ele alınıp tartışıldığı ortaya çıkıyor. Hem Türkiye’nin bugünkü yapısı hem de Ankara’nın başkent olup olmayacağı meselesi. Şimdi Ankara’nın başkent olması tabi Ankaralı’lar için gururdur. Ankara belki Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından bakarsanız, devletler devamlıdır ve devletlerin sürekliliği esastır. Her devlet kurulu bulunduğu ülkenin başkentinde vardır ve orada devam eder ve bugün bütün dünya devletlerinin bakarsanız hepsinin bir başkenti vardır ve o devletlerin ülkeleri vardır ve o ülkelerde başkentten yönetilir. Çünkü devletin örgütlenmesi başkentte’dir. Ama şimdi küreselleşme süreci içerisinde ortaya çıkan tabloya baktığımızda, artık yavaş yavaş bazı başkentlerin devre dışı bırakılmaya çalışıldığını, başkentlerin ötesinde dışa açık yapılanma süreci içerisinde her ülkenin her devletin yeniden yapılanmaya doğru sürüklenmeye başladığını görüyoruz.

 

Bakın son bir aydır hatta birkaç aydır resmi olarak basına yansıyan bir konu var . Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması meselesi. Şimdi dünyanın bütün ülkelerinde merkez bankaları başkenttedir. Türkiye’de, durduk yere pat diye efendim diyorlar ki Merkez Bankası’nı İstanbul’a taşıyalım. Öncesine bakıyoruz  Atatürk’ün Anadolu’da bir ulus devleti kurmak ve ona bağlı bir ulusal ekonomi oluşturmak üzere Hindistan’dan gelen Hint Müslümanlarının yardım parasını bloke ettiğini ve sonra banka kurduğunu, bu bankanın merkezi olarak tabi ki başkent Ankara’da İş Bankasını oluşturduğunu ve İş bankası aracılığıyla Anadolu’da bir ulusal ekonomi yarattığını görüyoruz. Bugün İş Bankası’nın genel müdürlüğü İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi yavaş yavaş özel bankalarda genel müdürlüklerini taşıdırlar İstanbul’a, hatta bazı kamu bankalarını satarak mesela Şekerbank’ta satıldı el değiştirdi sonra genel müdürlüğünü İstanbul’a taşıdı.

 

Şimdi yavaş yavaş kalkın arkadaşlar Ankara’dan taşınıyoruz. Nereye taşınıyoruz,  İstanbul’a. İstanbul yeniden başkent mi oluyor yoksa, çünki bu bölgenin tarihine bakarsanız 622 yıllık İmparatorlukta İstanbul başkent, ondan önceki döneme bakarsanız 1000 yıllık Roma Bizans döneminde gene Kostantinapolis, başkent. Zaten Avrupa gazetelerine bakarsanız bir türlü İstanbul kelimesini kullanmıyorlar çünkü Anadolu’daki Müslümanlık yapısını kabul etmiyorlar. Anadolu’daki Türk yapılanmasını kabul etmiyorlar hala İstanbul’la ilgili haberlerde Yunan gazetelerinin yazdığı gibi Kostantinapolis olarak yazıyorlar ve Fener Rum Patrikhanesini de merkez kabul ederek nasıl bugün Katolik dünyasının merkezi Roma’da Vatikan ise İstanbul’daki Fenerde bulunan patrikhaneyi de Doğu Hıristiyanlığının yani Ortodoks dünyasının merkezi haline getirmek istiyorlar. Tıpkı eski Bizans’ta olduğu gibi çünkü Bizans’ta da Fener Rum Patrikhanesi Hıristiyan bir devlet yapılanması olduğu için etkin bugünde Fener Rum Patrikhanesini aynen Vatikan statüsüne benzer bir statüyü getirerek orada bir din devletine dönüştürmek istiyorlar ki, Orta Doğuyla ilgili haritalara bakarsanız, Amerikalılar şimdi son zamanlarda biliyorsunuz silahlı kuvvetler dergisinde Orta Doğu’nun “Büyük Orta Doğu Projesi” doğrultusunda yeni haritasını yayınladılar. Orta Doğudaki bütün devletlerin parçalandığını görüyoruz arkadaşlar, sadece Türkiye değil İran’da parçalanıyor sadece Irak değil Suriye’de, Suudi Arabistan’da parçalanıyor ve orada bakıyoruz ki mesela Mekke ve Medine’nin de Vatikan gibi bir kutsal din devletine dönüştürülmesi planı var. Mekke ve Medine biliyorsunuz haccın yapıldığı kutsal coğrafyadır. Orada ayrı bir devlet yapılanması, yani değişen koşullarda emperyal güçler, Amerika merkezli yada Avrupa merkezli yada onların arkasındaki ekonomik ve siyasi örgütlenmenin patronu olan İsrail merkezli olarak bu bölgede yeni haritaları gündeme getirdiklerinde ki İsrail de bir din devleti, Vatikan gibi ve İsrail’in şu an bir yazılı bir Anayasası yok sevgili gençler. Anayasası olmadan yönetiliyor çünkü İsrail Anayasası Tevrat, dine dayalı, din esaslı bir devlet. Peki hukuk düzenini nasıl kurmuşlar ? Hukuk düzenini her alanda temel kanunlar çıkartıyorlar ama Anayasa yok, çünkü Anayasa din devleti olduğu için Tanrı buyruğu yani Tevrat’ı kabul ediyorlar. Şimdi sevgili gençler bunları niye anlatıyorum çünkü bu bölgenin geleceğine dönük yani Sovyetler birliği sonrası bu dönemde bu bölgenin geleceğine dönük hem eski planlar devreye konmuş vaziyette hem de yeni koşullarda yeni planların devreye konulduğunu görüyoruz. Bu planlarda Irak diye bir devlet yok, bakın kaldırdılar ve Amerikan işgalinden sonra Irak’ta devlet kurulamıyor hala, Suriye diye bir devlet yok diyorlar ki suni, Suriye milleti yok efendim. Suriye’de bir sürü insan yaşıyor ama öyle bir devlet suni bir devlet. Türkiye diye bir devlet yok, suni olamaz diyorlar, İran diye bir devlet yok buda suni. Peki ne? Burada bir arazi var, büyük bir arazi var bu arazinin üzerinde insanlar yaşıyor bu insanlarda millet değil milli devlet  yok. Milli devlet yok diyorlar arkadaşlar. Türk milletinin varlığını kabul etmiyorlar ve Anadolu’da da diyorlar ki milli devlet yok o zaman milli başkentte de gerek yok. O zaman şimdi Anadolu’yu da eskiden olduğu gibi nasıl Roma döneminde, nasıl Bizans döneminde, nasıl Selçuklu döneminde, nasıl Osmanlı döneminde bu coğrafya bir büyük gücün kontrolüne girdiyse bu coğrafyayı gene büyük güç olarak örgütleyelim ama burada artık böyle eskiden kalma İranmış yok Türkiye’ymiş, Suriye’ymiş, Irakmış böyle devletler olmaz biz bu bölgeyi bölgesel bir yapılanmaya dönüştürürüz ama mevcut devletlerle değil mevcut devletleri küçülterek, parçalayarak ve eyaletlere bölerek. Nasıl Amerika Birleşik Devletleri 50 eyaletten meydana geliyorsa ve Ortadoğu’da da işte Türkiye, Irak, İran, Suriye, Arabistan hattında bir bölünmeyi gündeme getirip küçük eyaletleri oluşturup, Orta Doğu’da da “Ortadoğu Birleşik Devletleri”ni kurarız bununda başkenti Kudüs olur diyorlar.

 

Şimdi arkadaşlar bu bölgedeki haritayı değiştirirseniz bu bölgedeki devlet yapılarını değiştirirseniz ortaya 2 tane yeni başkent adresi ortaya çıkıyor. Biri, İsrail merkezli yapılanma, Başkenti Kudüs, öbürü Amerika ve küreselleşme merkezli dünya merkezli bir yapılanma, başkenti İstanbul. Bunu da size Ankara’nın başkent oluşunun 83. yıldönümünde anlatıyorum. Evet, Ankara yok, Şam’da yok, Bağdat’ta yok, Tahran’da yok. Bunlar da başkent değil. Peki ne? İşte küçük ve parçalı yapı gündeme geliyor. İşte bu noktada siz hatırlamazsınız, biz önceleri Türkiye’de tanıştığımız bir yabancıya nerdensiniz sorduğumuz zaman ya Erzurumluyum, ya Sivaslıyım, ya Muğlalıyım ya  Adanalıyım, diye kent ismi söylerdik. Şimdi bu bitti. Şimdi herkes birbirine şunu soruyor;  Kimsin, Nesin, Yani etnik kökenin ne, Dinsel kökenin ne, Annen hangi kökenden geliyor, Baban hangi kökenden geliyor. Buna geldi iş. Şimdi buna geldiği noktada alt kimlikler, alt kökenler araştırıldığı aşamasına gelindiğinde yani etnik ve dinsel kökenlere girdiğimiz bu noktada öncelikle millet olma gerçeğini inkar ediyoruz. Türk ulusu diye bir ulusun varlığını inkar etme noktasına geliyoruz ve bu bizi yavaş yavaş alt kimliklere doğru götürürken, alt kimlikli oluşumlar yavaş yavaş öne çıkıyor. Yani mesela Başbakanımız bile çıkıyor “ Ben Türkiyeliyim” diyor. Türküm diyemiyor. Daha sonra gitti sözünü geri alma noktasında Türk Dünyası ile beraber Antalya’da demir dövdü ama yıllarca, 4 senedir Başbakan ben Türküm diyemedi, Ben Türkiyeliyim dedi. Çünkü çok ciddi siyasi baskı var. Çünkü o siyasi baskılarla siyasi merkezlerin bu bölgede kendi çıkarları, hegemonya çıkarları, ekonomik çıkarları, petrol haritası doğrultusunda çıkarlar ve su meselesinde ki çıkarlar. İnsan hayatını devam ettirecek ekonomiyi ve dünya düzenini devam ettirecek kaynaklar bu bölgede.

 

Dünyanın merkezi coğrafyasında yaşıyoruz sevgili gençler. Bu merkezi coğrafyanın da merkezi ülkesi Türkiye, Türkiye’nin de başkenti Ankara. Şimdi bizim dışımızda bu bölge için bir takım planlar ve programlar gündeme geliyor, Türkiye’nin devlet olma konumu tartışılıyor ve tabi ki Ankara’nın da başkent olma konumu tartışılıyor. Ankara’nın elinden başkent olma hakkı alınıyor. Bu demokrasi adına yapılıyor, bu insan hakları adına yapılıyor, bu ekonomi adına yapılıyor, bu Avrupa Birliği adına yapılıyor, bu küreselleşme adına yapılıyor, bu bölgeselleşme adına yapılıyor. Gördüğünüz gibi “eh IMF haklı, IMF bunu istedi” yapalım, IMF ekonomik bir kuruluş ama sizden ne istiyor, kamu yönetimi reformu. Yani Ankara’daki devleti tasfiye  edin, yani Ankara’daki 15 tane bakanlığı kapatın. Bakanlık yetkilerini belediyelere, kentlere devredin.

 

Şimdi gençler, insanlık tarihine bakarsanız, ilk devlet modelinin kent devletleri olduğunu görürsünüz. Mezopotamya’da da bu böyledir. Eski Yunanda da, Atina ve İsparta kent devletleridir. Sonra Makedonya İmparatorluğu çıkar. Şimdi Roma’da da, Roma kent devletidir, sonra Roma İmparatorluğu çıkar ama yıkıldığı zaman Venedik ve Ceneviz kent devleti olarak Akdeniz ticaretine hakim olur. Şimdi devlet dediğimiz zaman devlet biçimleri vardır sevgili gençler. İmparatorluk devletleri vardır, krallık devletleri vardır, ülke devletleri vardır, ulus devletleri vardır, sömürge devletleri vardır, eyalet devletleri vardır, kent devletleri vardır, Şehir devletlerini 21. yüzyılının kent devletini küresel emperyalizm, Singapur adasında inşa etmiştir. Singapur hem bir şehirdir hem de bir devlettir. Bir ada üzerinde kurulmuş, en son teknolojiyle 21 yüzyılın kent devletidir ve küresel sermaye bütün dünyayı kendi kontrolüne almak istediği noktada bugünkü devlet yapılarını tasfiye etmek istemektedir. Sevgili gençler 20. yüzyıla girerken dünya da 20 tane devlet var, çıkarken 200 devlet  var. Bugün Birleşmiş Milletlere üye 200 civarında devlet var. Koskoca Sovyetler Birliği de bir devletti ama şimdi onun yerini alan koskoca Rusya’da bir devlet ama küçücük Malta adası da bir devlet. Bugün Birleşmiş Milletlere bakın, Rusya Federasyonu da o büyük arazisiyle, Çin’de büyük bir devlet ama küçücük Malta adası da bir devlet. Şimdi tabii hukuken böyle bir düzen var, ben de bir hukukçuyum, devletler hukukçusu ama bunu diyorlar ki, küçücük Malta’da bir devlet, olmaz diyorlar ya Malta ölçüsünde devlet yapılanması olacak yani ya bütün devletler küçülecek Singapur gibi şehir devletlerine dönüşecek ya da Sovyetler Birliği sonrası Rusya Federasyonu gibi, Çin gibi, Hindistan gibi büyük devletler oluşacak. Mesela, bugün Brezilya’nın öncülüğünde bütün Güney Amerika bir Latin devletine dönüşüyor. Brezilya öncü, Brezilya büyük devlet olarak gündeme geliyor. Biz kuzeyde ki Kuzey Amerika’yla uğraşırken aslında Güney Amerika’da işte Cheavez’ler çıkıyorlar, Lula’lar çıkıyor Castro’nun izinden gidiyorlar anti emperyalist çizgide ve Brezilya, dünyanın en büyük devletleri arasına giriyor, 6.büyük devlet olarak ve arkasında bütün Latinleri taşıyor ve devlet deyince müddeti de var ama  yarın belki  Brezilya’nın öncülüğünde bir Latin Federasyonu olacak. Güney Amerika kıta devleti olacak bugünkü Hindistan gibi veya Çin gibi veya Rusya gibi. Şimdi, bu devlet modelleri meselesi de ülkelerin devlet biçimini etkiliyor ve tabii böyle bir süreç içerisinde de kentler etkileniyor, kentlerle beraber bölgeler etkileniyor, bölgelerle beraber yeni başkentler ortaya çıkıyor veya eski başkentler geride kalıyor.

 

Şimdi Türkiye’de de Ankara’nın devre dışı kaldığı bir yapılanma görüyoruz. Nasıl görüyoruz, bir kere bölgesel baktıkları noktada ki bunu mesela büyük iş adamları da söyledi, sayın Başbakan da söyledi, basının önde gelenleri de söylüyorlar, gidiyorlar Diyarbakır’a, diyorlar ki  Diyarbakır’la Bağdat’ı bir araya getirecek bir Mezopotamya yapılanması, bir büyük Ortadoğu’da Diyarbakır Ortadoğu’nun merkezi olacak diyorlar. Bir bakıyoruz Diyarbakır Ankara’dan kopmuş Bağdat’a yaklaşıyor. Şimdi böyle bir noktada Ankara’nın bir başkent olarak Doğu’da ve Güneydoğu’da etkili olmasını düşünebilir misiniz?  Sevgili gençler, mümkün değil. Böyle bir çerçevede baktığınızda bu yeni durum, Türkiye’yi her yönü ile etkilemektedir. İsrail’in Türkiye üzerindeki etkisi, bölgedeki etkisi ve bir büyük İsrail projesi noktasında küresel emperyalizmi kullanması, Amerika’yı yönlendirmesi ve bakın bugün biz mesela Fransa ile karşı karşıya geliyoruz, tesadüfi değil tam Fransa ile karşı karşıya gelip Avrupa Birliğinden kopacağımız bir noktada Türkiye’ye küfür eden bir yazara Nobel ödülü veriyorlar, tesadüf değildir arkadaşlar. Yatıştırma ve kamuoyu dengelemeleridir. Dünyaya böyle bakacaksınız. Demek ki dünyayı yönlendiren güçler var, bu güçler değişen koşullara göre politikalarını değiştiriyorlar, hiçbir şey kalıcı değil. Bu öylesine bir süreç içerisinde çok hızlı bir değişim süreci içerisinde de güç dengeleri değişti mi güç kaymaları oluyor. Türkiye’ye baskı yapmak için, ülke aleyhine konuşan yazara Nobel ödülü verdiler.

 

Dünya tarihine bakarsanız güç kayması doğudan batıyadır. 20. yüzyıla kadar doğudan batıya olmuştur. 20. yüzyılın sonra I. Dünya Savaşı ile beraber güç kayması batıdan doğuya geliyor. Yani biz hiçbir şey yapmasak, sadece kendi hayatımızı yaşasak ve bu ülkede var olup dünyaya kapansak bile bizi rahat bırakmazlar, çünkü batıdan doğuya doğru bir güç kayması var dünya dengesinde, dünya yönetiminde. Çünkü yavaş yavaş yüzyıllarca doğudan batıya giden süreç Amerika’da bir dünya gücüne dönüşmüş ve şimdi Amerika, Avrupa üzerinden olay yavaş yavaş dünyanın merkezine kayıyor. Güç ya merkezde yapılanacak İsrail merkezli Kudüs’ün başkent olduğu bir yapılanma yada bunun alternatifi İstanbul merkezli, İstanbul’un başkent olacağı bir bölgesel yapılanma eski Osmanlı Hinterlantında veya bu güç burada durdurulamayacak merkezde kontrol edilemeyecek ve de bu güç doğuya kayacak Çin’e, Pekin merkezli Çin’e doğru gidecek. İşte burada Çin’e mi doğuya mı güç kayacak, yoksa batıdan gelen güç yeniden dünyanın merkezinde mi örgütlenecek? Bu örgütlenme yapılırken bugünkü devlet modelleriyle bu iş olmaz, bugünkü devlet yapıları devre dışı kalacak, başkentler devre dışı kalacak ama bugünkü dünyanın merkezindeki bu coğrafyadaki devletlerin yer aldığı bölge bir bütünsellik içerisinde bir büyük devlete dönüştürülecek. Bu işte “Büyük Orta Doğu Projesi”. Amerikanın “Büyük Orta Doğu Projesi”. Bu coğrafyaya hakim olma projesidir. Amerika’yı işgal etmiş Evanjelik tarikatının kontrolünde ki Siyonist lobilerde Amerikan gücünden yararlanarak “Büyük İsrail Projesini” gerçekleştirmeye çalışıyorlar.ayrıca bunlarla beraber Avrupa’da Almanya-Fransa ekseninde bu projeyi devre dışı bırakmak üzere Avrupa’nın merkez olacağı bir “Büyük Avrupa Projesi”ni, Atlantik’ten Urallara kadar Avrupa Birliğinin öncüsü olan De Gaulles’ün öncülüğünde bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Şimdi bu coğrafya’ya dünyanın egemenleri tarafından baktığımız zaman, devlet yapılarının ve başkentlerin devre dışı kaldığını, milli yapıların devre dışı kaldığını, bütün emperyal güçlerin bölgeye el koymak için , bölgedeki bütün ülkeleri bütünsellik içerisinde gördüğünü ya “Büyük Ortadoğu” ya “Büyük Avrupa” ya “Büyük İsrail” ki Büyük Avrupa’nın uzantısı da eğer İstanbul yeniden Bizans merkezi haline gelirse yeni Bizans projesidir. Çünkü Bizans İstanbul merkezli Ortadoğu’yu da  kontrol eden bir yapıdır. Yani, Doğu Roma İmparatorluğudur. Böyle bakarlar, ki bugün Avrupa Birliği’nin bir iç ihtilaf nedeniyle kesilmesi ki, bakın arkadaşlar bunu vurguluyorum. Avrupa Birliği süreci bitmiştir, kendi açılarında da bitti dünya açısından da bitti, bizim açımızdan da bitti. Ama bunu varmış gibi uyguluyorlar, neden derseniz çünkü artık aralarında anlaşamaz hale geldiler, İspanya ve Polonya’nın İtalya, İngiltere Fransa üçgenindeki dengeleri bozması nedeniyle Avrupa Birliği Nice zirvesinden sonra iç kavgaya girmiştir. Bugün çok ciddi iç ihtilaflar var. Ama dışarıya yansıtmıyorlar ve Avrupa Birliğinin ana ekseni  olan Fransa ve Almanya ekseni koptuğu içindir ki Almanya bugün Rusya ile beraber hareket ediyor, Fransa’da Akdeniz’e kaydı. Yeniden Atlantik okyanusuna kaydı, Fransa’da bugün İngiltere ve Amerika’yla işine geldiği gibi küresel politikalarda hareket ediyor ama Fransa aynı zamanda İsrail’le yakınlaşarak bir Akdeniz Birliğini gündeme getiriyor.

 

….Ankara’nın yavaş yavaş hem Avrupa Birliği sürecindeki uyum paketleriyle, hem küresel süreçteki paketlerle hem Amerikanın büyük Ortadoğu ve İsrail’in Büyük İsrail projeleri çerçevesinde Ankara’nın da etkisini kaybetme noktasına geldiğini görüyoruz ve bu çerçevede Ankara’nın başkentliği artık tartışılıyor,…..

 

Bütün bu gelişmeler, bu bölgeye yansıdığında İstanbul öne çıkıyor, sermaye ilişkileriyle, medya ilişkileriyle İstanbul öne çıkıyor ve tabi  Ankara’nın yavaş yavaş hem Avrupa Birliği sürecindeki uyum paketleriyle, hem küresel süreçteki paketlerle hem Amerikanın büyük Ortadoğu ve İsrail’in Büyük İsrail projeleri çerçevesinde Ankara’nın da etkisini kaybetme noktasına geldiğini görüyoruz ve bu çerçevede Ankara’nın başkentliği artık tartışılıyor, Ankara’daki devlet kurumları, kamu kurumları yavaş yavaş önce ekonomik kuruluşlardan başlayarak, ki önce özel bankalar, sonra kamu bankaları, şimdi de devletin elinden alınan üst kurullar -ki Telekom üst kurulu çoktan karar verdi İstanbul’a taşınmaya- ve diğer alanlardaki üst kurulları da taşıyarak İstanbul’un  üzerinden bölgenin yönetilmesi gündeme geliyor. Amerika planına bu daha uygun. Tabii burada ana problem Avrupa Birliği sürecinin bittiğini daha aydınlığa kavuşmaması ve bu çerçevede Amerika ve Avrupa’yla Balkanlar üzerinde Karadeniz’de Rusya’yla çok ciddi bir çekişmenin son 5 yılda gündeme gelmesidir. Bunlar gizleniyor ama çok ciddi boyutlarda bu çekişme var. Pek biz neredeyiz sevgili gençler, Türkiye nerede ve Ankara nerede?

 

Şimdi bakın bu konuşmayı Diyarbakır’da yapmıyoruz, bu konuşmayı Trabzonda’ da yapmıyoruz. Ben birkaç sene önce Urfa’ya gittiğimde Barolar Birliğinin bir sempozyumunda Urfa’da    konferans verirken “İnsan Hakları Küresel Boyutta ne noktada” anlatıyorum bütün güney Doğu barosu avukatları beni dinlerken hepsi ayağa kalktılar itiraz ettiler üzerime  yürüdüler, bana saldırmaya kalktılar. Dediler ki bırak dünyayı sen buraya bak ne olacak. Bu kişiler, Güney Doğu’daki avukatlar ki çoğu bizim öğrencilerimiz, artık Türkiye’yi bırakmışlar Kürdistan merkezli bakıyorlar. Halbuki ben Ankara’dan gelmişim Türkiye Cumhuriyeti Başkentinden, onlara Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunu anlatıyorum ve dünyadan örnekler veriyorum insan hakları alanında bunu bile dinleyemiyorlar  Bu, halka yönelik bir toplantı değil, bir bilimsel toplantıda Güney Doğu Barolarına bağlı olan avukatlara bunları anlatıyoruz. Avukatlar ki hukuk adamlarıdır, mevcut anayasa ve yasalara uygun çalışmak durumundadırlar, Bir de bakıyoruz ki Diyarbakır merkezli Kürdistan’a kafalarını ayarlamışlar. Çünkü Avrupa Birliği bunu destekliyor, teşvik ediyor, işte her gece uydu üzerinden Kürtçe yayınlarla Güney Doğu, Türkiye’den kopartılmak isteniyor. Diyarbakır başkent yapılmak isteniyor, Diyarbakır’a gidin kebapçıların adı bile Başkent Kebapçısı. Şimdi böyle bir noktada Türkiye’de hem bir devlet krizi var, hem de bir başkent krizi ister istemez yaratıldı. Planların  bu şekilde olduğunu biz biliyorduk, o nedenle ben 15 senedir, medyadaki konuşmalarımda, açıklamalarımda hep şunu söylerim. Ankara-İstanbul kavgası. Şimdi gelelim sadede.

 

Değerli gençler bugün Ankara deyince aklımıza devlet gelir, ordu gelir, bürokrasi gelir. Çünkü Ankara eğer başkentse devlet buradadır, bürokrasi buradadır ve ordu buradadır, silahlı güç buradadır, güvenlik güçleri buradadır. Amerikanın planına göre ordunun küçültülerek, profesyonelleştirilip Konya’ya taşınması gündemde. O nedenle Konya ovasının sulanmasını önlemişlerdir. Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusundaki ana proje GAP projesi değildir. GAP Türkiye için değil İsrail için yaptırılmıştır. 1950’den sonra Türkiye’de, Amerikan baskısıyla Türk devletinin planları Güney Doğuya kaydırılmıştır. Şimdi Güney Doğudan sesler, devlet bize bakmıyor diye, hayır Cumhuriyet döneminin en büyük yatırımını devlet Güney Doğuya yapmıştır. Tam bitme noktasında “bir dakika burası Türkiye değil” diyorlar. Bizim anlımızda enayi yazmıyor herhalde 50 sene biz oraya yatırım yapıcağız, ondan sonra başkası ondan yararlanacak. O zaman biz devlet miyiz, değilmiyiz, Ankara başkent mi değil mi, birbirimize sormamız gerekir. Bu iş bu kadar hayati.

 

Şimdi sevgili geçler Ankara deyince aklımıza devlet geliyor, gelmek durumunda. Devlette bürokratik örgütlenme olmadan olmaz, bütün kamu kurumlarının merkezi Ankara’da olacak, çünkü Anayasamızdaki ilgili maddeye göre Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dır. Bu madde değiştirilemez maddelerden birisidir, Atatürk geleceği gördüğü içindir ki  değiştirilmesi teklif dahi edilemez diyor.

 

Şimdi bugünkü hükümet birkaç kez Anayasa değişikliği hazırladı şimdi bu anayasa değişikliğini bugünkü hükümete hazırlatan emperyal merkezler anayasadaki değiştirilmeyecek maddelerinde değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Diyorlar ki buda kul yapısıdır Allah yapısı değilya, Atatürk döneminde konulmuş, o dönem tarihte kaldı, 100 yıl geride kaldı, değiştirelim. Değiştirdiğiniz an başkenti İstanbul’a taşırsınız, çünkü başbakan zaten taşıdı. Biliyorsunuz Başbakanlık Ofisi İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nın yanında Başbakanlık Çalışma Ofisi kuruldu. Adam zaten İstanbul Belediye Başkanı. İstanbul Belediye Başkanı İstanbul’dan bakıyor dünyaya, hala Ankara’dan bakamıyor, halbuki Ankara’ya gelmiş, hükümet başkanı olmuş ama İstanbul’dan bakıyor ve İstanbullu. Ankara’yla İstanbul arasında bu çekişme ve bu kavga olduğu noktada bugün Türkiye’de bir devlet ve hükümet krizi çıkmıştır.

 

Hükümetin yapısına bakarsanız bir İstanbul kadrosu, Ankara’nın başına gelmiş Bir cemaatçi yapılanma milli devletin başına, gelmiş bir yerel yönetim bir belediye ekibi ulus devletin başına gelmiş. Şimdi Belediyecilik mantığıyla devleti yönetemezsiniz, başkenti yönetemezsiniz. İstanbul mantığıyla Ankara’yı yönetemezsiniz. Ankara ve İstanbul tamamen farklı yapılardır. İstanbul’da tarih vardır, kültür vardır boğaz vardır, güzellik vardır, zenginlik vardır her şey vardır ama devlet yoktur, devlet aklı da yoktur, orada çıkarlar vardır, büyük para kazanırsınız ve yaşarsınız. Devlet buradadır, devletin aklıda  Ankara’dadır. Ankara’da devlet aklı var olduğu sürece devleti Ankara’da tutarsanız yoksa tutmazsınız o zaman bu kavganın tam ortasındayken konjonktürde öyle bir iktidar geliyor ki belediyeci bir yapı, ama merkeze geliyor, İstanbulcu bir yapı Ankara’ya geliyor, cemaatçi bir yapı milletin başına geliyor. Millet-Cemaat çelişkisi, Ankara-İstanbul çelişkisi, yerel yönetim,merkezi yönetim çelişkisi şu an Türkiye’de devlet ve hükümet krizi olarak ortaya çıkmıştır. Bunu söyliyemiyorlar tabii. Devlet memurları konuşamazlar, hükümet de siyasetin içinde, o işini gizli götürmek zorundadır. Siyasetçiler açık konuşamazlar. Açık konuşurlarsa oyun bozulur, siyaset aldatma sanatı üzerine kuruludur. Siz “aman ne güzel bak kamu yararına çalışıyorum” derken, emperyallerin çıkarlarına çalışırsınız. Türkiye o yüzden son 50 senede çok şey kaybetmiştir ve tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna gelmiştir.

 

Sevgili gençler, çok güzel şeyler anlatmadığımı biliyorum, eğer bunların farkına varırsak bu gidişe karşı bir şeyler yapılabilir, varmazsak televizyon ekranlarında ve büyük gazetelerin renkli sayfalarında bize anlatılan hikayelere, masallara, bizim önümüze sunulan sanal dünyaya teslim olursak yarın devletin geri kalan yarısını da tasfiye edileceği ve Ankara’nın bütünüyle başkent olmaktan çıkacağı bir noktaya geliriz.

 

Şimdi bakın konuşmamın başında ne dedim size, Anadolu’da 16 tane başkent var, 16 tane. Dengeler değişti mi hemen birisi öne çıkar. Şimdi gelin gidelim, ben her hafta Anadolu’da bir kente gidiyorum. Trabzon’a gidelim başkent, Adana’ya gidelim başkent, Antalya’ya gidelim başkent, İzmir’e gidelim başkent, Edirne’ye gidelim başkent, Diyarbakır zaten başkent, Van başkent kaç tane oldu, en az 10 tane başkent var  Anadolu’da.  Çünkü bu dış politika, bu Avrupa Birliği süreci, bu küreselleşme süreci, Büyük Ortadoğu projesi, bu Balkan-Kafkas-Ortadoğu üçgenindeki gelişmeler bizim coğrafi bölgelerimizi yavaş, yavaş eyaletleştiriyor. Süreç bizim milli bir devlet olmaktan üniter, tek parçalı bir devlet olmaktan, merkezi bir devlet olmaktan çıkarırken, Türkiye’nin bölgelerini eyaletleştiriyor, ve o eyaletlerden de merkezden kopuyor. Her eyalet merkezden koparken kendi içinde bir kentte merkez konumuna geliyor, tıpkı Amerikan eyaletlerinde olduğu gibi. Amerika eyaletlerinin de adı devlettir. Onlar da “states” derler. Amerikanın adı nedir,  “United States of America”, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Demek ki, Amerika’da ki eyaletlerde devlettir. Her eyaletinde kendi içinde bir başkenti vardır, o başkentlerde ana, federal merkeze bağlıdır.

 

Şimdi küresel plan, Amerika’yı ; “United States of America” ’dan “Unites States of World” ‘a çevirmektir. Amerika, İngiltere gibi degil. İngiltere 500 yıl dünyayı yönetirken gittiği her yerde önce sömürge kurmuştur daha sonra o sömürgelerin devletleşmesini sağlamıştır. İngiltere, Osmanlıdan aldığı Arap ve İslam topraklarındaki devletleri kurmuştur. Bugün hepsi Arap, hepsi Müslüman ama Arap ve Müslüman coğrafyada 55 tane devlet var. Katar, Bahreyn, Kuveyt arasında ne var? Hepsi Arap, hepsi Müslüman. Niye ayrı devletler? Çünkü emperyalizmin işine öyle geliyor. Bugün Basra körfezinde 7 tane devlet var. Yedisi de Arap yedisi de Müslüman, ama 7 tane petrol şirketi olduğu içindir ki İngiltere o bölgeden çekilirken 7 petrol şirketine uygun araziyi bu bölgeleri bölerek vermiştir. O zaman tabii yeni devletler çıkınca yeni başkentlerde ortaya çıkıyor. Şimdi tabii, İngiltere dünyaya devlet yaparak hakim olmuştur. Amerika’nın İngiltere sonrasında dünyaya hakim olurken yeniden devletleri kurmaya değil, o devletleri izleyecek, gözetleyecek, o devletleri yönlendirecek merkezlere ihtiyacı vardır. Amerika bu merkezleri askeri üstlerle tüm dünyada kurmuştur. Ordusunu 5’e bölerek, doğu, batı, kuzey, güney kuvvetlerine dönüştürerek ve Ortadoğu’ya da merkezi kuvvetlerini getirerek hakim olmak çabası içindedir.

 

Şimdi biliyoruz, Amerika’nın Türkiye’de de çok üstleri var, ayrıca da bütün her şeyi izliyorlar. Biliyorsunuz elektronik olarak izleniyoruz, bu tür konferansları da takip ediyorlar. Hiçbir şeyin gizliliği yok her şey açık toplum, evet açık toplum her şey, beraberinde bir bilgi savaşı, bilgi savaşı. Şimdi madem açık toplum madem bilgi savaşı bizde açığız biz de bu bilgiye sahibiz bu bilgilere sahip bir toplum olarak onların sahip oldukları bilgiler doğrultusunda karar verip onların çıkarları doğrultusunda yeni düzenlerin kurulması bizim işimize geliyorsa kabul ederiz, bizi yok ediyorsa, bizi tasfiye ediyorsa, bizi parçalıyorsa, bizi iç savaşa veya dış savaşa yönlendiriyorsa, o zaman müsaade edin yani bizde Afrika ülkesi değiliz değil mi, sevgili gençler?  Dünyanın merkezinde hala bir devletiz, hala bir milletiz. 1000 senedir bu topraklarda Türk varlığı var. Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğundan gelen devlet birikimine bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti sahiptir ve bizde bugün bu bilgiyle ya ayakta kalacağız, mücadele edeceğiz, ya da onlar kendi bilgilerini bize tek doğruymuş gibi empoze edecekler. Bakın Türkiye’nin aleyhinde çalışan onların istediği doğrultuda Türkiye’ye küfreden bir adama Nobel veriyorlar. Tesadüf değil, içimizde Orhan Pamuk okuyanlar vardır, seversiniz ama adam Amerika’da demeç veriyor, Türkiye devleti faşisttir diyor, bir milyon Ermeniyi katletti diyor, 30 bin Kürdü öldürdü diyor, Türkiye’ye hakaret ediyor, öbür tarafta Fransa çıkıyor efendim Ermeni soykırımı olmadı , vay sen suçlusun gel bakalım, 1 sene hapis 45 bin Euro ceza. Böylesine insafsız, böylesine çifte standartlı bir dünyanın içerisindeyiz.

 

Emperyal güçler artık, insanlığın bilgi birikimini kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları gibi insanlığın gelmiş olduğu bugünkü medeni düzeyde uluslar arası hukuku ve düzeni de inkar ediyorlar. Kendi elleriyle kurdukları Birleşmiş Milletlerin kararlarını çiğniyorlar. Kendi birikimleriyle yarattıkları uluslararası hukuku çiğniyorlar. Derslerinizde okuduğumuz Montesque’ler Jan Jack Russo’lar , Volter’lerin evlatları Fransız Devletinin yöneticileri bugün kendi birikimlerine isyan ediyorlar, kendi birikimlerinin getirdiği yapıyı çiğniyorlar. Bir akıl tutulmasıyla, gerçekten akıl tutulmasıyla bütün dünya karşı karşıya. Ne var ne yok hepsi yıkılmak ve yepyeni bir dünya kurulmak isteniyor ama bu yeni dünya kurulurken insanlığın birikimi reddediliyor. O zaman mevcut devlet yapıları da reddediliyor sevgili gençler. Ve Türkiye’nin bir Türk ülkesi, Türkiye’nin ulusal ve üniter devlet yapısı görmezden gelindiği gibi Ankara’nın da başkent olması kabul edilmiyor. Demin ifade etmiştim, Ankara deyince devlet, ordu ve bürokrasi, Peki İstanbul deyince aklımıza ne geliyor ; sermaye, medya ve ekonomik ilişkiler. Sermayenin dışa bağımlı bir hale geldiği bir noktada milli sınırları aştığı bir aşamada, ekonomik ilişkilerin giderek küresel taşeronlukla bölgenin bütününe yayıldığı bir noktada İstanbul’un bir istasyon olarak Avrupa ve Amerika’yla bir istasyon olarak, bir köprü olarak bağlantı kurduğunu, Avrupa ve Amerika üzerinden politikaların bu bölgeye yenilmesinde İstanbul’un aracılık yaptığını görüyoruz. Medya merkezinin, kanalların ve basının merkezinin İstanbul’a taşınması da bunu açıkça göstermektedir.

 

Sevgili gençler böyle bir çerçevede geçen yıl kaybettiğimiz Atilla İlhan’ın bir sözünü burada sizlere hatırlatmak istiyorum Atilla İlhan’ın herhalde kitaplarını okuyorsunuz, yazılarını takip ettiniz yıllarca ve geçen yıl kaybettiğimiz için herhalde hatırlıyorsunuz televizyon programlarından. Atilla İlhan diyor ki “ Türk medyası, Türk değildir”. Neden, çünkü küresel sermayenin kontrolündedir. Parayı kim verirse düdüğü o çalar. Ben söylemiyorum, CIA  bütün dünyayı nasıl yönettiğine dair bir kitap yazdırdı. Türkçe’ye çevrildi kitap. Kitabın ismi, “ Parayı Veren Düdüğü Çalar”. CIA dünyayı nasıl yönetiyor. İşte merak ediyorsanız kitabın ismini söylüyorum, parayı veren düdüğü çalar, biz insanları nasıl satın alırız, parayı veririz istediğimizi yaptırırız diyorlar. Cinayetler böyle işleniyor, isyanlar böyle kışkırtılıyor, provokasyonlar böyle yapılıyor, siyaset böyle finanse ediliyor ve emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda politikalar, satılmış politikacılar aracılığıyla bu şekilde bizim gibi ülkelere empoze ediliyor. Bizim gibi ülkelerin başına politikacılar okyanus ötesinden getiriliyor biliyorsunuz, bunar oluyor ve o zaman İstanbul Belediye Başkanlığından Türkiye Başbakanlığına gelen bir kişi tutuyor bu bölgenin geleceği ile ilgili kararı Ankara’da devletin ilgili birimleri ile değil, Washington’daki, New York’taki merkezlerle alıyor. O zaman Ankara by-pass ediliyor, Ankara başkent olmaktan çıkıyor sevgili gençler.

 

Şimdi bu çerçevede Ankara’ya şöyle bir baktığımızda Ankara’nın öyle kolay kolay küçümsenecek bir kent olmadığını vurguluyoruz. Ankara’nın tarihine baktığımız zaman M. Ö. 8. yüzyılda Friglerin kurduğunu görüyoruz. Frigya diye bir devlet var, bu bölgede kurulmuş ve Ankara’yı onlar kuruyor. M.Ö. 6. yüzyılda Asurluların buraya geldiğini, M.Ö. 3. yüzyılda da Galatların geldiğini görüyoruz. Bugünkü Ankara kalesi Galatların kurduğu bir kaledir. İstanbul’daki Galata kulesini de onlar kurmuştur. Galatlar yani diğer adıyla Keltler bugün İskoçya’da ve İrlanda’da yaşamaktadırlar. İskoçya ve İrlanda’ya Avrupa’ya giderek Çeklerin de atası olan Keltlerin, Anadolu’dan hareket ederek oraya gittiğini görüyoruz. Bu kadar eski bir tarihe sahip olan Ankara, daha sonraki dönemlerde, bir dönem de Arapların etkisi altına giriyor, bir dönem biliyorsunuz Bizans’ın içerisinde yer alıyor.Bizans yıkılınca Selçuklu İmparatorluğu Anadolu’da hakim oluyor. Anadolu Selçuklu Devletinde de Konya başkent iken Ankara bir kent olarak yer alıyor. Osmanlı döneminde Ankara Anadolu’da bir ulaşım merkezi konumunda yer alıyor. Ankara’nın yanı başındaki bir ilçenin adı Beypazarı’dır. Gidin Osmanlı döneminden kalma tabelaları göreceksiniz, Adapazarı’nı gösterir. Ankara ticaret yolları üzerinde kurulmuş bir kenttir. Başkent olarak seçilirken de hem doğu-batı dengesi gözetilmiş hem Anadolu’nun merkezi bölgesinde yer alması güvenli olması nedeniyle seçilmiştir. Ayrıca biliyorsunuz Almanların Orta Doğu’ya gelmek için yaptırdıkları demiryolu hattı Ankara’dan geçmektedir. Bağdat-Berlin demiryolu hattı, İstanbul üzerinden Ankara’ya, Ankara üzerinden Adana’ya ve Bağdat’a yönelmiştir. Almanlar, en güçlü oldukları noktada, Osmanlı İmparatorluğu sırasında, Abdülhamit döneminde Berlin-Bağdat demiryolunu yapmışlardır. Ankara bir karayolu kenti iken aynı zamanda bir demiryolu kentine, bir ulaşım kolaylığı olarak sahip olmuştur. Ankara’nın başkent olmasından sonra bu bağlantının daha da genişlediğini görüyoruz. Yalnız daha sonra koşullar değişiyor, sevgili gençler. Özal’la beraber başlayan otoyollar dönemini hatırlayınız. Otoyollar önce Ankara-İstanbul otoyolu olarak yapıldı, sonra İstanbul otoyolu Edirne’ye bağlandı, sonra Ankara otoyolu gitti, Adana’ya ve Suriye sınırına kadar geldi dayandı. Daha sonra da Adana’dan GAP’a, Diyarbakır’a Urfa’ya kadar otoyol yapıldı.

 

Ankara-İstanbul otoyolu olarak yapılan bu yolun aslında İsrail-Avrupa otoyolu olduğunu biz sonradan fark ettik. Çünkü İsrail’in otoyollarla Avrupa’ya bağlanması, demiryolu ile Avrupa’ya bağlanması gündeme geldiğinde biz Ankara olarak, Ankara’daki devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti doğu Anadolu’ya, İzmir’e, ülkenin üçüncü büyük şehrine güneye, kuzeye otoyollarla bağlanma önceliğini bir yana bıraktık ama sırf İsrail Avrupa otoyolu olsun diye otoyol Ankara’dan Adana’ya ve Suriye sınırına geldi dayandı. Şimdi Suriye ile Suriye sınırındaki otoyolla İsrail’in birleşmesi gerekiyor bu noktada Lübnan savaşı başladı.1. raunt bitti , “time-out “ aldılar, 2. raunt geliyor, tam bu arada Türk askeri gitti. Önce deniz birliği dünde kara birliği gitti. Savaş Lübnan’da devam edecek, Suriye çökertilene kadar, ondan sonra Ankara, İstanbul otoyolu, Edirne Adana üzerinden, Suriye üzerinden İsrail’e bağlanacak. Görüyorsunuz, bölgesel yapılanma milli devleti böyle bir üzerinden çiğneyip geçtiği noktada artık insiyatif bizim dışımıza çıkıyor. Artık insiyatifin kullanılmasında Ankara başkent olarak hareket edemiyor. O zaman artık, Türkiye’ninde bazı şeyleri bu kadar açık ve net konuşması gerekiyor. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz, hangi noktadayız?  Avrupa Birliği için 50 sene istenen her şeyi yaptık, dışında kaldık. Eski eyaletlerimiz Avrupa Birliği’nin içine girdi, ana ülke olarak bizi dışladılar. Amerika ile müttefiklik noktasında düne kadar Amerikan askeri varlığıyla beraber hareket ettik, Batı Blok’u için güvenlik ürettik ama şimdi Amerika kendi çıkarları için bizi komşularımızla, İran’la ve soydaşlarımızla dalaştırmak istiyorlar. İsrail bölgeye hakim olmak içi Suriye’yi ortadan kaldırıp Türk ordusunu Suriye’ye sürmek istiyor. Nereye gidiyoruz ve ne oluyoruz ? Bu noktada, Türkiye’nin geleceğine kim karar verecek? İstanbul’daki para babaları mı, taşeronluğu kabul etmiş olan İstanbul sermayesi mi, onların güdümündeki büyük medya mı, yoksa Ankara’daki devlet mi, Ankara’da hala devlet var mı, Ankara’da hala başkent var mı, Ankara’da hala ordu var mı, Genelkurmay’ı kim yönetiyor, Genelkurmay’ın yönetiminde milli çıkarları mı  ön planda, yoksa hala eskiden kalma NATO tercihleri mi ön planda. Türkiye’nin geleceğinde Güney Doğunun, Türkiye’nin doğusuyla beraber batısının nereye gideceğine ne olacağına kim karar verecek, okyanusun ötesinde ki güçler, Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan yeni Pontus projeleriyle mi Türkiye’yi bir yerlere sürükleyecekler, yoksa dün Kuvay-ı Milliye’de olduğu gibi Anadolu halkı yeniden bu gidişe dur diyecek ve Ankara’nın etrafında kilitlenerek, Ankara’yı hala başkent kabul ederek, Ankara’da hala devletin var olduğunu görerek bu devletin milli çıkarlar doğrultusunda hareket etmesini sağlayarak Türkiye’nin böylesine bir değişim sürecinde birliğini bütünlüğünü kaybetmesini önlemek, Ankara’nın başkent olarak yeniden 81 vilayeti üzerinde etkili olmasını sağlamada, Ankara’nın bu dağılma ve çözülme sürecinde yeniden başkent olarak devreye girmesini gerçekleştirip, bir alternatif milli politikayı Türkiye gündemine getirebilecek mi, getiremeyecek mi? Problem buradadır sevgili gençler.

 

Umarım size Ankara’nın başkent oluşunun bu 83. yıldönümünde bir saat içerisinde bir kısa özet verebildim. Gördüğünüz gibi çok hızlı bir tempoda anlattım detayları var, sorularınıza zaman ayırabiliriz ama bir saat dolarken şunu söylüyorum, Evet gelecekte yeni bir dünya kurulacak, o kesin, bunu görüyoruz ama bunu kuranlar, yeni dünyada Türkiye’ye ve Türklere ve Ankara’ya yer verecekler mi, vermeyecekler mi ? Vermeyecekleri görülüyor. Türkiye diye bir devlet yok, Anadolu’da Türk milleti diye bir millet yok, Anadolu’da insanlar var, alt kimlikler var, etnik yapılar var ve bunlar hızla Hıristiyanlaştırılacak, Bizans’a geri dönülecek ve Anadolu’da milli bir devlet olmadığı için bunun başkenti yok, Ankara’yı biz tanımıyoruz diyorlar, direkt kent yönetimleriyle, Belediyelerle ilişki kuruyorlar, işte Diyarbakır Belediye başkanını neredeyse Güney Doğu Anadolu’da eyalet başkanı ilan edecek bir Avrupa Birliği var karşımızda. O zaman Cumhuriyet’in 83. yıldönümünde Ankara’nın başkent oluşunun 83. yıldönümünde yeniden düşünmek durumundayız. Tarihi yeniden kavramak durumundayız. Tüm bu değişimleri, gelişmeleri görerek bölgemize ve dünyaya bakmak ve geleceğimize bakmak durumundayız. Bundan sonra bize her önerileni yapmamak, durumundayız.

 

Bakın sevgili gençler size bir kitap önermek istiyorum. Son noktada konuşmamı bitirirken bugün dünyanın en büyük patronlarından birisi olan Japon asıllı bir iş adamı, Toyota fabrikalarının sahibi anılarını yazdı. Toyota araba fabrikalarının sahibi, Japon iş adamı yazdığı anılarının, kitabının adı “Hayır diyen Japonya”’dır. Kitaba baktığımız zaman şunu görüyoruz. Diyor ki, “Japonya bugün dünyanın 3. büyük ekonomik gücü haline geldiyse, batılılar ne dediyse hepsine hayır dediğimiz için, evet deseydik bugünkü büyüklüğümüze ulaşamazdık”. Şimdi lütfen benim bu sözlerimi kışkırtıcı bir şekilde ele almayın. Olumsuzluk veya durduk yerde kargaşa önermiyorum. Ama şu bir gerçektir bize söylenen her şey bizim lehimize değildir, bizden istenen her şeye evet demek zorunda değiliz. Kendi çıkarlarımızı düşünmek zorundayız. Bu ülkeyi düşmanlardan kurtaran, bu ülkeyi bağımsız bir ülke haline getiren atalarımızın verdiği Kurtuluş Savaşı’nı hatırlamak zorundayız. Onlar savaştığı için biz bugün bağımsız bir ülkede yaşıyoruz. Onlar direndiği için Ankara başkent olmuştur, yoksa İstanbul bir taşeron, sermaye akımı merkezi olarak eski konumunu koruyacaktı, bölge merkezi olacaktı. İstanbul hala eski payitaht konumuna dönmek içindir ki Ankara’yı bir türlü başkent olarak kabul edemedi. Cumhuriyet döneminde bütün hükümetler, maalesef sermaye ve basın madya ilişkileriyle İstanbul üzerinden yönlendirildi. Ama bugün artık bunun sonuna gelindi. Çünkü eğer bu devam ederse bütünüyle yok olma sürecimiz Ankara’yı da, Türkiye’yi de bütünüyle ortadan kaldıracak. O zaman başkentin 83. yıldönümünde, sizleri aktif bir vatandaşlığa davet etmek istiyorum. Evet nasıl olsa devletimiz var , nasıl olsa genelkurmay var, ordu var, nasıl olsa devlet düzeni var, ben uykuma bakayım diyemezsiniz. Yarın bunların hiçbirisi olmayabilir, yarın çok daha kötü ve zor koşullar da olabiliriz.

 

Evet ülkemizi kurtaran atalarımız, dedelerimiz dün silahla savaştılar, biz bugün silahla savaşmayacağız arkadaşlar, bilgi toplumu bilgiyle savaşacağız. 0nların bize aktardıkları bilgilerin üfleme bilgi olduğunu merak ediyorsanız internet sitelerine bakınız. Internet sitelerindeki bilginin dörtte üçü üfleme bilgidir. Üflemek kelimesini kasten söylüyorum internete oturduğunuz zaman kulağınıza gelsin diye. Üflüyorlar, rüzgar, sizi etkilemek ve yönlendirmek içindir. O zaman hangi bilginin doğru olduğunu hangisinin yanlış olduğunu, hangisinin Türkiye’nin çıkarlarına olduğunu sizler yani Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler olarak, sizler arayıp bulacaksınız. İnternetten sitelere girmek yetmez, lütfen biraz kütüphanelere de girelim.

 

Ben tekrar Ankara’nın başkent oluşunun 83. yılını kutluyorum, yıldönümü vesilesiyle sizlere genel bir panaroma özetlemesi yaptım. Sizleri lütfen aktif vatandaşlığa davet ediyorum. Gelecek sizlerin elinde, unutmayın Atatürk  bu ülkeyi gençliğe emanet etmesinin tek nedeni var, bu tehlikeyi görmüştür. Atatürk’ün gençliğe hitabesini lütfen defalarca okuyunuz, orda sözü edilen gaflet ve delalet dönemleri geride kalmıştır. Hıyanet dönemiyle tam karşı karşıyayız. Türkiye’yi yöneten ve yönlendiren siyasi ve ekonomik kadrolar kendi çıkarları doğrultusunda çok ciddi bir hıyanet şebekesinin içerisindedir. Ağır kelimeler kullanıyorum ama Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’ün bugünleri gördüğünü görüyoruz, Atatürk gençliğe hitabesini gördüğümüz noktada bugünün gerçeklerini anlayacağız.

Evet sevgili gençler hepinize saygılar sunuyorum.

 

[Başa dön]

ÖZGEÇMİŞ

 

Prof. Dr. Anıl Çeçen, 1948 yılında Ankara'da doğdu. Ankara Koleji'ni ve AÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1971'de avukatlık stajını tamamlayarak Türkiye ve Ortadoğu Enstitüsü'ne asistan oldu. 12 Mart dönemi İdari Reform Komisyonu'nda Merkezi İdare sekreterliği yaptı. Üniversite öğrenciliği yıllarından başlayarak Ulus, Barış ve Halkçı gazetelerinde araştırmacı ve köşe yazarı olarak çalıştı. 1970-1978 arasında arkadaşlarıyla birlikte aylık Adım Dergisi'ni yayımladı. 1972'de AÜ Hukuk Fakültesi'ne asistan oldu. 1974-1978 arasında Halkevleri Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 1972-1978 arasında Halkevleri Atatürk Enstitüsü Genel Sekreterliğini, 1975-1977 yıllarında Halkevleri 2. Başkanlığını, 1974-1978 arasında Unesco Eğitim komitesi sekreterliğini, 1976-1986 yılları arasında Sanat Kurumu Başkanlığını yürüttü. 1984 yılından başlayarak serbest avukat ve yazar olarak çalışan Çeçen, 1990'da Danıştay kararıyla üniversiteye döndü. Halen AÜ Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku öğretim üyesidir.

 

Bilim ve düşünce dergilerinde otuzdan fazla bilimsel araştırması yayımlanan Çeçen'in başlıca yapıtları şunlardır:

 

ü      Adalet Kavramı, May Yayınları, İstanbul, 1981

ü      Atatürk’ün Kültür Kurumu Halkevleri, Cumhuriyet Kitapları, Kasım 2000

ü      Atatürk ve Cumhuriyet, İmge Kitabevi Yayınları, 1995

ü      Atatürk ve Avrasya, Cumhuriyet Kitapları, Mart 1999

ü      Düşünce Hukuku Fikir ve Sanat Eserleri Mevzuatı Sinema ve Video Eserleri Mevzuatı Sözleşmeler, Kelepir Kitaplar , 1995 

ü      Halkevleri Atatürk’ün Kültür Durumu, Gündoğan Yayınları, 1990

ü      İnsan Hakları, Selvi Yayınları, Ankara, 1990

ü      Kemalizm, Fark Yayınları, 2006

ü      Kıbrıs Çıkmazı, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Eylül 2005  

ü      Kültür ve Politika, Hil Yayınları, İstanbul, 1984

ü      Sendikalizm, Ankara, 1970

ü      Sosyal Demokrasi, Devinim Yayınları, Ankara, 1984

ü      Tarihte Türk Devletleri, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1986

ü      Türk Devletleri, İnkılap Yayınları, İstanbul, 1986

ü      Türkiye ve Avrasya, Fark Yayınları, 2006

ü      Türkiye’nin B Planı, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Nisan 2006

ü      Türkiye'de Sendikacılık, Özgür İnsan, Ankara, 1973

ü      Ulusal Sol,Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Eylül 2005 

[Başa dön]