ETKİNLİKLER > Üniversitemiz Etkinlikleri
                          >
Kütüphanemiz Etkinlikleri


  1. TÜRKİYE’DE YÜKSEKÖĞRETİMİN 2023 VİZYONU

  2. ATATÜRK’Ü ANMA PROGRAMI (10 KASIM 1938)

  3. BÜLENT ECEVİT’İN ARDINDAN

TÜRKİYE’DE YÜKSEKÖĞRETİMİN 2023 VİZYONU

 

Üniversitemiz’de 02-03 Kasım 2006 tarihleri arasında, “Türkiye’de Yükseköğretimin 2023 Vizyonu” konulu 2 gün süren sempozyum gerçekleştirildi.

 Türkiye’nin rekabet gücünün sürekliliği açısından son derece önemli olan yükseköğretimin yeniden yapılandırılması, mevcut sorunlarının kalıcı politikalarla çözülmesi ve üniversite özerkliğinin ileriye götürülmesi konularında, sempozyumun yeni katkılar sağlaması ve ayrıca bu alanda paydaşlarca yeni fikirlerin ortaya çıkması hedeflenmiştir.

 Üniversitemiz Rektörü Sayın Prof. Dr. Abdurrahim Özgenoğlu’nun açış konuşmasını yaptığı sempozyum, 5 oturum ve panelden oluştu. Sempozyuma değerli bildirileriyle katkıda bulunan katılımcılar sempozyum oturumlarına göre aşağıdaki sırayla yer aldı.

 

2 KASIM 2006 PERŞEMBE

 

1. OTURUM; TÜRK YÜKSEKÖĞRETİM MODELİ VE YENİ AÇILIMLAR

Prof. Dr. İlhan Tekeli, YÖK Üyesi, ODTÜ Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Nusret Aras, Ankara Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. İzzettin Önder, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Canan Çilingir, ODTÜ Rektör Yardımcısı
Prof. Kadir Erdin, Öğretim Üyeleri Derneği Eski Başkanı
Prof. Dr. Halil Ülker, Atılım Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekan V.

2. OTURUM; YÜKSEKÖĞRETİM ÖNÜNDE YIĞILMA VE GENÇLİĞİN DURUMU

Prof. Dr. Süha Sevük, ODTÜ Eski Rektörü
Prof. Dr. Atilla Aşkar, Koç Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Ali Baykal, Boğaziçi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. İrfan Erdoğan, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı
Prof. Dr. Feyzi Uluğ, TODAİE Öğretim Üyesi

3. OTURUM; YÜKSEKÖĞRETİMDE PERFORMANS, KALİTE VE AKREDİTASYON

Prof. Dr. Hasan Kazdağlı, Pamukkale Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Şener Oktik, Muğla Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Mehmet Ali Kısakürek, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fak. Öğretim Üyesi, YÖK Eski Başkan V.
Prof. Dr. Mehmet Durman, Sakarya Üniversitesi Rektörü

 

3 KASIM 2006 CUMA

4. OTURUM; AKADEMİK İNSANGÜCÜ YETİŞTİRME VE İSTİHDAMI

Prof. Dr. İsmail Bircan, Atılım Üniversitesi Rektör Yrd
Prof. Dr. Necla Tural, Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fak. Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, Öğretim Elemanları Derneği
Doç. Dr. Soner Yıldırım, ODTÜ Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

5. OTURUM; BUGÜNÜ VE GELECEĞİ İLE VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI

ProfDr. Ayhan Tan, Atılım Üniversitesi Eski Rektörü
Prof. Dr. Necdet Tekin, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fak. Dekanı, Eski Milli Eğitim Bakanı
Ali Doğan Ünlü, Maltepe Üniversitesi Mütevelli, Heyet Eski Bşk., Ziraat Bankası Eski Gn. Md.
Prof. Dr. Mesut Ayan, Yaşar Üniversitesi Rektörü

PANEL; AB SÜRECİNDE YÜKSEKÖĞRETİMİN VİZYONU

Prof. Dr. Engin Ataç, YÖK Üyesi
Prof. Dr. Burhan Şenatalar, Bilgi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Öğretim Üyesi, YÖK Eski Üyesi

Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu, AKP İzmir Milletvekili
Prof. Dr. Osman Coşkunoğlu, CHP Uşak Milletvekili
Doç. Dr. İlhan Dülger, DPT Müşaviri
Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, İnönü Üniversitesi Rektörü
Kamuran Zeren, Hürriyet Gazetesi

 

 

 

Üniversitemiz Rektörü Sayın Prof. Dr. Abdurrahim Özgenoğlu’nun açış konuşması aşağıdadır.

Sayın Bakanım, Sayın Milletvekilleri, Yüksek Öğretim Kurumu’nun sayın üyeleri, sayın Rektörlerim, Değerli Konuklar, Değerli Öğretim elemanları, basınımızın sayın temsilcileri, sevgili öğrenciler. Türkiye’de Yüksek Öğretimin 2023 Vizyonu Konferansına hoş geldiniz diyor hepinizi saygıyla selamlıyorum

 

Atılım Üniversitesi olarak hızla değişen dünya ve ülke koşulları, küresel rekabet, bilgi ekonomisine dönüşüm, AB uyum süreci ve Türkiye’nin 2023 vizyonu çerçevesinde ülkemiz yüksek öğretim sisteminin yeniden gözden geçirilmesi gereğine inanmaktayız. Nitekim Yüksek Öğretim Kurumu Başkanlığı Türk Yüksek öğretiminin sorunlarını ele almak ve çözüm üretmek üzere bir çalışma başlatmış ve bu kapsamda Mart 2005 tarihinde “Stratejik Gelişme Komisyonu” adlı bir çalışma grubu oluşturmuştur. Bu hepimizce bilinmektedir. Bu komisyon ilk olarak 14-15 Kasım 2005 tarihlerinde “Uluslararası Yüksek Öğretim Konferansı”’nı düzenlemiş daha sonra ise Türkiye’nin Yüksek Öğretim Stratejisi adlı bir rapor hazırlamıştır. Bir ön çalışma niteliğinde olan ve taslak rapor olarak adlandırılan bu rapor 3 Temmuz 2006 tarihinde Yüksek Öğretim Kurumu Başkan ve üyeleri, Rektörler Komitesi ve ÖSYM Başkanının da katıldığı bir toplantıda Sayın Cumhurbaşkanımıza sunulmuştur ve ilgili tüm paydaşların görüş ve önerilerine açılmıştır. Nitekim bu taslak raporla ilgili görüş ve öneriler sanırım değişik paydaşlardan YÖK’e ulaşmıştır. Bizde bununla ilgili bir değerlendirme yaptık üniversitemizde ve 3 sayfalık bir değerlendirme yazısı  yazdık ve YÖK’e  ilettik.

 

Bu bağlamda başlatılan çalışmalara katkı niteliğinde, Üniversitemiz Cumhuriyetimizin 100. yılı için ortaya konan Türkiye’nin 2023 hedefleri ve vizyonu çerçevesinde ülkemizin yüksek öğretim sorunlarını tartışmak üzere bu konferansı düzenlemiştir. 2 gün sürecek olan bu konferansta, 5 ayrı oturumda “Türk Yükseköğretim Modeli ve Yeni Açılımlar”, “Yükseköğretim Önünde Yığılma ve Gençliğin Durumu”, Yükseköğretimde Performans, Kalite ve Akreditasyon”, “Akademik İnsan gücü Yetiştirme ve İstihdamı”, “Bugünü ve Geleceği İle Vakıf Yükseköğretim Kurumları” konuları ele alınarak ve enine boyuna tartışılacak.   “AB Sürecinde Yükseköğretimin Vizyonu” başlıklı panel gerçekleştirilecektir. Bu konferansta ulaşılacak sonuçlar daha sonra kamuoyuyla paylaşılacaktır.  

 

Türkiye’nin rekabet gücünün sürekliliği açısından son derece önemli olan yüksek öğretimin yeniden yapılandırılması, mevcut sorunların kalıcı politikalar ile çözülmesi ve üniversite özerkliğinin ileriye götürülmesi konularında konferansın yeni katkılar sağlaması ve ayrıca bu alanda paydaşlarca yeni fikirler ortaya konması beklenmektedir.

 

Az önce ana başlıklarını verdiğim ülkemizin ve öğrencilerimizin geleceğini ilgilendiren Türkiye’nin yüksek nitelikli insan gücünü ve yöneticilerini yetiştiren üniversitelerimizin sorunlarının ve çözüm önerilerinin tüm boyutlarıyla tartışılacağı böyle önemli bir konudaki bu konferansın gerçekleşmesi için gerek oturum başkanı olarak gerekse konuşmacı olarak katkı veren değerli milletvekillerimize, YÖK sayın üyelerine, devlet ve vakıf üniversitelerimizin sayın rektörlerine ve öğretim üyelerine ve sayın dernek yöneticilerine , değerli basın mensuplarını ve tüm katılımcılara en içten şükranlarımı sunuyorum. Konuklarımıza üniversitemize hoş geldiniz diyorum ve konferansın Yüksek öğretimimiz için faydalı olması temennisiyle saygılarımı sunuyorum.

[Başa dön]

ATATÜRK’Ü ANMA PROGRAMI (10 KASIM 1938)

Üniversitemiz’de yapılan etkinlikler çerçevesinde, 10 Kasım Cuma günü saat 09.05 geçe Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 68. yılında çeşitli etkinliklerle anıldı. Üniversitemiz öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Reşat Öztürk’te bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın metni aşağıdadır.

 

Aramızdan ayrılışının 68., doğumunun 125. yılında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Atatürk' ü anmak, anlamak üzere toplandık. 57 yıllık ömre sığmayacak devrim ve yenilikleri gerçekleştiren, bizleri çağdaşlığa ulaştıran, büyük Atatürk'ün eserleri önünde saygıyla eğiliyorum.

Devlet başkanlığı görevini üstlendiği zamanlarda Türkiye, dünyada saygın bir devletti. Milletini ve onun sahip olduğu değerleri yüceltmişti. 1928' de " Bu millet, utanmak .için değil; iftihar edilmek için yaratılmıştır" diyor. Ulusal bağımsızlığını dünyanın en güçlü devletleri tarafından siyasal, parasal ve askeri desteğini alan ordular ve uluslarla savaşarak kazanmıştı.

Çağdaşlaşmak için de iç düşmanla, uygarlık düşmanı ile savaşmıştı. İç düşmanla savaşması daha uzun yıllarda, daha zorlu gerçekleşmişti. Yazıdan rakama, ölçü birimlerinden takvime, kılık kıyafetten kamu düzenine, ekonomik yapıdan, kültürel, sanatsal değerlere çağdaş yorum kazandırmak için hayal bile edilmesi zor olan yenilikleri yaparak ulusumuzu ümmetçilikten millet bilincine ulaştırarak çağdaş hedeflerin yolunu göstermişti.

Cumhuriyetin 10. yılında insanımıza kazandırdığı öz güvenle" Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde; Türk ileri" diye marş söyletmişti.

 

Bizler 68 yıl sonra ulu önderimizin kazandırdığı öz güvene sahip olarak ulusal değerlerimizi koruyabiliyor muyuz?

Dost ve müttefık bildiğimiz Amerikalı subaylar, Nato toplantısında Sevr'i aratmayacak Anadolu haritası çıkarıyorlar. Subaylarımız haritaya tepki gösteriyor. Başkada tepki gösteremiyoruz.

ABD'yi protesto bile edemiyoruz.

Fransız Devlet Başkanı Chirac Erivan'da "Ararat Ermenistan’ındır"             diyerek toprak bütünlüğümüzü tanımadığını beyan ediyor. Bu açıklamayı egemenlik haklarımıza saldırı olarak

algılamıyoruz. Belki de yetkililerimiz Ararat' ın Ağrı dağı olduğunu bilmedikleri için cevap vermeyi _ gereksiz görüyorlar.

Fransa parlamentosunda" Ermenilere soykırım yapılmadı demeyi suç sayan ve para cezası öngören yasasının" çıkarılması karşısında birkaç günlük toplumsal tepki gösteriyoruz. Yetkili

olan bir yöneticimiz Fransa'ya karşı " bize  layık olanı yapmalıyız" diye açıklama yapıyor. Bize layık olan da sessiz kalmakmış!

AB Türkiye ile ilgili ilerleme raporlarında;­ Ermenistan  sınırını açmamızı, Rum-Pontus ve Süryani soykırımını tanımamızı, Maraş' ı Kıbrıslı RumIara vermemizi, Magosa limanını ve Türkiye limanlarını Kıbrıs RumIarına açmamızı, Türkiyeden çıkıp, başka ülke topraklarından geçen akarsuların yönetimini uluslararası kuruluşlara devir etmemizi, Türklüğe hakaret edilmesini suç saymamız!, - Aleviliğin, etnik grup olarak kabul etmemizi, Fener-Rum Patrikliğinin Ekümenik olarak kabul etmemizi, Heybeliada Ruhban Okulunu eğitime açmamızı, yabancıların Türkiye' de vakıflar kurmasını kolaylaştırmamızı, Yani Sevr' i kabul ettirmek istiyorlar. Bu buyuruklukları eksiksiz yerine getirmezsek,

müzakerelerin gecikeceğini, AB ye almayacakları tehditlerini savuruyorlar. Uluslararası ilişkilerde zayıf olana değil, taviz vermeye hazır olana baskı yapılır. Siz taviz vermeye eğilimli

değilseniz, onurlu duruşlar sergilerseniz hiç kimse birşey yapamaz.

 

Mustafa Kemal' in Dış İşleri Bakanı Tevfık Rüştü Aras' a gazeteciler" Sayın bakan Doğuda bir Ermeni, Kürt Devleti, Karadeniz' de Rum Pontus Devleti  kurdurulmak isteniyor. İzmir' i Yunanlılar, Hatay'ı Suriyeliler istiyor. Ne diyorsunuz?" diye sorarlar

Atatürk' ün bakanı:" Verirseniz alırlar; verirseniz kurarlar "diyor.

 

Sevgili Gençler, Türk ulusu, kendisine zorla kabul ettirilmek istenen Sevri kabul etmiyor. Özgür ve bağımsız olmak için dünyanın en güçlü ordularını püskürten emperyalizmin sömürü heveslerini kursaklarında koyan, yokluklardan ulusal direnme gücü çıkartan bu ulus, Türkiye Cumhuriyetini kurar. Özgür ve bağımsızlığının kanıtı olarak da Lozan Antlaşmasını imzalar. 10 Ağustos 1920 de Sevr Antlaşması, Osmanlı Temsilcileri Rıza Tevfik, Hadi ve Reşat Halis tarafından imzalanıyor. Bu antlaşma Osmanlı Saltanat Şurasında Başbakan Damat Ferit tarafından yüksek sesle okunduktan sonra: "-Her kim bu anlaşmayı kabul ediyorsa, ayağa kalksın," der. Vahdettinin de hazır bulunduğu bu ortamda saltanat şurası üyelerinden Topçu Feriği Rıza Paşa dışındaki bütün üyeler ayağa kalkar. Rıza Paşa niye oturur biliyor musunuz? Adam olduğu için, ulusal onuru olduğu için...Şimdilerde Sevr' i oylayan, onaylayan Osmanoğulları için devletin bir kurumu, bir zamanlar yaşadıkları Dolmabahçe sarayında resepsiyon veriyor. Dramatik bir söylemle" Ah Osmanlı, vah Osmanlı senin kıymetini bilemedik " diyorlar.

 

O  Osmanlı, Sevr' i kabul etmekle;

Kendi bütçesini yapamayan,

Vergisini toplayamayan,

Maden ocaklarını işletemeyen,

Köprü, tünel, limanlarını başkalarına denetleten,

Yeraltı zenginliklerini kendisi kullanamayan,

Kapitülasyonlardan bütün dünyayı yararlandıran,

En ağır silahı piyade tüfeği olan, 50 bin kişilik paralı askeri olan,

Ankara, Çankırı, çorum, Kastamonu, Kırşehir ve Konya'nın bir kısmını içine alan Osmanlı devletini kabul ediyorlardı.

 

Ankara' yı da Sevr'i kabul etmeleri için iç ayaklanmalarla zorluyorlardı. Ülkeyi işgal eden, sivil halka baskı yapan istilacılarla işbirliği yapanlara şimdilerde özlem duyuyoruz.

Ey İzan neredesin? Araplar Türkü "Etrak-ı bi İdrak" diye tanımlar. Günümüzde Osmanlıya özlem duyanlar, Arapların tanımladığı niteliğe uygun " Kavrama gücünden yoksun olanlar" olmalı.

 

Sevgili Öğrenciler, Uluslararası ilişkilerde karşılıklılık ilkesi esastır. Bu ilke bizim için söz konusu değildir. Londradaki Türk Büyükelçiliği Türkiye 'nin malı değildir. 99 yıllığına kiralanmıştır. Yani İngiliz yabancıya taşınmaz satmıyor. Eylül itibarı ile yabancılara 285 milyon m2 taşınmaz satıp döviz elde etmekle övünüyoruz. Didim' de İngilizlere duyduğumuz sempati gereğince su faturalarını bile İngilizce düzenliyoruz. Ulusunun yüksek çıkarlarını, saygınlığını, topraklarını koruyamayan bir ülke, elbette dilini de koruyamaz. Ulusal bilinci gelişemeyen bir toplumun,dil bilinci gelişebilir mi?

Dünü kavrama, bugünü anlama, gelecek için hazırlık yapmak için sağlam ve doğru tarihi bilgilere ihtiyacımız vardır. Bu düzeyde tarih bilincine sahip olmazsak, geleceğimiz ile ilgili mantıksal kararlar veremeyiz.

 

Sayın Dinleyenler,

İlkokul 4. sınıfla, Sokullu Mehmet Paşanın Venedik elçisine " Kıbrısı alarak sizin kolunuzu kestik. " dediğini hepimiz biliriz. Sokullu diyor ki: Kıbrısa sahip olan Akdeniz ülkesi, kolları olan

insana benzer, hareket gücü tamdır.Devingen insandır.Kıbrısa sahip olamayan ülkenin, hareket gücü eksiktir. Uluslararası ilişkilerde etkisizdir. Tarihimizi bilseydik, Sokullu!nun sözlerinden

stratejik sonuçlar çıkarırdık. Kıbrısı gelip geçici hevesler için feda etmezdik. Kıbrıs elimizden çıkarsa, Doğu Akdenize, Fırat- Dicle havzasına, Çukurova'ya sahip olamayız. Sokullu!nun sözlerinden bu sonuçları çıkaramıyorsak, tarih bilincimiz ilkokul 4. sınıf düzeyini aşamamış demektir.

 

Sevgili Gençler,

Atarürk'ü anlamak, ulusal bilince ulaşmakla gerçekleşir. Atatürkçülük rozet takmak olmaz. Atatürkçü olmak için herşeyden önce çalışkan, üretken olmak gerekir. Çalışarak görevini etkisiz ve etkili olarak yapan bireyler, ülkenin kalkınmasına katkıda bulunurlarsa kendilerini Atatürkçü diye niteleyebilirler. Atatürkçülük ülke ve ulus sevgisinden, çağdaşlıktan ve barış severlikten soyutlanamaz. Atatürkçü akılcıdır. Bilimin gösterdiği yolda ilerleyen adamdır. Atatürkçü insan, değişimden ve gelişimden yana tavır alan ve bunları hayata uyarlayan bireydir.

Atatürkçü kalıplaşmış düşüncelerden uzaklaşan, laiklikten ödün vermeyen çağdaş yaklaşımlar sergileyendir.Atatürkçü görüşlere sahip olursak 73 milyonluk genç nüfusumuzIa üstesinden

gelemeyeceğimiz sorun yoktur. Sorunlar karşısında Atatürk olsaydı bu sorunu nasıl çözerdi diye düşünerek mantıksal çözüm önerileri geliştirmeliyiz.

Şunu unutmamalıyız; Milli Mücadele yıllarına göre sosyal, kültürel ve ekonomik olarak çok daha iyi konumdayız. Sorunlarımızın üstesinden Atatürkçü yaklaşımlarla çok daha rahat gelebiliriz.

Yeter ki tarihimizin anlamını bilerek, ulusal değerlerimizin farkına vararak, ulusal birliğimizi sağlayarak davranabilelim.

 

[Başa dön]

BÜLENT ECEVİT’İN ARDINDAN

 

Üniversitemiz Seyhan Cengiz Turhan Salonunda 10 Kasım 2006 Cuma günü “Bülent ECEVİT’in ardından...” konulu bir panel gerçekleştirilmiştir. Panele;

 

Prof Dr. Nami Çağan, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı, XIX. XX. XXI. Dönem Milletvekili, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Maliye ve Orman Eski Bakanı
Uluç Gürkan, Gazeteci – yazar, XIX. XX. XXI. Dönem Milletvekili
Tayfun İçli, Devlet Eski Bakanı
Harun Öztürk, Emekli Müsteşar ; konuşmacı olarak katılmışlardır. 

Üniversitemiz Hukuk Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Nami Çağan’ın  ile Emekli müsteşar DSP Parti Meclisi Üyesi Sayın Harun Öztürk'ün konuşma metinleri aşağıdadır.

 Üniversitemiz Hukuk Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Nami Çağan’ın konuşma metni :

Sevgili Öğrenciler, Sayın Rektör, Değerli Meslektaşlarım,

 

Değerli Siyaset ve Devlet Adamı Bülent Ecevit'i kaybettiğimiz günün ertesi günü, daha toprağa verileceği gün belli olmadan, O'nun ardından bu toplantının yapılması için girişimde bulunan Atılım Universitesi Mütevelli Heyet Başkanı Sn. Yalçın Zaim'e ve Rektör Sn. Prof. Dr. Abdurrahim Özgenoğlu'na teşekkürlerimi sunarım.

Değerli konuşmacılardan her biri uzun yıllar Ecevit'in yanında, yakınında bulunmuş onu sizlere en iyi anlatacak kişilerdir.        

Sn. Ecevit'le tanışmam 1991 seçimleri öncesindedir. O sıralar öğretim üyesi kimliğimle TRT' de tartışma programlarına çıkıyordum, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinin TV derslerini veriyordum. Bana milletvekilliği önerisinde bulundu. Derhal ve onur sayarak kabul ettim. Sonra, iki seçime daha katılarak 11 yıl milletvekilliği 5.5 yıl DSP'nin başında ve içinde bulunduğu 55. 56. ve 57.Hükümetlerde değişik Bakanlık görevlerinde bulundum. Bülent Ecevit’ in yarım yüzyılı aşan siyasal yaşamının son döneminde yanında olmak fırsatını buldum.

Sn. Ecevit Türkiye'nin yakın siyasal geçmişine damgasını vurmuş bir liderdi. Ecevit Türk siyasal yaşamında pek çok "ilk"i gerçekleştirmiştir:

Ecevit, Türkiye'ye sosyal demokrat, demokratik sol düşünceyi getiren onu marksist kökeninden ayırarak Türkiye koşullarına uyarlayan kişiydi.

Ecevit, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde tarihin akışına yön vermiş bir liderdi. O, en zor koşullarda Kıbrıs Barış Harekatı kararını almış ve uygulamıştı. Ecevit'in ulusalcı-milliyetçi kimliği Türkiye'nin üzerindeki baskıların arttığı son yıllarda daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır.  

Sol ile milliyetçiliğin; laiklik ile dindarlığın bağdaştığını, Türk Politikasında ilk kez o saptadı.

      1961-1965 döneminde Çalışma bakanlığı sırasında toplu sözleşmeli grevli sendika hakkını, 2002' de Başbakanken de iş güvencesini ve işsizlik sigortasını o kabul ettirdi.                                   

      Siyasal yaşamı boyunca efsanevi bir halk kahramanı olan "Karaoğlan” adı ile anıldı

      Türk Siyasal Yaşamının tek sanatçı, şair Başbakanıydı.                                                        

 

Ecevit, Türk Siyasetine nezaketi, zarafeti taşıyan kişiydi. Bu özelliği dolayısıyla sadece yandaşları değil, siyasal yaşamı boyunca onunla çekişme ve çatışma içinde olan karşıtları bile onun kişiliğine dürüstlüğüne hep saygı duydular.

Şimdi Ecevit'in ardından sınırlı sayıdaki köşe yazan bir yana bırakılırsa, siyasal karşıtlarının saygılı tavırları, siyasetin düzeyli yapılması: durumunda nefrete ve çatışmaya yol açmayabileceğini gösteriyor.   

 

     Konuşmama son verirken birkaç anıma kısaca yer vermek istiyorum:

     Ecevit, politikayı, politikacılığı çok ciddiye alırdı. Politikayı çok ciddi bir uğraş olarak benimsemişti. Bir gün neden yıllardır hiç tatil yapmadığını sormuştum. Sınırımı aşarak tatil yaptığı takdirde daha verimli olabileceğini ima  etmiştim. Bana yanıtı "Politika tatil yapmaz" olmuştu.

1990'ların başında, bir gün gazetelerde ABD'nin yönetimindeki çekiç güç helikopterlerinin PKK'ya yardım malzemesi attığı yolunda haberler çıkmıştı. Ecevit bunun üzerine basına çok sert bir demeç verdi. Ertesi gün ABD Büyükelçisi randevu olarak Ecevit'le görüşmeye geldi. Görüşmede ben de  bulundum. Büyükelçi Ecevit'e gazete haberlerinin doğru olmadığını resmen bildirdi. Ecevit, bunun üzerine Büyükelçi'ye sizin pluralist-çoğulcu demokrasiniz var. Aynı demokrasiniz gibi Devlet yapınız da çoğulcudur.Devlet'in bir organının faaliyetinden başka bir devlet organının haberi olmayabileceğini söyledi. Büyükelçi'ye söyleyecek söz kalmamıştı. izin aldı; ayrıldı.       

Ecevit, Hint felsefesini çok iyi özümsemişti. CHP'nin yeniden. Kurulduğu sıraydı. Ben de pek çok kimse gibi onun CHP'nin başına geçmesi gerektiğini_savunuyordum. O, ise çeşitli nedenlerle buna karşı çıkıyordu. Yakın çevresinde bile Rahşan Hanım hariç yalnız kalmıştı. Bana, “En güçsüz göründüğüm an, gerçekte benim en güçlü anımdır” dedi. Bu düşüncesi Hint Felsefesinden etkilenmişti. Ecevit azmiyle ve kararlılığıyla kendi küllerinden yeniden doğabiliyordu. DSP'yi yıllar sonra 1999 seçimlerinde yeniden birinci  parti yaparak 74 yaşında tekrar Başbakan oldu.

Konuşmama son verirken yarın yapılacak cenaze merasiminin O’nun sağlığında onaylamayacağı çeşitli siyasal grupların miting ve gösteri alanına dönüşmemesini diliyorum. Merasim, Ecevit'in uslubuna ve zarafetine uygun olarak yapılmalıdır.­

Sayın. Ecevit, gelecek kuşaklarda daha çok konuşulacaktır, tartışılacaktır ve kanımca daha fazla takdir edilecektir. Çünkü O, geleceğe derin bir iz bırakmıştır.

[Başa dön]

 Emekli müsteşar DSP Parti Meclisi Üyesi Sayın Harun Öztürk'ün konuşma metni :

 

Sayın bakanlarım ve Sayın milletvekilim, Sayın Rektörüm, Sayın Rektör Yardımcım, Değerli öğretim üyeleri, Sevgili öğrenciler, ve saygıdeğer konuklar… 

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bugün cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ü ölümünün 68. yılında hiç eksilmeyen bir sevgiyle yeniden rahmetle anıyoruz…

İçinden geçmekte olduğumuz dönem, O’nun ne denli büyük bir önder olduğunu her geçen gün bize biraz daha iyi anlatmaktadır.

Ruhu şadolsun… 

Değerli konuklar, 

Bugün burada bir başka büyük devlet adamı Sayın Bülent Ecevit’i rahmetle anmak için bulunuyoruz…  

Ben de sizlere, Ecevit’in bir başka yönünü, çalışma yaşamına katkılarını ve köy kent sevdasını anlatmak istiyorum… 

Bugün sokakta rastladığınız her yaştan vatandaşa “ Ecevit işçiler ve çalışanlar için ne yaptı?” diye sorduğunuzda alacağınız cevaplar: 

“İşçi babasıdır.”

“ İşçilere sendika, toplu sözleşme ve grev hakkını O getirdi.”

“Her zaman emekten yana olmuştur.”

şeklinde olacaktır… 

Ülkemizde politikaya uzun yıllarını vermiş başkaları da varken “Her zaman emekten yana olmuştur” sıfatı niye onlara değil de sadece Ecevit’e yakıştırılmaktadır? 

Bunun kendiliğinden gerçekleşmesi elbette mümkün değildir. 

O büyük insan 50 yılı aşan siyasi yaşamında emekten yana duruşu ile bu güzel sıfatları haketmiştir. 

Şimdi Sayın Ecevit’in bu güzel sıfatları hak etmek için emekten yana neler yaptığına kısaca bakalım… Çalışma Bakanlığı yaptığı 1963 yılında, sendikalar yasası ile toplu iş sözleşmesi grev ve lokavt yasalarının çıkmasını sağladı. 

Her şeyden önce sendikalar örgütlü toplum demekti. Örgütlü toplum ise daha iyi işleyen ve sürekli bir demokrasi demekti. 

Sendikalar aynı zamanda çalışma barışı demekti. İşçiler için bu yasalar başka neyi ifade ediyordu? 

İşçi işverenle yaptığı sözleşmede, sözleşme tarafı olarak teke tek eşit konumda değildir. Her şeyden önce işçinin, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimlerini sağlayabilmek için bir işe ihtiyacı vardır.  

Bu nedenle, işçinin bir işe girmeye ve girdikten sonra da o işte kalmaya ihtiyacı vardır. İşte bu durum işçiyi işverene bağımlı kılar ve onun önerdiği çalışma koşulları ne olursa olsun kabul etmeye zorlar… 

Yani, iş ilişkisi daha başlangıçta taraflar arasında eşit kurulmamaktadır. 

Çağdaş iş hukuku, devlete, çalışanların çalışma koşullarını iyileştirmek ve onlara insanca yaşayabilecekleri bir düzen kurmak için bu iş ilişkisine müdahale etme görevi vermiştir. 

İşte devlet, anayasanın direktifi doğrultusunda kabul edilen sözkonusu sendika, grev ve toplu iş sözleşmesi yasaları ile iş ilişkisinde zayıf durumda olan işçi yanında yer almıştır.  

Böylece, önceden tek başına işverenin karşısına çıkan ve onun sunduğu çalışma koşullarını kabul etmek zorunda kalan işçi, üyesi olduğu işçi sendikaları aracılığıyla işverenin karşısına çıkmaya başlamıştır.  

Sendikalar ve grev hakkı, işçinin pazarlık gücünü artıran en önemli araçlar olmuştur.  

Onun içindir ki bugün işçi konfederasyonları Sayın Ecevit’in ölümü dolayısıyla verdikleri başsağlığı ilanlarında O’na: 

“Emek en yüce değerdir”, “Sömürüye son”, “Toprak işleyenin, su kullananın”,”Ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen”,”Mavi gömleği, işçi şapkasıyla işçi sınıfının kadim dostu”, “Çalışma barışının gözeticisi”, “İşçi hak ve özgürlüklerinin korunması ve gelişmesi için mücadele veren insan”,      diye seslenmektedirler. 

Sayın Ecevit, işçiler ve çalışanlar için verilen bu hakları hiç bir zaman yeterli görmemişti. Son yıllarda küreselleşme ile birlikte sendikaların işverenler karşısında giderek hem dünyada hem de ülkemizde güçsüzleştiğini görüyordu… 

İleri yaşına rağmen, ölene kadar hiç bir ülke sorununa kayıtsız kalmayan rahmetli Ecevit, sendikaları yeniden güçlü kılacak önlemler üzerinde de düşünmeye devam ediyordu. 

Bu konuda bir anımı nakletmek iterim. 

Son “Ceviz Kabuğu Programı”na çıkmadan önce benden, programın konusu olan “Siyasettin finansmanı ve siyasette yozlaşma” konusunda bir bilgi notu istemişti.  

Hazırladığım notu inceledikten sonra, sizden düşüncenizi almak istediğim bir konu var, diyerek söze girdi… ve “ Sendika yöneticilerinin yöneticilik görevleri üzerlerinde kalarak TBMM’ne girmelerine izin verecek bir düzenleme yapılması konusunda ne düşünüyorsunuz” dedi. 

Ben de, “Böyle bir durum, sendika yöneticiliğinden gelen milletvekillerini diğer milletvekilleri karşısında TBMM’nde daha güçlü kılmaz mı? “diye karşı bir soruyla cevap vermiştim. 

Karşı soruma tepkisi “ Tamam işte, ben de tam öyle olmasını istiyorum.” şeklinde olmuştu. 

Öte yandan, işçilere hak grevini yasalaştırarak, onlara yasa ve toplu iş sözleşmeleri ile verilen hakların çiğnenmesini önlemek de öncelikli hedefleri arasında yer alıyordu.

2 - Sevgili öğrenciler ve değerli konuklar 

O’nun emeğin dostu olduğunu gösteren bir diğer kilometre taşı da işsizlik sigortasının yasalaştırılmasıdır. 

İşsizlik sigortası getirilmek için 1950’li yıllardan beri mücadeleler verilmekteydi. Sayısız tasarılar hazırlanmış, ancak hiçbirinin yasalaştırılması mümkün olamamış ve herbiri devletin tozlu arşivlerinde yerini almıştı. 

Benim İş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürlüğünü yaptığım dönemde Sayın Prof. Dr. Nami Çağan 55. Ecevit Hükümetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı idi.  

Sayın bakanımızın direktifi ile tasarılar tozlu raflardan indirildi, dünyadaki son uygulamalar da gözden geçirilerek işsizlik sigortası yasa tasarısına son şekli verildi. Yasalaştırılması ise 57. Ecevit hükümeti dönemine kaldı. 

Taslakla ilgili olarak Bakanlar Kuruluna bir brifing sunduk. O sırada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Yaşar Okuyan idi. 

Sayın bakan toplantıda yaptığı konuşmada taslağın tümüyle kendileri tarafından hazırlandığı şeklinde bir izlenim verince O’na,  

“Elinize sağlık, sizden önceki bakanların da bu konuda elbette çalışmaları olmuştur. Biz yine onlara da teşekkür ediyoruz.” demişti. 

Değerli konuklar,  

İşsizlik sigortası her gündeme geldiğinde, işveren kesimi; işçilere yapılan kıdem tazminatı ödemesinin işsizlik sigortası bulunmayan ülkemizde bu sigortanın da yerini tuttuğunu, bu nedenle aynı konuda çifte bir güvence sağlamanın doğru olmayacağını ileri sürerek karşı çıkmışlardı. Hazırladığımız son tasarıya da kayıtdışılığı teşvik edeceği iddiasını da ekleyerek yine karşı çıktılar. 

Ancak emeğin dostu Sayın Ecevit, her türlü eleştiriyi göğüsleyerek 50 yıldır çıkartılamayan işsizlik sigortasını yasalaştırmayı başardı. 

Bugün, kendi iradesi dışında işini kaybeden 100 bini aşkın işsiz, yeni bir iş bulana kadar on ay süre ile her ay bu sigorta kolundan evine ekmek götürmektedir.  

Ayrıca Hazine İşsizlik Sigortası Fonunda biriken 22 katrilyon lirayı aşan kaynağı daha az faiz ödeyerek kullanmaktadır. Elbette Hazinenin borç yükü de o ölçüde azalmaktadır. 

Değerli konuklar ve sevgili öğrenciler,

İşverenler zaman zaman işçilere tanınan hakların, işverenlerin uluslararası rekabet üstünlüğünü ortadan kaldırdığını da ileri sürmektedir. Bu iddiaya  da katılmak mümkün değildir.  

Bunu şuna dayanarak söylüyorum. İşverenlere yönelik yapılan eğilim anketlerinde, tam kapasite ile çalışamama nedenleri arasında işçi sorunlarını gösterenlerin oranı sadece yüzde 1,5-2’ler düzeyinde kalmaktadır.

3- Bir diğer kilometre taşından söz etmek istiyorum.O da iş güvencesi yasası 

Bu yasaya da, yukarıda işsizlik sigortasında belirttiğim gerekçelere, “Eğer bu yasa çıkarsa milyonlarca kişinin işine son verilebileceği tehdidi”ni de ekleyerek işverenler yine karşı çıktılar. 

Oysa, çalışanlara iş güvencesi sağlama konusunda imzaladığımız uluslararası bir sözleşmenin gereğini yıllarca yerine getirmemişiz. Bu nedenle de İLO toplantılarında sürekli eleştirilere maruz kalıyoruz. 

İşte bu yasayla ilgili eleştirileri de göğüsleyen Ecevit, hasta hali ile gece 03.30’a kadar TBMM’nde kalarak taslağın meclisten geçmesini sağlamıştı. 

Ne var ki yasanın yürürlük maddesinin 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasına bırakılmasını sağlayan çevreler, seçimlerden önce AKP iktidarından almış oldukları sözü takip ederek iş güvencesinin sulandırılmasını başarmışlardır. Sulandırmayı kapsama giren işçi sayısını milyonlarca azaltarak başarmışlardır. 

Ecevit Hükümeti, 10 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerini kapsama almışken, AKP Hükümeti 30 ve daha fazla işçi çalıştırılan yerleri kapsama alarak, iş güvencesinin kapsamını daraltmıştır. 

Ayrıca AKP Hükümeti bir şeyi daha yaptı. Toplu işçi çıkarmanın tanımı üzerinde oynamak suretiyle, bu alanda da işçi aleyhine düzenlemelere imza attı. 

Değerli konuklar,  

İş güvencesi yasası işverene işçiyi hiç bir şekilde işten çıkartamazsın demiyor, çıkartırken haklı bir gerekçen olsun diyor. 

İş güvencesinin olmadığı dönemlerde, hiç bir neden gösterilmeden işçinin iş akdi ihbar ve kıdem tazminatı ödenerek feshedilebiliyordu. 

İş güvencesi yasası işverene ne diyor;  

Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan bir işçinin iş sözleşmesini feshederken, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebep göster, diyor. Sayılan sebeplerden biri varsa, eskiden olduğu gibi ihbar ve kıdem tazminatı ödeyerek dilediğin işçinin işine son verebilirsin diyor… 

Değerli konuklar,  

Sayın Ecevit’in emekten yana tavrı işverenlere karşıymış şeklinde asla algılanmamalı. Eğer böyle algılanırsa, O’nu eksik anlamış oluruz. Ülkede işveren ve işyeri olmadan işçiye getirilen güvencelerin hiç bir işe yaramayacağını elbette o da çok iyi bilmekteydi. O, emek ve sermayeyi hep bir bütün ve birbirinin tamamlayıcısı olarak görmüştür.  

Bunun içindir ki, yenilenen DSP Programına zenginlikte sosyal adaleti sağlama hedefini koymuştur.  

Ecevit geçmişte işveren kesimi tarafından ne yazık ki eksik anlaşıldı. Yoksa, 1979 yılında Ecevit Hükümetinin devrilmesi için gazetelere boy boy ilanlar verirler miydi?  

Ne diyorlardı verdikleri ilanda? 

“… Şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir anlayışla ne batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri, ne yatırımlara gerekli dış sermayeyi bulabiliriz.” 

Bugün Sayın Ecevit’in ardından övgüler düzen siyasi rakipleri o gün bu ilan için “Hükümetin cenaze ilanı” demişlerdi. 

Sayın Ecevit’in ilanlara cevabi ise  

“ Bu devlet, işadamlarının muhtırası ile hükümet kurmaz, hükümet düşürmez. Bu ülkede halkın dediği olur. Halkı sömürenlerin değil… TÖB-DER, POL-DER siyaset yaparsa suç, sanayici kuruluşları siyaset yaparsa suç değil. Olmaz öyle şey.”  Şeklinde olmuştu.

4- Değerli konuklar  

Bir diğer kilometre taşı da sendikal hakların memur ve diğer kamu görevlilerine yaygınlaştırılmasıdır. 

Ancak, bu hakkın grevli ve toplu sözleşmeli bir hak olarak sunulamamış olması O’nun içinde bir uhde olarak kalmıştır. O günün anayasal ve koalisyon koşulları ne yazık ki çalışanlara, yaptırımı olmayan bir toplu görüşme hakkı tanımıştır. 

Eldeki yasaya göre, hükümetle toplu görüşme yapan memurlar, anlaşmazlık halinde özel hakeme gidebilmekte, ancak özel hakemin belirlediği koşulların hükümet tarafından kabul edilmemesi durumunda, grev veya benzeri bir yaptırım gücüne sahip bulunmamaktadırlar. 

Bu eksikliğin giderilmesinin bize Ecevit’ten kalan bir vasiyet olduğunun bilincindeyiz ve parti olarak takipçisi olacağız. 

5- Sayın Ecevit, ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesinde ve kararların alınmasında, uzlaşma ve demokratik katılıma da büyük önem veriyordu. Bu amaçla, Başbakanlık genelgeleri ile işletilmeye çalışılan ve bir danışma organı konumunda bulunan ekonomik ve sosyal konseyi, hükümeti döneminde yasal statüye kavuşturdu. Bu kurulun karlarının etkin bir şekilde hayata geçirilmesi için alınacak önlemler üzerinde de sürekli düşünüyordu. 

Değerli konuklar, sevgili öğrenciler, 

İşte bugün sokaklarda, herkes “Ecevit emeğin dostu” diyorsa bu kilometre taşlarından dolayıdır... 

Değerli konuklar Ecevit’in pilot bölgeler olarak yer yer uygulama olanağı bulduğu, ancak tüm Türkiye’ye yaygınlaştıramadığı diğer bir projeden söz etmek istiyorum.

Bu proje köy kent projesidir. 

Köy kent projesi, kırsal alanda bulunan yerleşim ünitelerinin ve bu ünitelerde yaşayanların yerlerinden ayrılmadan kalkınmalarını hedef alan, köy gruplarının güçlerini birleştirmek suretiyle işbirliğinin sağlandığı, kendilerine götürülen altyapı hizmetlerinde maksimum fayda ve minimum maliyetin gerçekleştirildiği, yöresel üretimin teşvik edildiği, bölgesel istihdamın yaratıldığı, kent olanaklarının en ucuz maliyetle köy gruplarına taşındığı etkin bir kırsal kalkınma projesiydi.

70’li yıllarda dile getirdiğinde, herkes O’nu hayalcilikle suçlamıştı. 

Oysa bu proje gerçekleştirilmiş olsaydı, bugün köylüler köylerinden ve üretimden kopup gelip kentlerin varoşlarını doldurmayacaklar ve kentlerin köyleşmesine yol açmayacaklardı. 

Mesudiye ‘nin dokuz dağ köyünü içine alan örnek proje bir yıl gibi kısa bir zamanda bitirilmiş ve yıllarca alay edilen bu proje sadece ülkemiz için değil dünya için de örnek proje olmuştu. 

Bu projenin yaygınlaştırılması gerektiğine o kadar inanmıştı ki, önceki rahatsızlığı nedeniyle hastaneye ziyarete gelen Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’dan dünya bankasının bu proje için önerdiği krediyi kullanmasını ve projeye destek vermesini istemişti. 

Ancak söz vermesine karşın, ne Başbakan o krediyi kullandı ne de projeye destek oldu. 

Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, merhum Ecevit’e Allah’tan tekrar rahmet diliyorum. 

                                                                                             

[Başa dön]